Vergi Dairesi'nin dijital hizmetleri geçen iki yıl içinde ciddi şekilde iyileşti ama hâlâ pratik olmaktan uzak. E-Beyanname sistemi mesela teoride güzel gözüküyor: evde oturup vergini beyan edebiliyorsun. Ama gerçekte muhasebeci olmadan yapamayan çoğu kişi için bu "kolaylık" sadece kâğıt üzerinde kalıyor.
Taksit imkânları biraz daha mantıklı hale geldi son zamanlarda. 2024'te başlayan yeni ödeme planı sistemi, borçlusuna 48 aya kadar ödeme süresi veriyor. Banka kredisinden pahalı da değil aslında. Ama burada da tuzak var: bir ay geciktiğin mi, ceza ve faiz katlanıyor. Sistem cezalandırmaya eğilimli.
Gerçek kolaylık vergi affına koşulsuz gitmek olurdu, ama o da siyasal karar. Şu anda sistemin sunduğu "kolaylıklar" çoğunlukla büyük işletmelere ve muhasebeci çalıştırabilenlere yarıyor. Esnaf ve küçük işletmeler hâlâ karmaşık kurallarla boğuşuyor.
Geçen hafta markette eski alışkanlıkla 200 liraya üç torba dolusu alışveriş yaparım sandım, kasada fişi görünce elim ayağım titredi. Aynı şeyleri sırf bir yıl önce, Mart 2025’te 120 liraya alıyordum. Kendi kendime “artık peynir lüks olmuş” diye söylendim, çünkü 400 gramlık kaşar 130 liraya çıkmış. Sadece rakamlar değil, eve giren gıda da yarı yarıya küçüldü; bu işin şakası yok, resmen doyma lüks oldu.
Yalnızca iyi zamanlarda yanına gelen, dertteyken ortadan kaybolanlardan yeterince gördüm. 2012’de üniversiteyi kazanıp İstanbul’a taşındığımda, çevremdeki eski arkadaşların büyük kısmı “hadi görüşelim” diye aradı ama kimsede zor günde ses yok. Bir kere 2015’te ciddi bir sağlık problemi atlattım, hastanede yatarken günlerce telefona bakan olmadı. O gün anladım ki, gerçek dost dediğin, iyi günde omzunda, kötü günde de sırtında olmalı. Lafla peynir gemisi yürümüyor.
Karşılıklı destek, arkadaşlığı sırf eğlenmekten çıkarıp ayağı yere basan bir ilişkiye çeviriyor. Mesela ben, geçen sene Almanya’ya göçtüğümde, en yakın arkadaşım gecenin üçünde WhatsApp’tan sesli mesaj atıp moral verdi. Hangi banka daha az komisyon alıyor, hangi bölgeye taşınmak daha mantıklı, her şeyi tek tek anlattı. O zaman değerini anlıyorsun insanın yanında duran samimi desteğin. Bir tek bayramda, doğum gününde kutlamak değil mevzu.
Birbirine omuz vermek illa büyük problemlerle alakalı değil. Bazen küçücük bir jest bile hayat kurtarıyor. Kafası bozuk birine yolda karşılaştığında “gel kahve içelim” demek, “bu akşam sende kalabilir miyim?” diyen arkadaşa kapıyı açmak. Birbirine güven duymak, arkanı döndüğünde hançerlenmeyeceğini bilmek. 2023’te işsiz kalıp üç ay evde oturduğumda, her sabah yoklayan, “kalk, dışarı çıkalım” diyen iki arkadaşım olmasa ciddi depresyona girerdim.
2024’te Almanya’da kartımı üç kez kopyaladılar; en son Köln’de ATM’den para çekerken tuhaf bir ek aparat fark ettim, meğer klasik skimmermış. Türkiye’ye kıyasla burada bankalar daha hızlı müdahale ediyor, anında müşteri hizmetleriyle iletişime geçebiliyorum ve işlem iptal ediliyor. Türkiye’de ise birkaç gün bekleyip dilekçe yazman gerekebiliyor, bu da ekstra stres. Online işlemlerde çift aşamalı doğrulama şart, SMS gelmeden asla linke tıklamıyorum. Almanya’da bankaların önerdiği güncel uygulamaları (PushTAN gibi) kullanmadan iş yapmıyorum, Türkiye’de de benzer şekilde mobil onay sistemleri hayat kurtarıyor. Şüpheli bir mail veya mesaj geldi mi, önce gönderen adresine bakıyorum, @garantibbva yerine “garantı-bbva.info” gibi şeylere asla kanmıyorum. Kimlik ve banka bilgisi isteyenlere yakınım bile olsa telefonla vermek akıl karı değil, 2026’da hâlâ dolandırılanları görünce şaşırıyorum.
2018’de döviz patladığında Ankara’da bir gecede maaşımın yarısı buhar oldu. O zamandan beri cebimde nakit tutmanın, yastık altı altının, hatta basit bir dolarlık birikimin ne kadar kritik olduğunu gördüm. Krediyle, borçla yaşayanların psikolojisi çöktü. O gün bugündür “Her şeyin başı tasarruf” lafı kafamda yankılanıyor.
Bankalarda paran varsa “faiz + döviz” sepeti en risksizlerden. 2021’de sadece TL’de kalanlar, enflasyona karşı dayak yedi. Ama o yıl dolar bazlı mevduatla parasını koruyan tanıdıklarım, sabaha daha az stresle uyanıyordu. Ev, arsa gibi taşınmazlar uzun vadede güvenli liman gibi görünse de, 2023’te konut balonu patlayınca “herkes ev alsın, kurtulur” hikâyesi de çöktü.
Şirketlerde işler daha karmaşık. 2022 sonunda tekstilci akrabam hammaddeyi üç farklı dövizle alıp, TL üzerinden sattığı için zararla kapattı o yılı. “Kur riski” dedikleri mesele, gerçek hayatta adamın ekmeğiyle oynuyor. Firmalar için türev ürünler, forward sözleşmeler vs. önemli ama sıradan vatandaş için bunlar biraz fazla teknik.
En basiti; borç oranını asgari düzeyde tutmak, eline geçen gelirin en az %20’sini kenara koymak. Hele ki kredi kartına abanmak? Şehir efsanesidir, kriz anında bankaya borçluysan acımazlar. Geçen yıl İstanbul’da görülen evden atılma haberleri, kart borcuyla boğuşanların halini gösterdi zaten.
Çocukken annem haftada iki kez köfte-patates kızartırdı, hazır çorba ise evin demirbaşlarından biriydi. Şimdi marketten sebze alıp, akşamları zeytinyağlı kabak ya da mercimek çorbası yapıyorum. Dışarıdan sipariş yerine evde yemek pişirmek hem bütçeyi hem de mideyi rahatlatıyor. Son bir yılda paketli gıda alışkanlığımı ciddi azalttım, eskiden üç günde bir abur cubur alırken artık ayda bir zor alıyorum.
2018’de Eskişehir’de öğrenci evinde kirayı denkleştirmek için başladığım kafede, kahve yapmayı öğrenirken hayatı da öğrendim. Sadece para kazanmak değil mesele, kendi ayaklarının üstünde durduğunu hissetmek başka bir seviye. İnsan ilişkileri, zaman yönetimi, patronla inatlaşmadan derdini anlatmak, sabah 7’de kalkıp okula gidip akşam işte mesaide bitik haldeyken bile gülebilmek… Bunlar kitaplarda yazmıyor. Bir de şöyle bir gerçek var: Kendi paranı kazanınca elindeki 200 lira bile değerli geliyor, harcarken iki kere düşünüyorsun. Okulda teorik bilgi tamam ama pratikte hayat herkesin suratına tokatı başka türlü patlatıyor. Geriye dönüp bakınca, o yoğun dönemlerde kazandığım özgüven, bugün iş başvurusu yaparken hâlâ en büyük kozum.
Lise yıllarında, 2012’de Kadıköy’deki bir kafede otururken en yakın arkadaşımın yeni bir grupla takıldığını duyunca içimde tarifi zor bir kıskançlık hissetmiştim. O gün, iki saat boyunca surat asıp saçma sapan tripler attım; tabii hiçbir işe yaramadı, sadece aramız soğudu. Sonradan fark ettim ki arkadaşlıkta kıskançlık sevgilidekinin aksine daha sinsice ilerliyor, çoğu zaman fark ettirmeden içten içe kemiriyor. Kimisi duygusunu açık açık söyler, diğeri içine atar ve birikir. İkisini de denedim; ilki kavga çıkarıyor, ikinci yol ise insanı içten yiyip bitiriyor. Kıyas yaparsam, hisleri dürüstçe konuşmak daha kısa vadede zorlasa da uzun vadede rahatlatıyor. Bir de kendine soracaksın: "Gerçekten kaybetmekten mi korkuyorum, yoksa hayatımda başka eksikler mi var da adamı rakip gibi görüyorum?" Çünkü insan bazen başkasını değil, kendindeki boşluğu kıskanıyor.
2015’te markete gittiğimde haftalık alışverişe 100 lira yetiyordu, şimdi aynı liste 1300 liradan aşağıya çıkmıyor. Eskiden maaşı üçe bölüp birini kenara atmak mümkündü, artık ilk iş kira ve fatura tutarını net ayırmak şart. Kalanla idare etmeye çalışırken de anlık harcamalar yerine aylık toplamı gözden kaçırmamak gerekiyor, yoksa son hafta aç kalırsın.
Öğrenci olarak çalışmak sadece cebine para koymuyor, aynı zamanda üniversiteyi bitirdiğinde işveren ne aradığını biliyor oluyorsun. İlk iş deneyimi özgeçmişine gerçek değer katıyor—teorik bilgi ile pratiğin arasındaki uçurumu kapatıyor. Zaman yönetimi öğren, sorumluluğun ne demek olduğunu hisset, sosyal ağını genişlet. Sadece para için değil, kendini geliştirmek için yapılan part time işler daha sonraki kariyer adımlarında ciddi fark yaratıyor.
Birine her şeyini anlatınca, insan bir noktadan sonra kendini çıplak hissediyor. Arkadaşlığa güven tamam da, herkesin özel bir alanı olmalı. Mesela 2022’de Ankara’da bir dostuma fazla açıldım, lafı başkasından duyunca “tamam, buraya kadarmış” dedim. Öğrendim ki, samimiyetin dozu iyi ayarlanmazsa ağızdan çıkan bazen bumerang gibi dönüyor.
İlk defa 2021’in yazında, pandemi sonrası bomboş Kadıköy sahilinde sabah koşmaya başladım. O zamana kadar hep “Yarın başlarım” diyenlerdendim. Birkaç hafta geçtikten sonra kafamın içindeki uğultunun azaldığını, sabahları daha az öfkeli kalktığımı fark ettim.
Kimse söylemiyor; düzenli egzersizle beraber insanın kendine tahammülü artıyor. Mesela işte saçma sapan bir mail geliyor, o gün squat yapmışsan, daha az takılıyorsun. Sanki stres kaslardan terliyor da gidiyor. 2023 Ekim’inde haftada üç gün spora yazıldım; ilk bir ay hiç istemeden gittim. Sonra garip bir şekilde, spor olmayan günlerde huzursuzlanmaya başladım. Hareket etmezsem içeride bir şeyler şişiyor, patlayacak gibi.
Bir de, kafada “Başardım!” hissi büyük mesele. 5 kilometreyi ilk kez tamamladığımda, ertesi gün hayatımda ilk defa CV yollamaya cesaret ettim. O başarı duygusu, sanki başka yerlerde de zincirleri kırmak için gaz veriyor insana. Bir noktadan sonra egzersiz, sadece vücudu değil kafayı da terbiye ediyor. Kötü alışkanlıklardan uzaklaşmak kolaylaşıyor; bir bira içmek yerine, “Yarın sabah antrenman var” diye eve döndüğümü çok kez hatırlıyorum.
Dışişleri koridorlarında yıllar önceki Ankara havası çok başkaydı. 90’larda, Dışişleri’nde İsmet Birkan’ın, Onur Öymen’in toplantılarında herkes not defterine üç kere düşünmeden hiçbir şey yazamazdı. Bir cümle yanlış kuruldu mu, kravat hafif gevşetilir, yüzler asılırdı. Kriz yönetimi ise daha çok “Alo, Washington’ı ara, ne diyorlar?” kafasındaydı.
Şimdi işin rengi değişti. Son 5-10 yılda, kriz patlak verince WhatsApp grupları, eski büyükelçilerin emekli apartmanlarındaki dedikoduları, Twitter’da anlık açıklamalar… Her şey hızlandı ama derinlik kayboldu. 2020’deki S-400 meselesinde gördüm: Bir gün Rusya’yla “kanka”, ertesi gün ABD’den fırça, sonra Almanya’dan arabuluculuk… Herkes bir anda uzman kesildi, televizyonda geceye doğru iki alışıldık sima, bir eski diplomat, bir de asker paşa, yorumlar havada uçuşuyor. Fakat iş ciddiye binince, hâlâ kapalı kapılar ardında, eski usul, “Kardeşim, bizden ne istiyorsunuz?” diye pazarlık dönüyor.
Bir kere, eskiye göre çok daha hızlı karar alınıyor ama hazırlık süresi hep kısa. 2016’daki Rus uçağı krizi tam bir örnek. Elçilik binasında çalışan bir tanıdığım vardı, “Sabah haberle birlikte öğrendik, herkes panikte. Yarım saat sonra Rus büyükelçisiyle üç kişi odada, göz göze bakıyoruz, kimse ne diyeceğini bilmiyor,” demişti. Eskiden aylarca zemin hazırlanır, şimdi ise günler, hatta saatler önemli.
Çoğu insan 22-23 yaşında ne yapacağını bilmeden kariyer seçiyor, sonra 30'unda fark ediyor ki yanlış yoldaymış. Halbuki doğru amaç belirlemek için üç şeyi net tutman yeterli: neye iyi olduğun, ne kazanmak istediğin ve günlük işini yaparkense ne hissetmek istediğin.
Yetenekle para arasında seçim yapanlar genelde mutsuz kalırlar. Tasarımcılık yapıp kötü para kazanmak mı, yoksa muhasebeci olup rahat ama sıkıcı bir hayat mı yaşamak — bu ikilem saçma. İkisini de sağlayan işler var, bulman lazım. LinkedIn'de 30 kişiye mesaj at, yaptıkları işi sor. Gerçek hikayeler duymak sayısal verilerden daha çok yardım eder.
Bir de şunu unutma: kariyer amacı sabit değil. 2023'te yazılım geliştirici olmak isteyebilirsin, 2025'te yöneticilik yoluna girebilirsin. Amacını belirlemek demek "şu an ne yapıyor olmak istiyorum" demektir, beş sene sonrası için değil. Bunu anlayınca çok daha rahat karar verebilirsin.
Sabah 7’de kalkıp koşuya çıkan birinin modunu gün boyu kimse kolay kolay bozamıyor. Dört yıl önce İstanbul’da Koşuyolu Parkı’nda başladım bu disipline. İlk başta sadece kilo vermek için zorluyordum kendimi ama, 10 gün sonra fark ettim: Uyku kalitesi artıyor, kafada dönen gereksiz düşünceler azalıyor. Özellikle anksiyete ve stresle baş etmek için doğal antidepresan gibi çalışıyor. İşe trafikte sinirlenmem, patronun saçma sapan triplerine takmam azaldı. Haftada üç gün, 40 dakikalık tempolu yürüyüş veya basit bir vücut ağırlığı antrenmanı bile yetiyor. Kimse mucize beklemesin, ilk iki hafta acayip yorucu ama sonra hem enerji geliyor hem de kendini daha net hissediyorsun. Tavsiyem: Gidip en pahalı spor salonuna yazılma, evde mat, iki dambıl, Spotify’da sağlam bir playlist ve istikrar yeter.
Hafta içi gece 12’den sonra telefona bakınca sabaha kadar uykum kaçıyor; ama akşam 10’da ekranı kapatıp kitap okuyunca sabaha kadar deliksiz uyuyorum. Melatonini baltalayan mavi ışık meselesi, lamba ışığıyla bile fark ediyor. Melisa çayı da işe yarıyor ama spor yaptığım günlerde uyku kalitem bariz daha iyi, onu hiçbir çay geçemiyor.
2024’te devlet üniversitelerinde harçlar geri gelince, zaten belini doğrultamayan öğrencinin psikolojisi iyice bozuldu. Bir dönemlik harç 950 TL’ye dayandı, özellikle İstanbul gibi şehirlerde okuyan için facia. Sadece harçla bitmiyor ki; ev kiraları, yol parası, yemek… Bizim fakültede (Ege Üniversitesi, İktisat) geçen yıl sınıfın yarısı burs arayışındaydı. Ailelerin yükü de cabası; asgari ücret 17.000 TL, bir çocuğun aylık masrafı neredeyse bunun yarısı. Bu iş, üniversiteye erişimde eşitsizliği körüklüyor. Eskiden harçlar kalkınca biraz nefes alınmıştı, şimdi tekrar başa sardık. Eğitim, parası olana değil, hak edene açık olmalı; aksi halde ülkenin gelecek potansiyeli çöpe gidiyor.
İstanbul’da 2023’ün sonbaharında kafede garsonluk yapmaya başladım, ayda 12-15 bin lira arası kazanıyordum ve açıkçası ilk kez parayı yönetmeyi orada öğrendim. Haftada 3-4 gün çalışınca hem okula hem işe yetişebildim, disiplinin ne olduğunu kafede müşteriyle tartışırken değil, sabah 07.00’de kalkmak zorunda kaldığımda anladım. Sadece para değil, insanı gerçek anlamda büyüten şey, patronla pazarlık yapmak, bazen haksızlıkla mücadele etmek. Fiş kesmeyi, bahşiş paylaşmayı, hatta sigorta olaylarını orada çözdüm. Geriye dönüp bakınca, teorik bilginin yetmediği, hayatın net bir şekilde göze battığı yer o part time işlerdi. Üniversite hayatında, sadece ders çalışana göre hayata bir sıfır önde başlıyorsun.
2025’te işe giriş belgemi almak için sabah 8’de yine e-Devlet’e daldım, ilk sırada sabıka kaydı, tapu ve SGK dökümü vardı. Üniversite mezunları askerlik tecilini, aileler ise pandemi sonrası HES kodunu alırken ezberledi sistemi. Ehliyet ceza sorgulama da son dönemde patladı; özellikle İstanbul trafiğinde. Kimlik yenileme ya da taşınma sonrası adres beyanı da hâlâ klasiklerden.
Eskiden travmanın üstüne sünger çekmek makbul sayılırdı, “Unut gitsin” derlerdi. Şimdi ise terapiye gitmek, duyguyu yaşamak, hatta spor salonuna gidip stres atmak neredeyse günlük rutin oldu. Ben 2020’de Almanya’da tek başıma kalınca, meditasyon uygulamalarıyla ilk defa tanıştım. Kararları tek başıma almak ve yalnızlığı yönetmek, insanı ister istemez güçlendiriyor.
2020 pandemi döneminde Berlin’de dört duvar arasında sıkışıp kalınca anladım; insanın kafası sağlam değilse en ufak sallantıda dağılıyor. Her sabah kalkıp ne olursa olsun dışarı çıkmak, 20 dakika bile olsa yürüyüş yapmak zihni bayağı toparlıyor. Kendi kendine konuşup dertleşmek bile garip bir şekilde işe yarıyor, yeter ki kafayı camdan cama vurdurmadan kontrolü kaybetme.
Yerel seçimlerde kadın adayların sayısı artsa da, belediye meclislerindeki temsil hâlâ erkek egemen. 2024 seçimlerinde her 10 muhtar arasında 1'i kadındı, muhtarlık kadar kutsallaştırılan belediye başkanlığında ise durum daha vahim. Sorun sadece aday sayısı değil, seçmen davranışı ve siyasi partilerin kadın politikacıları destekleme şekli. Ankara'nın mahalle muhtarlarında, İstanbul'un ilçe meclislerinde kadın varlığı arttığında, sosyal hizmet bütçelerine daha fazla kaynak aktarıldığını, çocuk bakım merkezleri ve kadın sığınakları için daha çok girişim geldiğini görüyoruz. Yerel yönetim, ulusal siyasetten farklı olarak insanların gündelik hayatına dokunduğu için, kararları alan kadınlar ekonomik ve sosyal politikada fiili değişim yapabiliyor. Partiler kota yerine gerçek destekle hareket etmedikçe, bu değişim hızlanmayacak.
Almanya’daki Türkler 2023 seçimlerinde oy kullanıp siyasette ciddi ağırlık koydu ama, Fransa’da hâlâ sesleri cılız. Hollanda’da Denk Partisi gibi meclise giren örnekler var, İngiltere’de ise Türkler neredeyse yok hükmünde. Göçmenler arasında en çok lobiyi yapan grup hâlâ Ermeniler ve Yahudiler; Türk diasporası hâlâ örgütlü, ama sahada etkisi zayıf.
2022'de Ankara’da yüksek lisans başvurusu yaparken danışman seçiminin ne kadar kritik olduğunu anladım. Hoca sana yol göstermezse, tez yazarken duvara tosluyorsun. Okulun adı önemli ama bence asıl belirleyici, bölümdeki kadro ve araştırma alanları. Mesela ODTÜ’de endüstri mühendisliği bakıyordum, laboratuvar imkanları net fark yaratıyor. Bir de burs işi var; maddi imkan sağlanıyorsa insan daha rahat çalışıyor. Son olarak, mezunların nerelerde işe girdiğine mutlaka bakarım. CV’ye isim yazmak için değil, gerçekten bir şey öğrenmek için giriyorsan bu detaylar hayat kurtarıyor.
Yurtta kaldığım yıllarda akşam yemeklerinde salata tabağını es geçen tipler, ertesi gün nezle olunca şaşırıyordu. Günde iki elma, bir avuç roka, bir de havuçla bağışıklık duvarı örülüyor aslında. İşin sırrı çeşitlilikte; maydanozdan narenciyeye uzanan bir renk cümbüşü lazım. Markette paraya kıyıp mevsimlik taze şeyler almak uzun vadede doktora gitmekten ucuz.
00
Tek taraflı ilişkiler insanı yavaş yavaş kemiriyor. Sürekli veren, hiç almayan taraftaysan psikolojik olarak tükeniyorsun. O yüzden ben kendi adıma şu kurala bağlı kaldım: “Bir elin verdiğini öteki el görecek.” Yani ne bencilliğe, ne de kendini harcamaya yer var. Dengeyi tutturan arkadaşlık uzun ömürlü oluyor.
Birkaç pratik tavsiye:
- Destek istemekten çekinme, kimse süper kahraman değil.
- Arkadaşın zor durumda kaldıysa, somut olarak neye ihtiyacı olduğunu sor. “Yanındayım” demek yetmiyor bazen.
- Gerekiyorsa arada mesafe koy, senden hep alan ama hiç vermeyen biriyle ilişkini gözden geçir.
- En saçma anlarda bile arkadaşını güldürebiliyorsan, o ilişkinin temeli sağlamdır.
Birlikte atlatılan krizler, aradaki bağı çelik gibi yapıyor. Yıllar sonra dönüp baktığında, kimle ne kadar yol yürüdüğünü o zor günlerde anlıyorsun. Gösterdiğin destek aslında sana da geri dönüyor; yalnız kalmıyorsun, güvende hissediyorsun. Arkadaşlık, karşılıklı emek ve destek olmadan kuru kalabalık.
00
2001 krizini yaşayanlar iyi bilir, o zamanlar bankada para tutanlar, dövize geçenler hafif sıyrıkla atlattı. Ama lokantacı dayım bütün birikimini kasada nakit olarak kaybetti. O yüzden dağıtmak önemli: bir kısmı banka, birazı yastık altı, TL ve döviz karışık, mümkünse biraz altın. Mülk alacaksan da sakın tek bir semte veya projeye saplanıp kalma. Tek sepet, tek yumurta hikâyesi burda da geçerli değil.
Son olarak, harcamaları azaltıp “ihtiyaç mı, istek mi?” ayrımını net yapmak şart. Krizde ayakta kalanlar hep hesap kitabı bilenler oluyor. Saçma sapan markalı ürünler, gösteriş derdi, hepsi kriz anında yük. 2024’te yaşanan market zamları, asgari ücretlinin alışveriş sepetini üçte bire düşürdü. O yüzden kriz geçince değil, kriz gelmeden önce frene basmak gerek.
Kısacası; finansal krizden kaçmak yok, ama akıllı davranıp yumurtaları doğru sepetlere koymak mümkün. Paran kadar konuş, borcundan kork, tasarrufu alışkanlık yap. “Bir şey olmaz” diyenlerin hali ortada.
00
İşin psikolojik tarafında, serotonin ve dopamin gibi hormonların etkisi zaten bilimsel olarak kanıtlı. Ama esas mesele, aynada insanın kendini daha “yapabilir” görmesi. Koşarken, ağırlık kaldırırken veya esnerken, “Ben aslında güçlüyüm” duygusu geliyor. İşin ilginç yanı, bu özgüven iş hayatına, ilişkilerine bile yansıyor. Mart 2025’te, bir iş görüşmesine giderken bile spor sonrası giyinmişim gibi rahattım.
Tabii her zaman toz pembe değil. Sakattığın zaman psikolojinin nasıl bozulduğunu 2022 Aralık’ında yaşadım. Ayağım burkuldu, üç hafta spordan uzak kaldım. O üç haftada, motivasyonum dibe indi. Demek ki egzersiz bir yere kadar “bağımlılık” da yapıyor. Ama bu, insanı yerin dibine çeken türden değil; yukarıya çeken, disipline sokan türden.
Kendi çevremde de gözlemliyorum: Düzenli spor yapan insanlarda öfke patlamaları, endişe atakları ciddi şekilde azalıyor. Bir şey canlarını sıktığında, önce yürüyüşe çıkıyorlar. Terapist gibi spor salonları, futbol sahaları, pilates matları. Bunu laf olsun diye söylemiyorum; 2024 Şubat’ında bir arkadaşım, antidepresanı bırakabildi çünkü haftada dört gün spor rutini oturttu.
Her şey para veya kas yapmak değil. Asıl mesele, insanın kendi kafasının patronu olması. Bu yüzden, depresyona yatkın, kaygısı yüksek, motivasyonu çabuk düşen biriyim diyorsan; egzersiz reçeteden önceki ilk adım olabilir. Ama ilacı da, sporu da abartmamak gerek. Ne biri mucize, ne diğeri sadece hobi. 12 Mart 2026’da hâlâ devam ediyorsam, bu işte bir hikmet var demektir.
00
Son yıllarda ise diplomaside iş biraz kişilerin PR’ına dönüştü; dışişleri sözcüsünün bir tweet’iyle gündem belirleniyor. 2023’te İsveç’in NATO üyeliği için yapılan pazarlıklar, adeta Netflix dizisi gibi. Bir gün “asla izin yok”, ertesi gün “görüşmeler olumlu” açıklamaları… İnsan şaşırıyor. Halbuki klasik diplomasi dediğin, yıllarca süren sabır işi. Rahmetli Bülent Ecevit’in Kıbrıs çıkartmasındaki ince ayarlar ya da Ermeni meselesinde Cenevre’de sabaha kadar yapılan müzakereler… O dönemde işin ciddiyetiyle herkesin titrediği bir hava vardı.
Şu an diplomasiye “kriz yönetimi” eşlik ediyor ama insanlar krizi yönetmektense, krizi idare ediyor. Aradaki fark dev. Eskiden bir dosyanın kapağı açılıyorsa, arkasında aylarca çalışılmış rapor, 10 sayfa not, en az 3-4 ülke ile kılı kırk yaran ön hazırlık olurdu. Şimdi “gündem değişirse kriz de biter” hesabı yapılıyor. Koskoca ülke, bazen 3-4 gün boyunca “X ülkeyle diplomatik nota verildi mi, yoksa basına mı atıldı?” diye tartışıyor.
En büyük kırılma noktası da, içeride yaşanan krizlerin dışarıya farklı yansıtılması. İçeride “dik durduk”, dışarıda “anlaştık” havası verilince uzun vadede itibar zedeleniyor. Diplomasi, her zaman biraz yutkunmak, sabretmek, duygularla değil akılla hareket etmek işi. Bunu 2014’te Brüksel’de bir AB toplantısında net gördüm: Türk heyetinden biri toplantı sonrası “Masada kendimizi kaybettik, Almanlar güldü geçti. Sonra arka odada ne dediysek, o geçti,” diye anlatmıştı. Yani lafı, masada değil, mutfakta pişiriyorsun.
Kriz yönetiminde ise en büyük açık, kurumsal hafızanın giderek silinmesi. Eski diplomatların, deneyimli masa şeflerinin kenara çekilmesiyle, her şeyi yeni nesle bıraktık. Oysa kriz yönetimi, biraz da “ihtiyarlar meclisi”nin tecrübesini dinleme sanatı. Bugün çoğu genç diplomat, elinde Instagram story’siyle, “şimdi ne yapsak?” diye bakıyor.
Özetle, diplomasi hızlandı ama yüzeyselleşti; kriz yönetimi ise acemileşti. Teknoloji hız kattı, sağlam hazırlık ve sabır kayboldu. 90’ların ağır, sıkıcı ama sağlam diplomasisiyle bugünün hızlı ama yüzeysel