10 Mart 2022’de gece yarısı 14,80’den 15,30’a çıkan doları canlı izlediğimde, o ekranda bir para biriminin sadece ekonomiyle oynamadığını, memleketin sinir uçlarını da titrettiğini fark etmiştim. Kur hareketinin bir sebebi var: Yabancı, Türkiye'ye güvenmedi mi anında kaçıyor. Bunun temel nedeni siyasi belirsizlik ve merkez bankasının bağımsızlığını kaybetmesi. Mesela 2021 Aralık’ta Merkez Bankası ardı ardına faiz indirdiğinde, TL’nin çakılması tesadüf değildi.
ABD’de enflasyonun 2021’de 7%’yi aşmasıyla FED’in faiz artıracağı kesinleşti. Yabancı yatırımcılar hızla dolara geçti. Türkiye gibi gelişen ülkelerde kurun fırlamasının ana nedeni bu dış şoklardı ama işi büsbütün çığrından çıkaran, içerideki yanlış hamleler oldu. Klasik ekonomi teorisi şunu söyler: Faizi indirirsen, yerli para değer kaybeder. Bizde ise “faiz sebep, enflasyon sonuç” hikayesiyle dürbün ters tutuldu.
2023’te Londra’da bir bankada çalışırken Türk Lirası ile ilgili sorular geldiğinde, kimse “Türkiye ihracatını artırabilir mi” diye sormuyordu. Herkes “Merkez Bankası müdahale eder mi, seçim sonrası ne olur” diye soruyordu. Dalgalanmanın ana kaynağı, hiç kimsenin kurun nerede duracağını kestirememesi. Ani kararlar, şeffaf olmayan uygulamalar piyasayı zıplatıyor.
Bir Avrupa ülkesinde mesela Almanya’da kur oynamaz, çünkü herkes bilir ki ekonomiyle oynanmaz, kurumlar bağımsızdır, kurallar bellidir. Orada, döviz kuru yavaş yavaş değişir, büyük sıçramalar neredeyse hiç yoktur. Türkiye’de ise bir akşam haberini kaçırırsan sabah bambaşka bir kurla uyanırsın.
Bir de dışarıdan para ihtiyacı var. Türkiye gibi enerji ithalatçısı bir ülkede, her yıl milyarlarca dolar bulmak şart. Turizmden veya ihracattan gelen döviz yetmezse, kur yukarı çıkar. 2022 yazında Rus turist akını sayesinde kur biraz frenlenmişti, ama sıcak para çekilince o rahatlama da uzun sürmedi.
Özetle: - Merkez bankasının bağımsızlığı yoksa kur oynar. - Siyasi belirsizlik, ani kararlar kur şokunu tetikler. - Dış dünyada faizler artarsa, riskli ülkenin parası değer kaybeder. - Cari açık büyüdükçe döviz ihtiyacı artar, kur baskılanamaz.
2026’da hâlâ aynı teraneyi yaşıyoruz. Her sabah dolar kaç olmus diye bakmak, bu ülkede yaşayan herkesin günlük rutini olduysa; sebebi gayet net: Ekonominin temellerine güven yok, kural yok, öngörü yok. Dışarıdan para gelmediği an, eldeki dövizle kura müdahale etmek de bir yere kadar. Sonra koca ülke, ekran başında rakam saymaya devam ediyor.
Lisede, 2011’de, en yakın arkadaşımın doğum gününe başka bir kızla gitmişti. O an içimden “Ben az önce dışlanmış mı oldum?” diye geçirmiştim. O kadar net bir mideye yumruk hissi geliyor ki, yaşadığın kıskançlığı saklamak da mümkün değil. Arkadaşlık dediğin şeyde kıskançlık, sandığımızdan daha yaygın. Üstelik sadece çocuklukta değil, 30 yaşında da, evli, bekar fark etmiyor; arkadaşını başkasıyla paylaşmak kolay değil.
İşin psikolojisine girecek olursam, Freud “başkasıyla bağ kuran birini kaybetme korkusu” diyor. Aslında kontrol edemeyeceğimiz bir güvensizlik geliyor bir anda. Özellikle üçlü arkadaş gruplarında sık görülüyor. Mesela üniversitede, Ankara’da, 2017’de üç kişilik bir kız grubu içinde hep bir “kim kiminle daha yakın” hesaplaşması vardı. Gruplar küçüldükçe kıskançlık büyüyor.
Pratikte baş etmek için yaptığım şeylerden biri, direk konuşmak. Lafı dolandırmadan “Bak, şu davranışın beni rahatsız etti” dedim mi, karşı taraf şok oluyor ama en azından açık oynuyorsun. Yoksa kendi kendini yiyip tüketiyorsun, sosyal medya stalk’ları, pasif agresif laflar başlıyor, arkadaşlık iyice yıpranıyor.
Geçen yaz, Eskişehir’de çocukluk arkadaşımın yeni bir grupla yakınlaştığını fark ettiğimde içten içe çatlamıştım. O an, insanın en saçma duygusunun “beni unutur mu?” korkusu olduğunu anladım. Kendi hayatıma odaklanıp onunla küsmeden mesafemi ayarlayınca hem kendim rahatladım hem dostluğumuz daha sağlıklı bir hale geldi. Her gün bir araya gelmek gerekmiyor, bazen biraz nefes almak iyi geliyor.
Geçen yıl maaşımın %20’sini kenara ayırmaya başladım, ama hedef koymadan bir türlü motivasyon bulamamıştım. Net bir tarih, rakam ve amaç şart. Mesela, “2027 Eylül’de Amsterdam’da ev kiralayacak kadar 20 bin euro biriktireceğim” gibi. Kafada bulanık hedef olunca harcama alışkanlıkları dağınık kalıyor. Tavsiye: Gelir-gider tablosu aç, aylık ne kadar kenara atabileceğini net gör. Sonra hedefi küçük parçalara böl; 20 bin euro için ayda 555 euro biriktirmek gibi. Bunu yazılı tut, duvarına as. Bir de otomatik ödeme talimatı kurup, maaş yatar yatmaz o para başka hesaba geçsin. Kendi kendinin finans müdürü olacaksın, yoksa para elde durmuyor.
2017’de Binance hesabı açarken “Ne kaybederim ki?” diyordum, şimdi o cümleyi hatırladıkça içim daralıyor. O zamanlar coinler fırlayınca zenginlik hayaliyle 1000 doları Shiba gibi saçma bir altcoine gömmüştüm, sonra bir gecede %70 eridi gitti. Bugün 2026’da işler daha karmaşık; kaldıraçlı işlemler, NFT’ler, staking, hepsi ayrı bir tuzak. Eskiden tek risk coin’in çakılmasıydı, şimdi borsanın hack’lenmesi, devletin ansızın yasak getirmesi, hatta coin’in arkasındaki ekip ortadan kaybolması var. 2024’te FTX’in batışı hâlâ aklımda, binlerce kişi parasını kurtaramadı. Kriptoda hâlâ “kaybetmeyi göze aldığın parayla oyna” kuralı en temel gerçek; yoksa bir sabah sıfırlanmış bakiyeye uyanmak işten bile değil.
2022’de İzmir’de bir limited şirketin kuruluşunda, imza sirkülerinden Ticaret Sicil Gazetesi’ne kadar her şeyin anında dijitalleştiğini görünce şaşırmıştım. Ama iş sözleşmeye ve alacak-vereceğe gelince hâlâ eski kafa. Mesela Türk Ticaret Kanunu’ndaki “ayıba karşı sorumluluk” ya da “temsil yetkisi” kavramlarını çoğu esnaf duymuş ama içeriğini bilmiyor. Halbuki satıcıya verilen malda hata çıkarsa, iade hakkın kanunen var. Veya şirket adına atacağın bir imzanın geçerli olması için o yetkinin açıkça tescil edilmiş olması şart. Kredi çekmek, çek-senet işleri, iflas gibi konularda da pratikte herkes birbirinin sözüne bakıyor ama iş mahkemeye gelince elindeki tek geçerli şey yazılı belge oluyor. Tavsiye: Ne iş yaparsan yap, yazılı sözleşmesiz millete güvenme. Hele ki ticarette, “Ben onu tanıyorum, sıkıntı olmaz” deyip yanmak var.
2023 yazında, 100 bin TL’yi üçe bölmüştüm: 40 bini mevduatta, 30 bini BIST 100’de birkaç hisseye, kalan 30’u da gram altına. O zaman, vadeli mevduat yıllık net %36 getiriyordu, ki o dönem için fena sayılmazdı. Yatırımı yaparken tek hedefim vardı: “En azından enflasyona ezilme.” Çünkü tüketici enflasyonu %68’lere vurmuştu.
Mevduatın olayı net: Paran garanti, faiz günü gününe işliyor. Ama getirisi, özellikle Şubat 2024’ten sonra, vergi ve stopaj düşülünce pek iştah açmıyor. Şu an (Mart 2026’da) ortalama faiz %42 civarı dönüyor, ama gerçek enflasyonun altında kalıyor. TL her sene eriyor, bankanın verdiğini anca markette kaybediyorsun.
Borsa tarafı tam roller coaster. 2024’ün başında bankacılık hisseleri uçtu, sonra sene ortasında “politik risk” dalgası geldi, çakıldık. Ekim 2025’te Akbank’la uğraşırken üç günde %12 kayıp yaşadım. Uzun vadede kazandırıyor diyorlar ya, ama sabrı olmayan için borsa riskin ta kendisi. Duygusal dayanıklılık şart.
Altın ise biraz başka bir hikaye. Ons fiyatı 2024 sonunda ABD faiz artışıyla bir düşüyor, sonra seçim belirsizliğiyle Mart 2025’te tekrar yükseliyor. 100 binin 30 biniyle aldığım gram altın, iki yılda %120 getirdi. Enflasyonun üstünde, ama ikide bir al-sat yaparsan spread’den zarar yazıyorsun. Döviz bozdur, tekrar al vs. derken bankaların makas oyununa dikkat etmek şart.
İki yıl önce Akbank’ın mobil uygulamasında bir sabah 3000 TL eksik görünce jeton düştü: Banka şubesi, müşteri hizmetleri derken iş savcılığa kadar gitti. Şifreyi kimseyle paylaşmadım, “oltalama” denen linklerden birine tıklamışım. Kim SMS gelince “önemsizdir” diyebiliyor? Şimdi her işlemde iki aşamalı doğrulama, kartı internete kapatma, mobil bankacılıkta tek cihaz kuralı. Bir kere soyulunca insanın güveni tamamen gidiyor.
Paranı yönetemeyen insan, parasının kendisini yönetmesine izin veriyor. Kredi kartı borcunu kapatamayan, faiz oranlarının hesabını bilmeyen, emeklilik planı yapmayan milyonlar var Türkiye'de — hepsi finansal okuryazarlığın yokluğundan.
Bir ev kredisi alırken yüzde 1.5'lik faiz farkı, 20 yılda milyonlar demek. Borsaya para yatırırken ne yaptığını bilmemek, kumara oynamamaktan farklı değil. Tasarruf yapıp da enflasyona yenik düşmek, o parayı hiç biriktirmemekle aynı sonuca götürüyor.
Finansal okuryazarlık bir lüks değil, hayatta kalma becerisidir. Paranın zaman değerini, bileşik faizi, riskli yatırımları anlayan insan, kendi geleceğini kontrol eder. Anlamayan insan, reklam ve pazarlama tuzağına düşerek harcadığı parayı hiç geri göremez.
KOBİ sahibine banka kredi başvurusu yapmak, Tinder’da DM atmak gibi; cevap gelirse mucize, genelde de “şartlar uygun değil” mesajı düşüyor. 2025’te İstanbul’da bir arkadaşım 300 bin TL’lik kredi için 3 ay uğraşıp, kefil+ipotek+eş onayıyla ancak alabildi. Teşvik paketi diyorlar, ama çoğu sadece tabelada yazıyor. Para bulmak için cambaz olmayı öğreniyorsun burada.
Bir gün boyunca kaç bardak su içtiğini gerçekten sayan var mı? 2024 yazında Almanya'da, sıcak bir Temmuz gününde, yapılan bir spor festivalinde çoğu insan 1 litre bile su içmedi. Oysa ortalama yetişkinin, özellikle hareketsiz bile olsa, günde en az 2-2,5 litre suya ihtiyacı var. Kahve ya da çayın suyun yerini tutmadığını doktorlar yıllardır tekrar ediyor. Vücudun sinyali baş ağrısı ya da halsizlik olunca panikle suya saldırıyoruz ama o saatten sonra iş işten geçmiş oluyor. Ben sabah kalkınca direkt bir büyük bardak (yaklaşık 300 ml) su içmeden kendime gelemiyorum, gün içinde de mutfakta sürahiye limon atıp içmek daha kolay geliyor. Unutulunca cep telefonu uygulamaları bile hatırlatıyor artık ama işin özü şu: O suyu içmeden tam anlamıyla ayılmak, zinde kalmak mümkün değil.
İnternette "Yüzde 50 indirim" yazıp eski fiyatı iki katına çıkaranları 2024 Kasım’ında çok gördüm, özellikle Trendyol’da. Bir ürünü sepete atıp birkaç gün bekleyince fiyatı önce şişirip sonra indirim yapıyorlar, sözde indirim oluyor. Gerçekten ihtiyacın varsa farklı sitelerde fiyatı karşılaştırmadan sakın alma. En sağlamı, marketlerde ya da elektronik mağazalarda raftaki eski etiketi kontrol etmek; çoğu zaman yeni etiketle oynanmış oluyor.
2021’de borsada “herkes kazanıyor” havasına kapılıp tüm parayı ASELSAN’a gömmüştüm, hisse yüzde otuz düşünce gece uykum kaçtı. O gün anladım, yatırımda risk yönetimi “aman bi’ şey olmaz” kafası değilmiş. Temel kural: Paranın tamamını tek sepete atma, duygusal karar verme. Yatırım biraz da kafayı yastığa rahat koyabilmek için.
Markete aç gitmek, gereksiz abur cuburla doldurmak demek. O yüzden alışveriş listesi olmadan asla evden çıkmıyorum. Salı günleri Kadıköy Salı Pazarı’ndan kilo işi sebze-meyve almak hem daha ucuz hem de taze oluyor. Akşamdan bir tencere nohut ya da mercimek haşlamak, ertesi gün pilavın üstüne döküp yanına da yoğurt koymak kurtarıcı. Beyaz ekmek hiç girmiyor eve, tam buğday veya çavdar alıyorum; tost bile yapsam farkı hissediliyor. Atıştırmalık diye dolabı ceviz, badem, kuru kayısı ile doldurmak gereksiz şeker krizine karşı birebir. Dışarıda sipariş yerine evde basit bir çorba kaynatmak, hem masrafı hem mideyi rahatlatıyor. Bir de haftada bir gün kendine izin verdi mi, geri kalan günler daha kolay geçiyor.
Geçen yıl diyetisyene gittiğimde, haftada 3-4 gün spor yapanlar için günlük protein ihtiyacının çoğu zaman normal yemeklerle karşılanabileceğini söyledi. Tavuk, yoğurt, yumurta sofrasında varsa toza para gömmek çoğu zaman gereksiz. Mekanda milletin shaker sallaması biraz da Instagram şovu, öyle diyeyim. Sadece ciddi hacim, ağır antrenman varsa, vakit sıkıntısı varsa mantıklı; yoksa kuru fasulyede de var aynı etki.
2023’te İsveç’in NATO üyeliği pazarlığında, Ankara masaya yumruğu koydu ama Batı basınına göre son dakikada yumuşadı. Masada kalabilmek için önce yüksekten atıp sonra geri adım atmak, Türk diplomasisinin klasik refleksi. Kriz yönetiminde ise genelde önce inkâr, sonra zar zor itiraf, sonunda da “biz zaten planlamıştık” narası duyuluyor. Açık iletişim ve şeffaflık hâlâ lüks gibi.
Bir insanı 15 yıldır tanıyorsun, bir gün bakıyorsun araya mesafeler, işler, sevgililer girmiş ve konuşmak zor oluyor. İstanbul’da lise arkadaşlarımla bunu çok yaşadım; bir noktada ya oturup derdini, beklentini açıkça konuşuyorsun ya da yokuşa sürülüyor. Samimiyet bir kere delindi mi, o eski "ne halin varsa anlat" rahatlığı uçuyor. Bunu Almanya’ya taşındıktan sonra daha net gördüm; bazı arkadaşlar her yaz sadece tatil fotoğrafı atıyor, derdi olunca yazmıyor. Fark şurada: Kimisiyle haftada bir sesli arama yapınca, küçük olayları bile anlatınca o sıcaklık kalıyor. Diğerinde ise araya sinsi bir mesafe giriyor, “Ne oldu da böyle olduk?” diye düşünüyorsun. Net iletişim, ara sıra plansız buluşmak, elini taşın altına koymak gerekiyor. Yoksa “iyiyiz ya” deyip içten içe kopuyorsun.
KPSS’den çıkınca gerçek maraton başlıyor. Sınavdan daha stresli çünkü işin içinde torpil var mı, puan yetiyor mu, herkes birbirinin kuyusunu mu kazıyor, hepsi giriyor devreye. 2023’te sınava girdim, kendi gözümle gördüm. O puan açıklandıktan sonra ilk iş, hangi kurum hangi kadro açtı ona bakmak. Devlet Personel Başkanlığı’nın internet sitesinde ilanlar dönüyor. Tercih dönemi genelde 2-3 hafta sürüyor. Her memur adayı, kılavuzdan 30-40 kadro seçip başvurusunu yapıyor. Herkesin gözü, “Bu puan bana yeter mi?” derdinde. Mesela 82,5 puan aldım, Adalet Bakanlığı zabıt katipliğine başvurdum, 83 kapattı. 0,5 puanla yandık.
Tercihler bittikten sonra ÖSYM yerleştirme sonuçlarını açıklıyor. O anı anlatmaya kelime yetmez. 1-2 hafta içinde ilan edilir genelde. Eğer yerleşemediysen yeni kadro ilanını bekleyeceksin, o arada tekrar sınava girenler mi dersin, umudu kesmeyenler mi... Kazananlar için işin bürokrasi kısmı başlıyor.
Kurumlar yerleşen adaylardan evrak istiyor. Mezuniyet belgesi, KPSS sonuç belgesi, adli sicil kaydı, askerlik durumu vs. Yani koca bir dosya. Özellikle taşrada kadro bulduysan, evini barkını toplaman şart. Ben 2024’te Trabzon’daki vergi dairesine atandım, Ankara’dan kalkıp oraya gitmek, ev bulmak, yerleşmek tam bir macera.
Tapu müdürlüğüne miras devri için gittiğinde karşılaştığın ilk sorun: dosya eksikliği. Mahkeme kararı, ölüm belgesi, nüfus kaydı, emlak vergisi bildirimi—her biri farklı yerden, farklı zaman diliminde isteniyor. Bir belgeyi unuttuğunda başından başlıyorsun.
İkinci engel, değerleme meselesi. Tapu müdürlüğü arsa fiyatını 2019 rayiç değerinden hesaplayabiliyor, 2026'da pazar değeri üç katı olsa bile. Miras vergisini düşük rayiç üzerinden ödüyorsün, sonra vergi müfettişi çıkıp "bu değer gerçeğe uymuyor" diye yıllarca sorguluyor.
Birden fazla mirasçı varsa bölünme işlemi başka bir cebelleş. Tapu müdürlüğü "hepsi imzalamadı" diye yollamıyor, mahkemeye gidiyorsun. Mahkeme de aylarca bekletiyor. Arsa değeri artarken, varisler arasında husumet başlıyor.
En kötü senaryo: mütevelli, velayet altında, veya eski tapu kaydında yanlış isim yazılıysa, o zaman 6-12 ay ekstra. Banka kredisi almak istiyorsan, tapu temiz olmadan müşteri değilsin.
Çözüm tek: tapuya gitmeden önce tüm belgeleri toplayıp bir noter veya avukatla kontrol ettir. Başlangıçta 500 lira harcayıp sorun çözmek, sonradan 5000 lira harcamaktan iyidir.
Sabah işe yetişirken litrelerce kahve içip suyu unutunca baş ağrısından kaçmak imkansız oluyor. 2023 yazında Antalya’da, günde 1.5 litreyle hayatta kalmaya çalışınca anladım; “günde 2 litre” lafı boş değilmiş. Hatta spor falan yapıyorsan, 3 litreyi zorlamadan olmuyor. “Çay, kahve de sudan sayılır mı?” tartışması tam bir Türk klasiği ama maalesef sayılmıyor; böbrekler için saf su lazım. Ben baş ucuma 1 litrelik şişe koyup, her sabah ve akşam bitirmeden yatmıyorum. Çok su içince göbek iner diye bir hurafe de var, ona inanmayın, ama cilt bile parlaklaşıyor. Musluktan içiyorsan İstanbul’da arıtma şart; “musluk suyu candır” romantizmine girip mideni bozmaya gerek yok.
Geçen sene Kadıköy’de yoga dersi diye gittim, hoca “nefes alın, tüm dertleriniz çıksın” dedi, ama ben içime çekince eski sevgilinin anısı da geldi tabii. Diyaframdan nefes alıp yavaşça verince gerçekten sinir sistemi resetleniyor, bunu bilim de söylüyor. Özellikle kutu nefesi (4 saniye al, 4 tut, 4 ver, 4 bekle) insana anında yaz tatili etkisi yapıyor. Toksik patronun suratına bakmadan önce iki nefes, hayat kurtarır.
Mentolsüz sakız çiğnerken nefes tazelenmiyor, ağızda ferahlık hissi sıfıra yakın. 2024’te dişçim, şekersiz mentollü sakızların tükürük üretimini artırıp ağız içindeki asitleri dengelediğini söylemişti. Mentolsüzlerde bu etki zayıf; koku da kalıyor, ferahlık da yok. Kısa vadede fark edilmese de uzun vadede çürük ve ağız kokusu riskini arttırıyor.
İnstagram, TikTok ve YouTube'da partilerin harcadığı para geçen seçim döneminde 2020'ye kıyasla üç katına çıktı. Sosyal medya artık muhalefet için en ucuz propaganda aracı haline geldi; saha çalışmasına para harcamak yerine 50 bin takipçili bir hesaba reklam yatırmak daha etkili sonuç veriyor. Algoritma oyununu iyi oynayan adaylar oy kaybetmiyor çünkü kendi seçmen havuzlarına direkt mesaj gidiyor. Ama burada bir tuzak var: dijital kampanya başarısı seçim sonucu garantilemiyor, aksine bazı partiler çok şık içerik üretip seçimde eziliyor. Çünkü ekran başında beğeni alan post, oy sandığına dönüşmüyor otomatik. Etkili bir kampanya hem çevrimiçi hem çevrimdışı olması gereken bir işin parçası; TikTok şarkısı yapan partinin mahalle ziyareti de olması lazım. Gerçek oy kaynağı hâlâ insanla yüz yüze iletişim, dijital medya sadece bunu hızlandırıyor.
1990’larda evde yapılan makarna-ton balığı kombinasyonundan bugün protein tozu, chia tohumu, badem ezmesine geçtik. O zamanlar su içmek bile gereksiz sayılırdı, şimdi antrenman öncesi-bahane karbonhidrat, sonrası tavuklu pilav ritüeli var. Gözümle gördüm; 2023’te İstanbul’daki spor salonunda herkes çantasında fıstık ezmesi taşıyordu. Yine de hâlâ işin özü: Yeterli su, sebze, düzgün protein ve abartmamak.
İstanbul’da yağmurlu bir Kasım sabahı, 2023’te, Kadıköy sahilinde koştuktan sonra eve dönerken o hafif kafa açıklığını ilk kez hissetmiştim. 35 dakika boyunca göğsümdeki baskının, kafamdaki sıkıntının, geçmişle geleceğin yükünün nasıl hafiflediğini anlatamam. Psikoloğa aylardır anlatamadığım şeyleri, o koşudan sonra kendime itiraf ettim. Sadece bende de olmadığını biliyorum; çevremde kronik anksiyeteyle boğuşan en az 4 kişi, düzenli yürüyüşe veya spora başladığında, modunun ciddi şekilde düzeldiğinden bahsetmişti.
İşin bilimsel kısmına gelirsek: 2018’de Harvard’da yapılan bir araştırmada, haftada en az 3 gün 45 dakikalık orta tempolu egzersizin depresyon riskini %30 oranında azalttığı söyleniyor. Sadece koşu değil, tempolu yürüyüş, bisiklet, hatta yoga bile işe yarıyor. Ama bence mesele hangi sporun yapıldığı değil, vücutta düzenli olarak mutluluk hormonlarının (serotonin, endorfin) salgılanması. Bir de tabii, egzersizin insanı içinde bulunduğu ortamdan koparıp biraz kafasını dağıtması var, o da başlı başına bir rahatlama.
Bir de hiç spor yapmadan, eve işten gelip koltuğa gömülüp günlerce dışarı çıkmadığım dönemleri hatırlıyorum. O dönemde ruh halim hep dibe vuruyordu. Uykum bozuluyor, iştahım kaçıyor, insanlarla muhabbet etmek bile zul geliyordu. Hareket ettikçe ise vücut kendine geliyor; gece uykusu düzene giriyor, sabah daha enerjik kalkıyorsun. Şahsen büyük şehirde yaşamanın getirdiği stresle başka türlü baş edemiyorum.
Bir de kendi içimde sorguladığım noktalar oldu. Neden kıskanıyorum? Gerçekten dışlanıyor muyum, yoksa kendi yarattığım bir kurgu mu? Bir keresinde, İzmir’de 2019’da, arkadaşımı kız kardeşiyle daha çok vakit geçirirken görüp bozulmuştum. Sonra dedim ki, “Bu insanın hayatında senin dışında insanlar da olacak, dünyanın merkezi değilsin.” Biraz kabullenince rahatlıyorsun.
Kıskançlık tamamen kötü bir şey de değil aslında. Bazen değer verdiğini, önemsendiğini gösteriyor. Ama ipin ucunu kaçırınca hem kendine hem karşıya zarar. Kendini küçük düşüren saçma ataklar yerine, duygunu dürüstçe söylemek ve karşı tarafı da anlamaya çalışmak kısa vadede zorlasa bile uzun vadede dostluğu kurtarıyor.
- Kıskançlık krizlerinde yapılacaklar:
* İç sesini dürüstçe dinle: Haklı bir sebep mi var, yoksa sadece paranoyak mısın?
* Olayı dramatize etmeden konuş, suçlama yapmadan hissettiğini ifade et.
* Karşı tarafı da suçlamadan dinle, iki taraf için de alan yarat.
En bariz hata, sustukça için için öfkelenmek ve pasif agresifleşmek. Bir arkadaşlığı yıkan en büyük şeylerden biri bu. En yakın arkadaşım bugün hala hayatımda çünkü zamanında utanmadan “Kıskandım” diyebildim. Aradaki samimiyet, hiçbir manipülasyonun yerini tutmuyor.
00
Kısa vadede en risksiz ve öngörülebilir getiri vadeli TL mevduatta. Ama uzun vadede paranı ezdirmemek için döviz ve altını es geçmemek gerekiyor. Borsa işi sabır, bilgi ve biraz da şans. Kısa yoldan köşeyi dönmek yok, hele ki Türk tipi ekonomide “garanti” lafını duyan direkt kaçmalı.
Küçük bir tavsiye, özellikle yeni başlayanlar için: “Bütün yumurtaları aynı sepete koyma.” 2023’te üçe böldüğüm paranın mevduattaki kısmı en az riskliydi ama en az getiri getirdi. Altınla enflasyonu yendim, borsadaki hisse ise yüreğimi ağzıma getirdi ama ekstra kazanç da getirdi. Türkiye’de varlık dağılımı hâlâ altın ve azıcık dövizde; kimse tam güvenmiyor TL’ye.
Bir de herkesin dilinde “kripto” var. Ben o topa hiç girmedim. Gözümde hala kumar. Denemek isteyen varsa, tüm paradan küçük bir kısmını ayırıp oynasın, hepsini yakmaya gerek yok.
Kısaca özet: Pratikte, yatırım aracı seçerken önce kendi risk iştahını ve hedefini netleştir. Paranı üçe, dörde böl; altın, döviz, borsa ve mevduattan şaşma. Uzun vadede sabredemeyen, Türk ekonomisinin iniş çıkışında tökezler. Kolaya kaçanın parası, markette fazlasıyla gider.
00
Sürecin en yorucu kısmı güvenlik soruşturması. Eskiden birkaç haftada biterdi, şimdi aylar sürebiliyor. Polis, mahallendeki komşulara kadar soruyor. “Sabıkası var mı, akçeli işlere bulaşır mı?” tarzı. Bir arkadaşımın ataması, komşusu hakkında dedikodu çıkarınca askıda kaldı. Kırgınlıklar bile devreye giriyor.
Bazı pozisyonlarda mülakat var. Öğretmenlik, zabıt katipliği, polislik gibi. Mülakatta bazen adamına göre değişiyor. Kaymakamlıkta mesela, herkes sırasını beklerken içeride “Sana neden bu görevi verelim?” diye soruyorlar. Adamın biri bir fıkra anlatmış, komisyondakiler gülmüş, sonra 90 puan alıp elenmişti. Komik ama gerçek.
Puan barajı ve atama sayısı her yıl karmaşıklaşıyor. 2022’de 100 bin kişi 80’in üstünde aldı ama kadro sayısı 25 bin. İhtiyaç azaldıkça puanlar uçuyor. Özellikle sağlık ve öğretmenlikte ek atamalar, kurum içi geçişler vs. var ama merkezde iş yoksa kimse mutlu olmuyor.
Özel sektörden farklı olarak, burada her şey sistematik gibi görünür ama temel belirleyici: puan, torpil ve sabır. Eğer referansın yoksa, puanın tavan yapmalı ki aradan sıyrılasın. Mülakatsız kadro bulmak piyango gibi. Bir de her yıl değişen mevzuatla uğraşmak ayrı bir mesele. Her an “Şu kanun değişti, şu hak gitti” diye bir haber patlak verebiliyor.
KPSS sonrası, sınavı geçmiş olsan da asıl mücadele başlıyor. Sadece iyi çalışmak değil, iyi takipçi olmak, evrak işine, taşınmaya, belirsizliğe göğüs germek gerekiyor. Açıkçası, sistem yorar ama yerleşince değiyor. 2026’ya geldik, hâlâ aynı çile. Ama devlet kadrosu için başka yol yok.
00
00
Egzersizin bir diğer artısı, insana “başarı” hissi vermesi. Mesela 2024 baharında, haftada üç gün Belgrad Ormanı’nda 5 kilometre tamamladığımda, kendimi hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha güçlü hissetmeye başlamıştım. İster koş, ister yürüyüş yap, ister evde ip atla; önemli olan düzeni oturtmak.
Tabii her şeyin fazlası zarar. 2025’in yazında, haftada 6 gün yüksek tempoda spor yapınca, vücudum yorgun düştü, sakatlandım, ruh hali de dengesizleşti. Yani ipin ucunu kaçırınca, fayda yerini zarara bırakıyor. Bu yüzden dozunda yapmak önemli.
Kısaca, düzenli egzersiz benim için psikiyatrist kadar değerli. İlaç gibi, ama yan etkisi yok. Depresyon, kaygı, stres… Hepsine karşı en ulaşılabilir, en ucuz ilaç diyebilirim. Ama başlamak, o ilk 10 günü atlatmak gerçekten zor; sonrası akıyor. İki hafta dişini sık, sonra bırakamazsın zaten.