2012’de İstanbul’da işe yeni başladığımda, işten çıkınca eve dönmek tam bir eziyetti. Akşam altıda herkes aynı anda yola çıkıyor, Mecidiyeköy’den Kadıköy’e geçmek resmen zulüm. Eve varınca zaten pil bitmiş, ne arkadaşınla buluşacak hal kalıyor ne de kendine vakit ayıracak. O zamanlar “iş-özel hayat dengesi” diye bir derdim yoktu, zaten imkânsız geliyordu.
Bugün, 2026’da hâlâ o trafiğin içindeyiz ama en azından hibrit çalışma, esnek saatler, evden çalışma gibi seçenekler var. Artık haftada iki gün ofisten çalışıyorum, kalan günlerde kafede ya da evde bilgisayarımı açıyorum. Bu da bana, akşamları spora gitmek ya da eşimle filme gitmek için zaman kazandırıyor. Eskiden patron “saat beşten önce çıkamazsın” diye bas bas bağırırken, şimdi iş yetişsin yeter, kimse saat sormuyor. Yine de şehirde yaşamak hâlâ yorucu, ama aradaki fark şu: Artık kendime de iş kadar değer veriyorum.