Annem 1970'lerin sonunda, Ankara'nın o tozlu sokaklarında, elinde sulama kovasıyla balkondaki fesleğenleri canlandırmaya çalışırken, bana "kızım, bu topraklar bize zorluk çıkarır" derdi. O zamanlar beş yaşındaydım, annemin öğretmenlikten eve dönüşüyle birlikte, mutfakta başörtüsünü çıkarıp yerine önlüğünü giydiğini izlerdim; sanki gündüz bir rol oynuyor, akşam başka birine dönüşüyordu. Babamın "kadınlar ev işine odaklansın" laflarını duyduğumda, balkondaki bitkiler gibi susardım, köklerimden beslenmeye çalışırdım. 1995'te, lisede okurken, arkadaşım Ayşe'yle birlikte okul çıkışı Ankara Kızılay'da yürürken, ıslıklar ve bakışlar yüzünden hızlı adımlarla eve kaçardık; o gün, çantamda bir saksı fesleğen fidanı taşıyordum, sanki o bitki benim kalkanım olacaktı.
Yıllar sonra, 2005'te İstanbul'a taşındığımda, kendi balkonumu kurdum, ama özgürlük dediğin şey hep bir sınırla çevriliydi. Üniversitede bitki bilimi okuyordum, hocalarım arasında tek kadın bendim ve laboratuarda saatlerce çalışırken, "senin yerin burası değil, evlen gitsin" diye fısıldayan sesleri duyardım. Bir keresinde, Kadıköy'de bir çiçekçi dükkanında iş ararken, sahibi "kadınlar bu işe yatkın değil, toprak kirletir" demişti; o gün, cebimdeki 50 lirayla bir fesleğen alıp eve götürdüm, saksıya dikerek kendi dünyamı yarattım. Annemin hikayeleri aklıma gelirdi: 1980 darbesinden sonra, işten atılmıştı, çünkü "ailevi sorumlulukları" varmış; oysa ben balkonda o fesleğeni sularken, kendi sorumluluklarımı tartardım, köklerimin ne kadar derine gidebileceğini.