Birinin suratına kapıyı çarpıp odama çekildiğim o lise günlerine dönüp bakınca, o anların sebebi sadece “ergenlik” değilmiş diyorum. Aslında o patlamaların çoğu, o dönem sıfır olan duygusal zekadan kaynaklıymış. Şimdi kırkına yaklaşınca, insanın başına gelen çatışmaların yüzde sekseni, iki taraf da kendini ifade edemediği, hislerini adını koyamadığı için saçma bir yere sürükleniyor.
Geçen ay, 7 senelik sevgilimle Berlin’de bir kafede öyle bir tartışma yaşadık ki dışarıdan “bunlar şimdi ayrılacak” derdin. Konu basit: Kahvaltıda menemen mi, pankek mi? Altında yatan şey ise bambaşka; ben onu dinlenmediğimi hissediyorum, oysa o sadece gündelik hayatın stresini bana kusuyor. Orada şunu fark ettim: Duygusal zeka, “ben şimdi ne hissediyorum” ve “karşımdaki neden böyle davranıyor” diye düşünebilmek. Çatışma çözmek de burada başlıyor.
Çünkü çoğu kişi kavga esnasında sadece savunmaya geçiyor, “haklıyım” moduna kitleniyor. Kimse “ben şu anda kırıldım” demiyor, “sen zaten hep böylesin” diyerek topu karşıya atıyor. Halbuki duygusal zekası yüksek insan, iki saniye durup, “Ben şu an sinirleniyorum, niye?” diye sorabiliyor. Çatışma yönetiminde esas nokta da burası zaten: Kendi duygunu tanımak, sonra da karşındakinin duygusunda ne var, anlamaya çalışmak. Okuduğum psikoloji kitaplarının hepsi aynı yere çıkıyor: Kendi hislerini bilmeden, karşı tarafı çözemezsin.