İstanbul’da sabah sekizde metrobüse binmek, hayatımda gördüğüm en gerçek “survivor” testi. Mecidiyeköy durağında 2025 Aralık ayında, önümdeki adam çantasını koltuk gibi koyunca neye uğradığımı şaşırdım. Bir de yanımdaki teyze, “Genç adam, biraz sıkış da inelim” deyip kolumdan çekiştiriyor. Sonra durakta inen-binen savaşı başlıyor, omuz atmazsan geride kalırsın.
Bir başka unutulmazı, Ankara’da Eryaman’a giden banliyö treninde yaşadım. 2024 yazıydı, klima arızalı, içerisi hamam gibi. Yanımda oturan çocuk, LEGO kutusunu açıp parça biriktiriyordu, annesi bıkkın gözlerle “Evde oyna diyorum, dinlemiyor” diye söyleniyor. O çocukla göz göze gelip gülüştük, yol arkadaşlığı garip bir şey.
Bazen akşam saat yedide Kadıköy-Kartal metrosunda, herkesin yüzü asık. Yorgunluk, iş çıkışı, kimse kimseye bakmıyor bile. Arada bir biri telefonla yüksek sesle konuşursa, bakışlar hemen ok gibi saplanıyor. “Abi sessiz ol da hayatta kalalım” bakışı. Arka tarafta, ayakta kalmamak için binbir takla atanlar var. Metroya oturabilmek neredeyse piyango gibi. Bir keresinde, sekiz-dokuz durak ayakta gideceğimi baştan kabullenip kitap açtım, önümdeki genç “Abi ister misin otur?” dedi. Umudu kesince gelen naif teklif, hâlâ aklımda.
Bir de şu kart doldurma makineleriyle cebelleşme kısmı var. 2026 Ocak’ta, Esenler Otogarı’nda, makinelerden biri bozuktu. Arkada en az yirmi kişi sırada, herkes birbirine bakıp “Birbirimize para versek de kart bassak?” diyor. O dayanışma garip bir şekilde birleştiriyor insanları. En son, hiç tanımadığım biri bana 10 lira verdi, ben de onun kartına bastım. Güven hâlâ var, o an anladım.