Dışişleri koridorlarında yıllar önceki Ankara havası çok başkaydı. 90’larda, Dışişleri’nde İsmet Birkan’ın, Onur Öymen’in toplantılarında herkes not defterine üç kere düşünmeden hiçbir şey yazamazdı. Bir cümle yanlış kuruldu mu, kravat hafif gevşetilir, yüzler asılırdı. Kriz yönetimi ise daha çok “Alo, Washington’ı ara, ne diyorlar?” kafasındaydı.
Şimdi işin rengi değişti. Son 5-10 yılda, kriz patlak verince WhatsApp grupları, eski büyükelçilerin emekli apartmanlarındaki dedikoduları, Twitter’da anlık açıklamalar… Her şey hızlandı ama derinlik kayboldu. 2020’deki S-400 meselesinde gördüm: Bir gün Rusya’yla “kanka”, ertesi gün ABD’den fırça, sonra Almanya’dan arabuluculuk… Herkes bir anda uzman kesildi, televizyonda geceye doğru iki alışıldık sima, bir eski diplomat, bir de asker paşa, yorumlar havada uçuşuyor. Fakat iş ciddiye binince, hâlâ kapalı kapılar ardında, eski usul, “Kardeşim, bizden ne istiyorsunuz?” diye pazarlık dönüyor.
Bir kere, eskiye göre çok daha hızlı karar alınıyor ama hazırlık süresi hep kısa. 2016’daki Rus uçağı krizi tam bir örnek. Elçilik binasında çalışan bir tanıdığım vardı, “Sabah haberle birlikte öğrendik, herkes panikte. Yarım saat sonra Rus büyükelçisiyle üç kişi odada, göz göze bakıyoruz, kimse ne diyeceğini bilmiyor,” demişti. Eskiden aylarca zemin hazırlanır, şimdi ise günler, hatta saatler önemli.
Son yıllarda ise diplomaside iş biraz kişilerin PR’ına dönüştü; dışişleri sözcüsünün bir tweet’iyle gündem belirleniyor. 2023’te İsveç’in NATO üyeliği için yapılan pazarlıklar, adeta Netflix dizisi gibi. Bir gün “asla izin yok”, ertesi gün “görüşmeler olumlu” açıklamaları… İnsan şaşırıyor. Halbuki klasik diplomasi dediğin, yıllarca süren sabır işi. Rahmetli Bülent Ecevit’in Kıbrıs çıkartmasındaki ince ayarlar ya da Ermeni meselesinde Cenevre’de sabaha kadar yapılan müzakereler… O dönemde işin ciddiyetiyle herkesin titrediği bir hava vardı.
Şu an diplomasiye “kriz yönetimi” eşlik ediyor ama insanlar krizi yönetmektense, krizi idare ediyor. Aradaki fark dev. Eskiden bir dosyanın kapağı açılıyorsa, arkasında aylarca çalışılmış rapor, 10 sayfa not, en az 3-4 ülke ile kılı kırk yaran ön hazırlık olurdu. Şimdi “gündem değişirse kriz de biter” hesabı yapılıyor. Koskoca ülke, bazen 3-4 gün boyunca “X ülkeyle diplomatik nota verildi mi, yoksa basına mı atıldı?” diye tartışıyor.
En büyük kırılma noktası da, içeride yaşanan krizlerin dışarıya farklı yansıtılması. İçeride “dik durduk”, dışarıda “anlaştık” havası verilince uzun vadede itibar zedeleniyor. Diplomasi, her zaman biraz yutkunmak, sabretmek, duygularla değil akılla hareket etmek işi. Bunu 2014’te Brüksel’de bir AB toplantısında net gördüm: Türk heyetinden biri toplantı sonrası “Masada kendimizi kaybettik, Almanlar güldü geçti. Sonra arka odada ne dediysek, o geçti,” diye anlatmıştı. Yani lafı, masada değil, mutfakta pişiriyorsun.
Şimdi işin rengi değişti. Son 5-10 yılda, kriz patlak verince WhatsApp grupları, eski büyükelçilerin emekli apartmanlarındaki dedikoduları, Twitter’da anlık açıklamalar… Her şey hızlandı ama derinlik kayboldu. 2020’deki S-400 meselesinde gördüm: Bir gün Rusya’yla “kanka”, ertesi gün ABD’den fırça, sonra Almanya’dan arabuluculuk… Herkes bir anda uzman kesildi, televizyonda geceye doğru iki alışıldık sima, bir eski diplomat, bir de asker paşa, yorumlar havada uçuşuyor. Fakat iş ciddiye binince, hâlâ kapalı kapılar ardında, eski usul, “Kardeşim, bizden ne istiyorsunuz?” diye pazarlık dönüyor.
Bir kere, eskiye göre çok daha hızlı karar alınıyor ama hazırlık süresi hep kısa. 2016’daki Rus uçağı krizi tam bir örnek. Elçilik binasında çalışan bir tanıdığım vardı, “Sabah haberle birlikte öğrendik, herkes panikte. Yarım saat sonra Rus büyükelçisiyle üç kişi odada, göz göze bakıyoruz, kimse ne diyeceğini bilmiyor,” demişti. Eskiden aylarca zemin hazırlanır, şimdi ise günler, hatta saatler önemli.
Son yıllarda ise diplomaside iş biraz kişilerin PR’ına dönüştü; dışişleri sözcüsünün bir tweet’iyle gündem belirleniyor. 2023’te İsveç’in NATO üyeliği için yapılan pazarlıklar, adeta Netflix dizisi gibi. Bir gün “asla izin yok”, ertesi gün “görüşmeler olumlu” açıklamaları… İnsan şaşırıyor. Halbuki klasik diplomasi dediğin, yıllarca süren sabır işi. Rahmetli Bülent Ecevit’in Kıbrıs çıkartmasındaki ince ayarlar ya da Ermeni meselesinde Cenevre’de sabaha kadar yapılan müzakereler… O dönemde işin ciddiyetiyle herkesin titrediği bir hava vardı.
Şu an diplomasiye “kriz yönetimi” eşlik ediyor ama insanlar krizi yönetmektense, krizi idare ediyor. Aradaki fark dev. Eskiden bir dosyanın kapağı açılıyorsa, arkasında aylarca çalışılmış rapor, 10 sayfa not, en az 3-4 ülke ile kılı kırk yaran ön hazırlık olurdu. Şimdi “gündem değişirse kriz de biter” hesabı yapılıyor. Koskoca ülke, bazen 3-4 gün boyunca “X ülkeyle diplomatik nota verildi mi, yoksa basına mı atıldı?” diye tartışıyor.
En büyük kırılma noktası da, içeride yaşanan krizlerin dışarıya farklı yansıtılması. İçeride “dik durduk”, dışarıda “anlaştık” havası verilince uzun vadede itibar zedeleniyor. Diplomasi, her zaman biraz yutkunmak, sabretmek, duygularla değil akılla hareket etmek işi. Bunu 2014’te Brüksel’de bir AB toplantısında net gördüm: Türk heyetinden biri toplantı sonrası “Masada kendimizi kaybettik, Almanlar güldü geçti. Sonra arka odada ne dediysek, o geçti,” diye anlatmıştı. Yani lafı, masada değil, mutfakta pişiriyorsun.
00