Her sabah alarmı üçüncü kez ertelerken içimden “bugün çok sağlam stres var” diye geçiriyorum. İstanbul’da yaşıyorsan, zaten güne 1-0 geride başlıyorsun. Metroya binerken dirseğini omzuna dayayan amca, Whatsapp’tan sekiz ayrı grupta “günaydın” zinciri, üstüne bir de işyerinde “şunu bi acil halledelim” maili… Tartının üzerindeymiş gibi sürekli baskı hissi.
Bir keresinde, 2024 Eylül’ünde, Zincirlikuyu’dan Levent’e yürüyordum. Kulaklıkta eski 90’lar türkçe pop şarkısı, kafamda “ekstra ne masraf çıktı acaba” düşüncesi. Tam köşe başında, yaşlı bir teyze “yavrum, bana Migros’u gösterir misin?” dedi. O kısacık an, beynimde bir switch gibi çalıştı. Çaktırmadan kısa bir nefes aldım, gülümsedim, yolu tarif ettim. O minik sohbet bana, üç saatlik terapi etkisi yaptı. İnsan bazen acayip basit şeylerden rahatlıyor.
Yıllardır şunu fark ettim: “Huzur” kelimesi Instagram biyosuna yazmakla olmuyor. Günde bir 10 dakika bile olsa telefonsuz yürümek, ekrana bakmadan çay içmek, kendi kendine “bir şey olmaz ya” diyebilmek epey işe yarıyor. Özellikle akşam iş çıkışı, Mecidiyeköy’deki çiğ köfteciye uğrayıp bir dürüm yuvarlamak, normalde iki gün stres biriktirmişken, bambaşka bir kafaya sokuyor adamı.
Stresi tamamen sıfırlayan bir formül yok, onu anladım. Ama 2025’in yazında, çalıştığım ofiste haftada bir yoga dersi başlamıştı. “Ben ne alaka, esneyemem ki” diye mızmızlanırken, bir baktım, yarım saatlik gevşeme hareketleriyle haftanın üç günü daha az kafayı yiyorum. O kadarını yapamayana da tavsiye: Bazen aptalca bir şey izleyin, misal geçen ay en yakın arkadaşım “Korkunç Bir Film” serisini açmıştı. Gülmek, beynin format atması gibi bir şey.