2024’te Berlin’de, haftada dört gün spor salonuna gitmeye başladım. Dördüncü haftadan sonra sabahları uyanınca kafam daha net, sinirlerim daha sağlamdı. Özellikle iş stresini eve taşımamaya başladım; akşamları da o boşluk hissi yerine tatlı bir yorgunluk geliyor. Fiziksel değişim de cabası ama asıl kafa rahatlıyor, bunu net fark ettim.
Ankara'da ilk üniversiteye başladığım sene, taş gibi şehir. Kimse kimseye yanaşmıyor. 2012’de Kızılay’da bir kafede tek başıma oturuyorum, etrafımda herkes grupla. O zamanlar sosyal medyanın etkinliği bugünkü gibi değil, Tinder yok, Instagram yeni yeni patlıyor. Tanışmak istiyorsan ya okul kulüplerine yazılıyorsun ya da dersten sonra kantinde “Ne çalışıyorsun?” muhabbetine giriyorsun.
O dönemlerde en çok işime yarayan yöntem, ortak dersler ve kantin muhabbetleriydi. Bilgisayar Mühendisliği’nden bir arkadaş, “Gezginler Kulübü”ne yazdırdı beni. Oradaki bir gezi organizasyonunda iki kişiyle öyle samimi olduk ki, hâlâ her ay görüşürüz. O zamanlar uygulama falan yok, tamamen fiziksel ortamda, göz göze bakarak tanışıyorsun. Belki biraz sosyal kaygı ama bir yandan da samimiyet var.
Şimdi 2026’dayız. Özellikle İstanbul ve Ankara’da işler değişti. Bir mekânda biriyle göz göze gelmek, sohbet başlatmak eskisi kadar kolay değil. Herkes kulaklıkla, telefona gömülmüş. Geçen hafta Kadıköy’de bir kahvecide oturuyorum, masadaki kızın elinde iki telefon, biriyle story atıyor, diğeriyle mesajlaşıyor. Yüz yüze “Merhaba” dediğinde bir tuhaf bakıyorlar. Çünkü artık yeni insanlarla tanışmanın yüzde 70’i uygulama veya sosyal medya üzerinden dönüyor. Tinder, Bumble, hatta LinkedIn bile tanışma uygulamasına döndü. Ortak bir etkinlik, konser, tiyatro bile olsa çoğu kişi önce sosyal medya hesabını bulup stalk’lıyor, sonra yüzyüze iletişime geçiyor.
KPSS'yi geçtikten sonra bekleme dönemi başlıyor ve burada en önemli şey tercih sıralamanız. Sınav Denetmenleri Başkanlığı, başarı puanınıza göre bir aday listesi oluşturuyor; bu listeye girdiyseniz tercih ettiğiniz illere, kadrolarla eşleştiriliyorsunuz. Atama takvimi yıl boyunca yapılıyor, bazı dönemlerde hızlı bazılarında yavaş ilerliyor. İlk tercihleriniz tutarsa 3-6 ay içinde atama alabilirsiniz, ama bekleyen binlerce kişi var ve son sıralardaysanız bir seneyi de görebilirsiniz. Tercih sırasında gerçekçi davranın; hayalinizdeki şehir yerine kesin atama almak mı, yoksa uzun beklemek mi istediğinize karar verip o şekilde tercih yapın.
Halkın çoğunluğu sandıkta ne diyorsa doğrudur mantığı, bazen azınlığın sesini tamamen boğabiliyor. 2023’te İstanbul’daki bir üniversitede, bir öğrenci sadece hükümeti eleştirdi diye disipline verildi. Demokrasi lafını ağzından düşürmeyenler, ifade özgürlüğü işlerine gelmedi mi hemen susturmayı seçiyor. Sandık sonucu kutsal diye diye ülke nefes alamaz hale geliyor bazen.
Annemin 90’larda yaptığı o devasa pazar alışverişlerini hatırlıyorum; torbalar dolusu patates, domates, nohut… Evde her şey taze pişerdi, paketli gıda nadiren girerdi mutfağa. Şimdi ise 2026’da markete girince bir reyonun tamamı protein bar, glutensiz kraker, fit yoğurt. Akşam yemeğini iki dakikada mikrodalgada “sağlıklı” diye pazarlanan dondurulmuş bir şeyle geçiştirmek klasik oldu. Bence mesele, “light” etiketiyle satılan şeylerden uzak durup, yine eski tip yemeklere, temel ürünlere dönmekte. Mesela haftada bir tencere mercimek çorbası pişirince hem cebin yanmıyor, hem de o abuk sabuk katkı maddelerinden uzak duruyorsun. Sağlıklı beslenmek için illa chia tohumu peşinde koşmaya gerek yok; evde birkaç malzemeyle yapılan bir menemen, çoğu diyetten daha temiz. 90’ların mutfağına dönmek en sağlam yol.
Geçen sene Berlin’de gece uyuyamamaktan kafayı yiyordum, sabaha karşı 4’e kadar tavana bakıyordum. Akşam 9’dan sonra telefona, bilgisayara elimi sürmeyi bıraktım, odanın ışığını sarıya çektim, bir de kulak tıkacı taktım. Üç gün içinde 11 gibi sızmaya başladım. Ekran ışığı ve sessizlik, resmen uyku kalitesini katlıyor.
Geçen ay Eyüp’teki direksiyon sınavına girdiğimde yeni sistemin saçmalığını canlı canlı gördüm. Artık sınavda araçta iki kişi oturuyor: biri sınav görevlisi, diğeri ise tabletle puanlama yapan adam. Tabelada hız sınırı 30 yazıyor, adam “40’la git, yoksa eleyecem” diyor, başka biri “Kemerini 2 saniye geç taktın” deyip siliyor. 2025’ten beri video kaydı zorunlu, her hareketin kayda giriyor. Ehliyet almak iyice piyango olmuş, torpili olan geçiyor, olmayan bir daha 2000 lirayı gömüyor. Yıllardır “güvenli sürücü” yetiştirmekten bahsediyorlar ama sahada adam kayırma, saçma kurallar ve gereksiz stres dışında değişen bir şey yok. Baştan aşağı gereksiz bürokrasi, garabete dönüştü bu iş.
Geçen ay e-Devlet’ten SGK dökümüme baktım, hala 2007’deki yarım kalan staj günlerim görünmüyordu. En hızlı yol gerçekten e-Devlet; T.C. kimlik no ve şifreyle 2 dakikada öğreniyorsun. SGK’ya gitmeye falan hiç gerek yok, mobil uygulamadan da tıkır tıkır açılıyor. Bankada çalışırken herkesin primini patron yatırıyor mu diye sık sık kontrol ederdim, insanın içi rahat ediyor.
Tapu müdürlüğünde miras işlemi yaparken en sık takıldığın yer, veraset senedi çıkartmak için mahkemeye gidip gelmektir—hâkim imzası olmadan tapu hiç hareket etmiyor. Ölüm belgesi, vasiyetname (varsa), mirasçıların kimlik fotokopileri, emlak vergisi beyannamesi gibi evraklar da ayrı ayrı istenir ve bunlardan birinin eksik olması tüm işlemi durdurur. Ayrıca borç varsa banka ipotek kaldırmayı israr eder, bu da haftalar uzatır. Avukat tutmaktan daha iyi yol, tapu müdürlüğüne gidip hangi belgeler lazım olduğunu yazılı olarak öğrenmektir—sözlü söyleneni hiç tutmazlar.
Yatakta telefonla oyalanınca kafamı yastığa koyduğumda uyuyamıyorum, sabaha kadar dönüp duruyorum. İstanbul’da 2025 kışı, bir haftada üç geceyi böyle mahvettim. Uyku kalitesi için ilk iş, yatmadan en az bir saat önce ekrana bakmayı bırakmak. Klasik oldu ama işe yarıyor, mavi ışık beynin ayarını bozuyor. Akşam yemeğinden sonra kafeini tamamen kestim, çay bile içmiyorum artık. Odanın serin (20 derece ideali), karanlık ve sessiz olması da fark ediyor. Bir de, gece 12’yi geçmeden uyuyunca sabah alarmı duymadan uyanabiliyorum. Uyumadan önce beş dakika nefes egzersizi iyi geliyor, denemeyen varsa öneririm.
2025’te yönetmelik değişince işler iyice karmaşıklaştı. Direksiyon sınavındaki kamera zorunluluğu yüzünden, küçücük şehirlerde bile “şarj bitti, kayıt alınmadı” gibi saçmalıklarla sınavlar iptal oldu. Ankara’da, Çankaya’da 17 yaşındaki kuzenim üç kere sınava girip çıktı, her seferinde teknik arıza bahanesiyle puanı geçersiz sayıldı. Online teorik sınav ise kopya skandalı patlayınca tekrar eski usule döndü, artık herkes sabah 8’de salonlarda kuyruk. Yeni adaylardan adli sicil kaydı istenmesi de insanı çileden çıkarıyor; trafikte sabıkası olmayan ama bir kere dükkan kavgasına karışanın ehliyet hayali suya düşüyor. Tek elle direksiyon, telefonla konuşma gibi “gözle tespit” maddeleri eklenince de sınav komisyonunun keyfi uygulamaları daha da arttı. İşin özü, daha kaliteli şoför yetişir zannedildi ama asıl değişen şey, herkesin daha fazla vakit ve para harcaması oldu.
Ankara’da 2023 sonbaharında spor salonuna yazıldığımda, “kilo almak” diyenin başına neler gelebileceğini tam bilmiyordum. Hızlıca fark ettim ki tek başına hamburger ya da lahmacun gömmek değil mesele, hatta işin kolay kısmı orası. Dengeli artış için pirinç, yulaf, avokado, fıstık ezmesi gibi kalori bombası ama temiz gıdalar devreye girdi. Her gün 3 ana, en az 2 ara öğün. Gece yatmadan önce yoğurtlu muz karışımı gibi uyduruk ama işe yarayan taktikler. En kritik detay: ağırlık antrenmanı olmadan alınan kilo çoğu zaman yağ olarak geliyor, kasdan ziyade göbek büyüyor. Bir de whey protein olayını araştırmadan, reklama aldanmadan almak lazım. Benim gibi “yiyip de kilo alamıyorum” diyenler, detaylı kan tahliliyle başlasın, tiroid gibi sürprizler de çıkabiliyor.
2025’ten beri direksiyon sınavında kamera şartı geldi, torpil işi bitirdiler diyen çok. Antalya’da geçen ay sınava giren kuzenim, parkta hata yaptığı an videoya yansıdığı için itiraz hakkını kullandı ve tekrar girdi, geçti mesela. Sınav ücretleri de uçtu; Ocak 2026’da 990 liraydı. Hocalar artık “ezberleyip gel” yerine, gerçekten araba kullandırıyor.
İnsan bazen 12 Mart 2026 sabahı, minibüsün camına vuran yağmur damlalarını izlerken anlıyor sağlam kalmanın kıymetini. Hayat ara sıra öyle bir tokatlıyor ki, “Psikolojik dayanıklılık kitapta yazıldığı gibi mi, yoksa gerçekten öğreniliyor mu?” diye düşünüyorsun. Lafı fazla dolandırmaya gerek yok: Zihnin kas gibiyse, çalıştırmadan güçlenmiyor.
Kişisel rekorum 2022 yazında kırıldı. İtalya’da Erasmus’tayım, param bitmek üzere, ev arkadaşım tuhaf, aile uzakta. O zaman anladım: Hayatta bazen yalnızsın, kendi kendine yetmen gerekiyor. Dayanıklılık için illa büyük travmalar şart değil, bazen en ufak krizlerde bile insan kendini tanıyor. Kural net: Konfor alanını düzenli olarak terk edeceksin. Her hafta yeni bir şey denemek—tek başına sinemaya gitmek mi, hiç bilmediğin bir semtte yürümek mi—fark etmiyor. Korkularla didişmeden güçlenmek zor.
Bir de şu var: Kriz anında abartılı pozitiflik, “Her şey çok güzel olacak!” gazı, bir yere kadar. Benim formülüm daha gerçekçi: Kötü hissediyorsan dibine kadar yaşayacaksın ama orada kamp kurmayacaksın. 2024’te işsiz kalınca üç gün battaniye altında pinekledim, dördüncü gün “Tamam, yeter,” dedim, CV’ye el attım. Yani dibi görüp, sonra çıkmayı bilmek gerekiyor.
2023 seçimlerinde TikTok’ta dönen “goygoy” içeriklerin etkisini hâlâ kimse tam anlamadı. Gençler için Instagram’dan çok daha hızlı ve etkileşimliydi. Ama mesele sadece viral video yapmak değil, dijitalde hâlâ samimiyet ve güven kazanmak lazım. Sırf reklam basınca oy gelmiyor, millet artık bu numaraları yutmuyor.
2019’da 58 kiloyla tartıya çıkıp “bunda bir yanlışlık var” diyenlerdenim. Zayıfken kilo almak, moral bozan laflar duymak kadar zor. Sabahları bir dilim ekmekle günü geçiştiren adamlardan oldum; sonra kafama vura vura şunu öğrendim: Sağlıklı kilo almak için üç ana öğün, iki ara öğün şart. Beyoğlu’nda öğrenci evinde, marketten alınan badem, ceviz, kuru üzüm gibi kuruyemişler hayat kurtarıyor. Protein tozuna bulaşmadım; yoğurt, yumurta, tavuk, bulgur pilavı, avokado gibi gıdalara abandım. Kalorili ama abur cuburdan uzak bir plan, hem kilo aldırıyor hem göbeğe giden yoldan uzak tutuyor. Gece yatmadan önce bir kase lor peyniriyle, sabaha aç kalkmadan güne başlamak önemli detay. Tartıda 68’i görünce o zamanki sevinci hâlâ unutmam.
Çalıştığım ofiste (Beşiktaş, 2024) sabah kahvesiz güne başlamak motivasyonu yerle bir ediyor. En basiti, iyi bir kahve makinesi almak bile ekibin modunu yükseltti. Şeffaflık önemli; müdürümüz haftalık toplantılarda herkesin yaptığı işi net bir şekilde paylaşıyor, kimse “Ben ne yapıyorum ki?” moduna girmiyor. Ara ara ödüllendirme de işe yarıyor, mesela geçen ay satış ekibi hedefi tutturunca öğle yemeği Pizza Locale’den ısmarlandı. Kişisel alan bırakmak lazım; bazen kulaklık takıp müzikle çalışmak ruhu kurtarıyor. Bir de, saçma sapan angaryalarla oyalamamak gerek; önemli işlere odaklanınca insanlar kendini daha değerli hissediyor. Yıllardır gördüğüm en temel fark: Takdir edilen çalışan çalışmaya devam ediyor, yoksa burnundan soluyan bi ofis dolusu insan çıkıyor ortaya.
2024’te Kadıköy’de aylık 900 liraya salon üyeliği ödedim, üç ayda iki defa gittim. Evde dambıl var, YouTube’dan HIIT videoları bedava. İnsanın disipliniyse, salonun kapısından geçince gelmiyor; varsa evde de var zaten. Yine de, o aletlerin ve kalabalığın gazı başka tabii, bazısına motivasyon oluyor.
Günde 10 bin adım muhabbeti yıllardır kulaktan kulağa dolaşıyor ama asıl mesele sabit oturmamakta. Geçen sene Almanya’da bir kış geçirdim. Aralıksız yağmur, fırtına… Bütün gün evde takıldım; yemek, çay, dizi. İki ayda dört kilo aldım, üstelik yediğim ekstra bir şey yok. Şubat sonunda hava açtı; her gün yarım saat yürümeye başladım, bir de market alışverişini arabasız hallettim. O dört kilo kendiliğinden eridi, diyet falan yapmadım.
Mesele sadece spor salonuna gitmek değil. Gün içinde her bahaneyle hareket etmek çok etkili. Asansör yerine merdiven, iki durak otobüs yerine yürüme, iş yerinde kahve molasında binayı turlama. İstanbul’da çalışırken işe metroyla giderken yürüyüp bindiğim günler daha tok ve enerjik hissediyordum. Tatile çıkıp köyde kaldığım yazlarda, yemek porsiyonları iki katına çıksa da kilo almıyorum çünkü sabahtan akşama kadar bahçede koşturuyorum, odun taşıyorum, domates topluyorum.
Ofis işi yapanlar bilir, masa başı insanı kilo almaya mahkum ediyor. Her şeyi oturduğun yerden halledince yakacak enerji bulamıyor vücut. Bir de akşam yorgunluğu kafada “bugün de spor yapmayayım” bahanesi yaratıyor. O yüzden hayatın içine minik hareketler eklemek şart. Telefonla konuşurken odada dolaşmak bile fark yaratıyor.
Geçen yıl Berlin’deki o yoğun iş temposunda nefes almak zorlaşınca Headspace’ten rehberli meditasyon denemeye başladım. Yarım saatlik bir seans, klasik “sakin ol” tavsiyesinden çok daha etkili çıktı. Yoga veya spor da rahatlatıyor ama meditasyonun kafa içindeki gürültüyü kısmakta bir adım önde olduğunu hissettim. Özellikle uyumadan önce, 10 dakika nefes odaklı meditasyon resmen anksiyeteyi resetliyor.
2017’de Ankara’da bir üniversitede tartışma kulübünde, azıcık eleştirel konuşunca “haddini bil” diyen hocalar gördüm. Seçimden seçime sandık açılıyor ama mikrofonun ucu hep birilerinin elinde. Demokrasi var diye sıkça duyduğumuz ülkede, gerçek anlamda özgürce konuşabilen kaç kişi kaldı merak ediyorum. Sandık başka, sesini duyurabilmek bambaşka mesele.
2025 güz döneminde Marmara’da ikinci öğretim harcı 2.900 TL oldu, birçok öğrenci zorlandı. Kira, yemek, ulaşım zaten almış başını gitmişken, bu rakam aile bütçesini iyice zorluyor. Üniversiteye girmek yetmiyor; okumak tam anlamıyla lüks oldu artık. Gençler eğitim için borçlanmaya, ek iş kovalamaya başladıysa burada bir terslik var.
Üniversite bitirince hemen iş bulacağını sanmak büyük hata. Mezuniyet diploması kapıları açmaz, sadece kapıya vurmanı sağlar.
Çoğu öğrenci son seneye kadar hiç ağ kurmamış olarak gelir. LinkedIn'de profili bile olmayan insanlar var. Bu yüzden başlangıç zaten gecikmiş oluyor. Eğer hala okuyor olsan, şu an staj yap, sektörde insanlar tanı, projenin olsun. Diploma almadan sonra bu işler çok daha zorlaşıyor.
CV'nin gerçekten önemli. Akademik notların yüksek olması ayırt etmiyor, herkes 3.5'in üzerinde. Bunun yerine ne yaptığını göster: tamamladığın projeler, yaptığın işler, kazandığın beceriler. Sayı ver. "10 kişilik ekibi yönettim", "aylık 500 bin tl bütçe yönetimi" gibi somut şeyler yazılı olsun.
İş araması sırasında seçici olma. Çok seçici davranıp 3 ay boş oturan kişileri gördüm. İlk iş mükemmel olmaz, kâr etmen için. Öğren, 1-2 sene kal, sonra taşın. Gurbette olan gençler bunu iyi biliyor, çünkü her iş bir basamak.
Başvuruların çoğu başarısız olacak. Bu normal. 100 başvuru yap, 5 mülakat çıkabilir, 1 teklif gelir. Hayal kırıklığına uğramak için değil, bu matematikle başla. Kişisel ağını kullan: eski hocaların, staj yaptığın yerler, üniversite mezunlar derneği. Bir tanıdık aracılığıyla gelen başvuru çöpten çıkma ihtimali 10 kat daha yüksek.
Geçen sene metabolik sendrom teşhisi aldığımda doktor ilk söylediği şey "her gün en az beş porsiyon sebze-meyve yemelisin" oldu. Üç ay sonra kan şekerimi ölçtürdüğümde sayılar iyileşmişti, ilaç dozunu azaltmışlar. İşin açık kısmı bu: sebze ve meyvede bulunan lif, vitamin ve antioksidanlar sadece kalp-damar hastalıklarını değil, diyabet, kanser, obezite riskini de düşürüyor. Her porsiyon, vücudun enflamasyonla mücadelesine yardım ediyor. Diyetisyenim söylediğine göre kirmizi, turuncu, yeşil, mor renkli sebze-meyveler farklı besinler içeriyor; çeşitlilik önemli. Öğle arasında bir elma yemek, akşam çorbaya havuç kesmek, kahvaltıda portakal suyu içmek fark yaratıyor. Bunu yapan insanlar hastane sırasında oturmak yerine yürüyüşe gidiyor.
Haftada üç gün 45 dakika yürüyüş yapan insan, koşu bandında mahsul olmaktan kurtulup kalp hastalığı riskini yüzde 35 düşürüyor. Kan şekeri ve tansiyon kontrol altına giriyor, kemikler güçleniyor, beyin dopamin basıyor—terapistin parasını kurtarıyorsun yani. En iyi tarafı hiçbir ekipman lazım değil, ayakkabı ve yer yeterli. Parkta, sokakta, hatta tezgahın yanında yürüyebilirsin.
00
Bir de yerel Facebook grupları, WhatsApp toplulukları, Discord sunucuları var. Geçen ay İstanbul’da “Sıfırdan Yabancı Dil” etkinliğine gittim, yüzde 90’ı daha önce Discord’da konuşmuş. Orada buluşup gerçek hayata taşıyorlar. Artık tanışmanın ilk adımı dijital, sonra fiziksel. Kimse kafadan samimi olmak istemiyor, önce bir “araştırayım bu tip güvenilir mi?” kafası var.
Kulüp, dernek, kurs gibi oluşumlar hâlâ çalışıyor ama eski tadı yok. Yine de mesela yoga atölyeleri, kitap kulüpleri, masa oyunları kafeleri hâlâ yeni insanlarla kaynaşmak için güzel zeminler. Özellikle 30 yaş üzeri için bu tür ortamlar altın değerinde. Çünkü belirli bir yaşın üstünde kimse “merhaba ben yeni taşındım, arkadaş olmak isterim” demiyor, biraz daha dolaylı davranıyor.
Ama şunu net söyleyeyim: Gerçek bağlantı hâlâ fiziksel ortamda başlıyor. Dijitalde ön tanışma oluyor, ama karakter uyumu, frekans, samimiyet illa ki yüzyüze belli oluyor.
Eskiden insanlar apartman önünde “Çay içer misin?” diye kapıyı çalardı, şimdi kimseye habersiz gitmek ayıp. Ama hâlâ cesaret edip de göz göze gelip, iki lafın belini kırabilen biri varsa, o şehirde yalnız kalmaz. Taktik belli: Ya ortak ilgi alanlarında takılacaksın ya da dijitalde başlayıp, cesaret edip gerçek hayata taşıyacaksın.
00
Bazı insanlar meditasyon, nefes egzersizi, yoga diyor. İşe yarıyor mu? Bende nefes egzersizi panik atağımla baş ederken işe yaramıştı. 4-7-8 tekniği diyorlar, YouTube’da anlatıyorlar. Denemesi bedava.
Destek almak da başka bir mevzu. “Benim derdim bana yeter, kimseye yük olmak istemem” ayakları bir yere kadar. Bazen bir arkadaş, bazen bir terapist şart. 2023’te psikoloğa gitmeye başladım; “Bir saat konuşmak ne değiştirecek ki?” diye düşünüyordum. Değiştiriyormuş. Olay dışarıdan bir gözle bakabilmekte.
Kısaca, dayanıklılık kas gibi. Ne kadar çok zorlanırsan, doğru zamanda dinlenir, çözüm arar, destek alırsan o kadar güçleniyorsun. İnsanın kendine güveni, küçük zaferlerle, tökezleyip kalkmakla, en çok da “Ben buradan da çıktım” dediği anlarla büyüyor. “Ayakta kalmanın sihirli formülü” yok. Deneyeceksin, düşeceksin, kalkacaksın—başka yolu yok.
00
Bir de şunu gözlemledim: Hareket arttıkça iştah dengeleniyor. Sürekli oturup online dizi izlediğim günlerde canım sürekli abur cubur çekiyor. Ama aktif geçen günün sonunda daha az aç hissediyorum, bir tabak yemek yetiyor. Vücut hareket ettikçe kendini onarmaya, enerjiyi dengelemeye başlıyor.
Hareketin kilo kontrolüne etkisi hayali değil, tamamen gözle görülür bir şey. Etrafımdaki herkesin de ortak derdi bu: Araba aldıktan sonra kilo alanlar, pandemi zamanı eve kapanınca şişenler, sabah yürüyüşüne başlayanların bir anda incelmesi. Bir arkadaşım var, sadece oturduğu sitede akşam turlarına başladı; üç ayda beş kilo verdi, başka hiçbir şey değiştirmedi.
Bir noktada disiplin işi tabii. Her gün 40 dakika tempolu yürüyüş, iş çıkışı kısa bir koşu, evde ip atlamak bile yeterli. Spor salonu şart değil; önemli olan vücudu harekete alıştırmak. Günde 1000 adım atarken birden 10 bine çıkmak zorunda da değilsin; önemli olan yükseltmek, sabit kalmamak.
Yemek içmek değil mesele, yakabilmek. Kaldı ki hareketli yaşamda sadece kilo değil, uyku, ruh hali, bağışıklık bile düzeliyor. O yüzden bahaneyi bıraktım, yürümek için fırsat kolluyorum. Markete iki sokak fazladan dolaşıp gidiyorum, asansörü neredeyse unuttum. Hareket ettikçe vücut da, kafa da hafifliyor.
00
Mülakatta kendin ol ama hazırlı ol. Şirketi araştır, neler yapıyor bilmek zorunda. "Neden burada çalışmak istiyorsun?" sorusuna "iş arıyorum" diyenler elenir. Saçma gelse de o şirkete özel bir cevap hazırla.
Remote işlere başvur. Türkiye'deki maaş saçma olsa da Avrupa ya da Amerikan şirketlerin remote pozisyonları var. İngilizce yeterin varsa şansını dene. Almanya, Hollanda gibi ülkelerde Türk mezunları alıyor şirketler.
Ücret beklentisini uygunsuz yüksek tutma ama düşük de tutma. Sektörün standart maaşını araştır. Birinci iş için sektör ortalamasının %70-80'ini talep etmek makul. Sonrasında hızlı yükselebilir.