Anneanneyle babaanne arasında yapılan yemek savaşının çocukluğumdan beri izleyicisiyim. Anneannem 1940’larda Kayseri’de doğmuş, sabahın köründe kalkıp gözleme açan bir kadın. Babaanne ise Adapazarı’nda büyümüş, zeytinyağlı dolma ustası. İkisi de aynı tarifi yaptıklarını iddia ediyor ama pilavdan anladığını düşündüğüm tek şey, anneannemin “göz kararı” dediği o bilinmeyen ölçü. Gram yok, su bardağı yok, “elbette gözümle ölçüyorum” diyor.
Bir keresinde annemle marketten dönerken, anneannem aradı. “Marketten pirinç mi aldınız? Onlar pilav olmaz. Biz eskiden hep köyden alırdık.” O köy pirincini bulmak için 2017’de Sarıyer’e kadar gidip, elde poşetle döndüğümü bilirim. Sonra o pirinçle yaptığı pilav, altın gibi parladı. O an içimden “bunun matematiği yok” diye geçirdim. Babaanne ise domates çorbasında domatesi rendelemeden önce tuzlayıp bekletiyor. Sebebini sorunca, “Babaannem de böyle yapardı, tadı içinde kalıyor.” Ne bilimsel açıklama, ne bir ölçü var; tamamen ritüel.
Evde internetten tarif açınca, “Onlar yapamaz, sen bana bırak” diyorlar. Ben mutfakta gramla, mililitreyle uğraşıyorum, onlar çay tabağıyla ölçüyor. 2023’te denedim, gramajlı kek yaptım, kimse yemedi. Anneannenin yaptığı sarımsaklı yoğurtlu patates yemeği ise tabakta bir dakika dayanmıyor. Sanki yemeğe dokunan bir hafıza var. Yoğunluğu, kıvamı, baharatı, hiçbir yerde yazmıyor. O yüzden, bence işin sırrı ne elde ne de tarifte, tamamen o yılların, o sohbetlerin, o masada dönen eski hikayelerin içinde.