Pandeminin ilk aylarında, 2020 Nisan’ında, bir laptop ve bir fincan filtre kahveyle mutfak masasında çalışmaya kalkınca anladım ki, masa sandalye değil diye omuzdan başlayıp bele vuran bir ağrı var. Hemen ertesi gün IKEA’dan Markus sandalye ve Linnmon masa siparişi verdim. Şu an hâlâ o masa-sandalye kullanılıyor, en iyi yatırımmış.
Fiziksel ortam işi ciddiye almak gerekiyor. Kendi tecrübemle şunu net söyleyebilirim: Yatak odasında, mutfakta, koltukta çalışmak verimi yerle bir ediyor. Masan olacak, sandalyen düzgün olacak, illa büyük ofis gibi olmasına gerek yok ama o köşe sadece senin çalışma köşen olacak. Şahsen masanın üstünde üç şey dışında eşya olmuyor: bilgisayar, ajanda, bir bardak su. Kablo karmaşası beynimi dağıtıyor, gözüme takılan her şey dikkatimi bölüyor.
Işık meselesi ayrı bir dünya. Sarı loş ışık yerine 6000K beyaz LED takmak, sabahın köründe beynimi açıyor. Cam kenarı ise bonus; doğal ışık başka bir şey. Ama İstanbul’da Kasım’da hava kapalıysa, masa lambası şart. Bu arada dizüstü ekranına bakınca gözlerim kuruyordu, bir de monitör standı aldım, ekranı göz hizasına getirdim.
Evde yaşayan başkaları varsa, sınır çizmek şart. Kapıya “toplantıdayım, rahatsız etme” post-it’i yapıştırmak başlarda komik geliyor, ama ev arkadaşları ya da aileye en net çözüm bu oldu. “Evdeyiz ama aslında işteyiz” kafası başta oturmuyor, zamanla oluyor.
Ses konusu bende hassas. Apartmanda tadilat varsa, kulak üstü kulaklık takıyorum ve yüksek beyaz gürültü açıyorum. Tam sessizlik bende garip bir huzursuzluk yaratıyor, çok gürültü de dağıtıyor. Kütüphane ambiyansı gibi bir hafif uğultu en iyisi.
Zaman yönetimi için eski usul yöntem: Pomodoro tekniği. 25 dakika tam konsantrasyon, sonra 5 dakika su, tuvalet, camdan bakmak. Çalıştığım süreyi sayınca ne yaptığıma daha iyi hakim oluyorum. Google Calendar’a renkli bloklarla toplantı ve bireysel iş zamanı yazmak da bana iyi geliyor.
Bir de, sırf çalışmak için çalışmak yok. Öğle arası diye bir şey uydurdum. O arada masadan kalkıp evin dışına çıktığım gün, kalan saatler yüzde elli daha verimli geçiyor. Bunu her gün yapabilen var mı bilmiyorum ama kesinlikle ekmek gibi bir şey.
Dikkat dağıtan şeylerin çoğu telefondan çıkıyor. İtiraf ediyorum, bildirim kapatmak için Focus Mode açınca işler iki kat hızlı bitiyor. WhatsApp grupları, Instagram storyleri... Onlara bakınca gün bitiyor. Bir de, Spotify’da lo-fi çalma listesi açınca, beynim otomatik “çalışmaya geç” moduna giriyor. Koşullanma mı, placebo mu bilmiyorum ama işe yarıyor.
Evden çalışmak bana ilk yıl zor gelmişti ama doğru köşe, iyi aydınlatma, sınır koymak ve kendine minik ritüeller yaratmak bayağı hayat kurtarıyor. Evin içinde minik bir ofis kurmak, dışarıdaki ofisten çok daha az stresliymiş, onu gördüm.
Fiziksel ortam işi ciddiye almak gerekiyor. Kendi tecrübemle şunu net söyleyebilirim: Yatak odasında, mutfakta, koltukta çalışmak verimi yerle bir ediyor. Masan olacak, sandalyen düzgün olacak, illa büyük ofis gibi olmasına gerek yok ama o köşe sadece senin çalışma köşen olacak. Şahsen masanın üstünde üç şey dışında eşya olmuyor: bilgisayar, ajanda, bir bardak su. Kablo karmaşası beynimi dağıtıyor, gözüme takılan her şey dikkatimi bölüyor.
Işık meselesi ayrı bir dünya. Sarı loş ışık yerine 6000K beyaz LED takmak, sabahın köründe beynimi açıyor. Cam kenarı ise bonus; doğal ışık başka bir şey. Ama İstanbul’da Kasım’da hava kapalıysa, masa lambası şart. Bu arada dizüstü ekranına bakınca gözlerim kuruyordu, bir de monitör standı aldım, ekranı göz hizasına getirdim.
Evde yaşayan başkaları varsa, sınır çizmek şart. Kapıya “toplantıdayım, rahatsız etme” post-it’i yapıştırmak başlarda komik geliyor, ama ev arkadaşları ya da aileye en net çözüm bu oldu. “Evdeyiz ama aslında işteyiz” kafası başta oturmuyor, zamanla oluyor.
Ses konusu bende hassas. Apartmanda tadilat varsa, kulak üstü kulaklık takıyorum ve yüksek beyaz gürültü açıyorum. Tam sessizlik bende garip bir huzursuzluk yaratıyor, çok gürültü de dağıtıyor. Kütüphane ambiyansı gibi bir hafif uğultu en iyisi.
Zaman yönetimi için eski usul yöntem: Pomodoro tekniği. 25 dakika tam konsantrasyon, sonra 5 dakika su, tuvalet, camdan bakmak. Çalıştığım süreyi sayınca ne yaptığıma daha iyi hakim oluyorum. Google Calendar’a renkli bloklarla toplantı ve bireysel iş zamanı yazmak da bana iyi geliyor.
Bir de, sırf çalışmak için çalışmak yok. Öğle arası diye bir şey uydurdum. O arada masadan kalkıp evin dışına çıktığım gün, kalan saatler yüzde elli daha verimli geçiyor. Bunu her gün yapabilen var mı bilmiyorum ama kesinlikle ekmek gibi bir şey.
Dikkat dağıtan şeylerin çoğu telefondan çıkıyor. İtiraf ediyorum, bildirim kapatmak için Focus Mode açınca işler iki kat hızlı bitiyor. WhatsApp grupları, Instagram storyleri... Onlara bakınca gün bitiyor. Bir de, Spotify’da lo-fi çalma listesi açınca, beynim otomatik “çalışmaya geç” moduna giriyor. Koşullanma mı, placebo mu bilmiyorum ama işe yarıyor.
Evden çalışmak bana ilk yıl zor gelmişti ama doğru köşe, iyi aydınlatma, sınır koymak ve kendine minik ritüeller yaratmak bayağı hayat kurtarıyor. Evin içinde minik bir ofis kurmak, dışarıdaki ofisten çok daha az stresliymiş, onu gördüm.
00