2021’de 7 liraydı, şimdi 43 lira. Markete gidip peynir alırken bile ilk kur akla geliyor artık. İşçi maaşı daha hesaba yatmadan eriyor, ithalatçı zaten ürün fiyatına zam koyuyor. İhracatçı şimdilik seviniyor ama hammaddenin büyük kısmı dışarıdan, o da elinde patlıyor. Türk Lirası pul olduysa, vatandaşın emeği de pul oluyor.
Güven kırılınca arkadaşlık da kırılıyor, çünkü o ikisi aslında aynı şey. Biri gidince diğeri de kalsa, ne işe yarar ki.
Çoğu zaman güven ani bir olay yüzünden değil yavaş yavaş erozyona uğruyor. Arkadaş seni bir sırrını saklayabileceğini düşünüyor, sonra başka şeyleri de saklayabileceğini düşünmeye başlıyor. Bir kez yalan söylerse, ikinci yalan daha kolay gelir. İlk hafifletme, ikinci ağırlaştırma. Böyle işliyor.
Sarsılmanın türleri de önemli. Birisi sırrını başkasına söylüyorsa, bu ihanetin en klasik şeklidir. Ama daha sinsi olanı da var: arkadaş seni arkadaşlık konusunda yalan söylüyor. Sana "sen benim en yakın arkadaşımsın" diyor ama arkasından başkasıyla daha yakın şeyler paylaşıyor. Söyledikleri değil, söylemediği şeyler seni incitir bu durumda.
Bir de zamanla sarsılma vardır. Arkadaş seni zor zamanında yalnız bırakırsa, bu da güveni yer. Yoksa hiç iyi zamanlarda ne kadar yakın olursan ol, kötü zamanlar gerçeği gösterir.
Güvenin tekrar yapıştırılması çok zordur. Hatta imkânsız diyebilirim. Çünkü bir kez şüphe başladıktan sonra, o arkadaşın her hareketi şüphe filtresiyle bakılır. Gülüyor ama neye gülüyor, seninle eğleniyor mu? Seni ziyaret ediyor ama ne kadar samimi? Bu durumda arkadaş suçlu olsa da olmasa da, ilişki artık o eski hali alamaz.
Çoğu insan gelir aldığında harcamaya başlıyor, sonra ayın sonunda "nereye gitti bu para?" diye şaşırıyor. Bütçe planlaması aslında bu basit soruyu cevaplamaktan ibaret.
İlk adım sabit giderleri tespit etmek. Kira, elektrik, su, internet, sigorta — bunlar değişmiyor. 12 Mart'ta kiranız 10 bin lira ise, 15 Nisan'ta da 10 bin lira olacak. Sabit giderleri bir Excel dosyasına yazıp aybaşında hesapla. Geriye kalan para senin harcanabilir bütçen. Çoğu kişi bu adımı atladığı için hep borçlu kalıyor.
İkinci püf nokta kategorilere ayırmak. Beslenme, ulaşım, eğlence, sağlık, giyim — her kategori için limit koy. Mesela "beslenmeye ayda 3 bin lira" diyorsan, bu sınırı aşmayacaksın. Telefonuna bir bütçe uygulaması indir (YNAB, Wallet, Finansal gibi), her harcamayı o anda not et. İlk ay sıkıntılı olur, üçüncü aydan sonra otomatik hale gelir.
Üçüncü nokta acil durum fonu. Araban bozulursa, dişçiye gitmek zorunda kalırsan, işten çıkarılırsan ne yapacaksın? Sabit giderlerin üç katı kadar para biriktir (örneğin aylık harcaman 8 bin liraya se 24 bin lira). Bu para sadece acil durumlarda harcanan para, yoksa harcama bütçesine girmiyor.
Geçen sene Letgo’dan eski bisikletin selesini satıp 400 lira kazandım, sonra bir baktım iş büyümüş; evde ne varsa fotoğrafını çekip koyuyorum. Instagram’dan üç farklı markaya çeviri yaptım, ayda bin beş yüz lira kenara koydum. Dolar yükselince Upwork’te ufak tefek işlerin bile tadı bir başka oluyor, akşam çayını içerken bile yan gelir akabiliyor. Ama “kolay para” diye giren, üç ayda üç saç ekimi reklamı satar, sonra sessizce piyasadan kaybolur.
Geçen haftaki market alışverişi fişini hâlâ cüzdanımda taşıyorum, çünkü insan gördüğüne inanıyor. Yarım kilo peynir 130 lira, bir kilo domates 40 lira. Sadece kahvaltılık alsan 400 liradan aşağı çıkamıyorsun kasadan. Aynı ürünler geçen sene martta 200 liraydı. O zamanlar da pahalı diyorduk, ama şimdi resmen lüks oldu peynir ekmek. İstanbul’da yaşıyorum, semt pazarı bile marketten farksız; artık dolapta meyve kalmıyor, anneler çocuklarına portakal alamıyor diye espri dönüyor pazarda.
Güldüğüm bir de şu: Markette indirimli yazan etiketler, eski fiyatın üstüne çakılmış. 2 litrelik ayçiçek yağı “kampanya” ile 169 lira olmuş; 2023’te 70 liraydı. Her ay zam geliyor, millet ürünü zamlanmadan kapmak için kasada kuyruk oluyor. Rafları boş bulduğum günleri hatırlıyorum, özellikle yumurtada, makarnada. Millete “stokçuluk yapmayın” diyorlar da, insan ister istemez indirimi görünce fazla alıyor. Yarın kaç paraya çıkar belli değil.
Bir de maaş meselesi var. Asgari ücret 17 bin lira oldu, ilk gün herkes sevindi ama üç ay sonra eridi. Kiralar desen uçtu gitti; Anadolu Yakası’nda 1+1 eve 16 bin isteyen var, “ev sahibi olmanın hayali bile pahalı” diyor artık insanlar. Ev almak zaten ayrı bir olay, 2020’de 400 bin liralık daire şimdi 4-5 milyon bandında, banka kredisiyle yanaşmak hayal.
2010’da Ankara’da öğrenciyken ay sonunu getirmek için deftere tek tek harcama yazardım. O zamanlar makarna 1,5 liraydı, su faturası 6 lira gelirdi, hesabı tutmak kolaydı. Şimdi 2026’da markete girerken cebindeki parayı aklında beşe, ona bölmeden adım atamıyorsun. En önemli detay: Harcamaları kağıtta değil, uygulamada tutmak. Ben Money Manager kullanıyorum, her gün yazıyorum; yoksa uçup gidiyor para. Kredi kartına fazla abanmak tam bir felaket; eskiden “bir dahaki ay kapatırım” deyip kurtuluyorduk, şimdi faiz yüzde 4’ü geçti, öyle bir lüks yok. Bir de abuk sabuk aboneliklere dikkat: Spotify, Netflix, yemek uygulaması derken her ay 1000 liraya yakın para gidiyor, haberin olmadan. Hesap gerçekten kitapsız olmuyor, yoksa yıl sonunda “Nereye harcadım ben bu kadar parayı?” diye kendine sövüyorsun.
2001 kriziyle mahalle bakkalının borç defteri patladı, millet ekmek alırken veresiye yazdırıyordu. Bugün 2026’da ise, herkes banka uygulamasına kilitlenmiş, anlık harcama limitiyle yaşıyor. Eskiden yastık altı altınla bir miktar güven vardı, şimdi mevduat faizi düşerse millet hemen dolara, kriptoya kaçıyor. Temel kural hâlâ aynı: Borçlanma, gelirinin üstünde yaşama, her ay kenara üç kuruş sakla.
2021’de Borsa İstanbul’da ilk defa ciddi miktarda hisse aldığımda “Ne kadar düşebilir ki?” diye düşünmüş ve Akbank’tan %15 zararla çıkmak zorunda kalmıştım. Ana kuralı acı şekilde öğreniyorsun: En kötü senaryoya her zaman hazırlıklı olacaksın. Ben artık portföyümün %60’ını mevduatta, %30’unu hisse ve fonlarda, %10’unu ise dövizde tutuyorum. Stop-loss’u baştan koymazsan, ekranda kırmızı gördüğünde panikle zararına satıyorsun. 2023’te dolar 18’den 28’e çıkarken hepsini TL’de tutanlar hâlâ sövüyor. Tek sepete yumurta koymak, “bana bir şey olmaz” demek gibi bir şey. Kendini kandırmak yani. Bir de unutma, duyumla veya Twitter’dan tüyo ile yatırım yapanın cüzdanı sonunda hafifler.
Geçen hafta Kadıköy’de büyük market zincirlerinden birine girdim, koca “%50 indirim” tabelasıyla karşılaştım. Reyona yaklaşınca anladım ki, eski fiyat üstüne yeni etiket yapıştırmışlar; indirimsiz haliyle arasında 3-5 lira oynuyor, abartısız söylüyorum. Uyanık olanlar bilir, kasada barkoddan geçen fiyat bazen raftakinden farklı çıkar, üç kuruş fazla ödemiş olursun. Özellikle “2 al 1 öde” tarzı kampanyalarda ürünün tanesi çoğu zaman normal fiyatından pahalıya denk geliyor; 2025’in sonunda markette aynı tuzağa iki kere düştüm, fişi sonradan inceleyince anladım. Akaryakıt, şampuan, deterjan, hatta çocuk maması gibi temel ihtiyacın olan ürünlerde bu oyunları yapmak düpedüz ahlaksızlık. Fiyat karşılaştırma uygulamaları hala biraz kurtarıyor ama herkesin buna vakti, donanımı yok. Aldanıp kazıklanmamak için alışverişte gözün açık olacak; fişe, etikete, kampanyaya güvenmek devri biteli çok oldu.
Emekli olmak için beklemek yeterli değil, para biriktirmek gerekiyor—bu kadar basit. Devlet desteği giderek azalırken, kendi fonunuzu yaratmazsanız 65 yaşında ne yapacaksınız, hiç düşündünüz mü? Hemen başlamanız gereken üç şey var: birincisi, maaşınızın en az yüzde 10-15'ini sistematik olarak biriktirmek, ikincisi bunu enflasyondan korunan araçlara (hisse senedi, altın, gayrimenkul) yatırmak, üçüncüsü ise 35-40 yaşına kadar bu alışkanlığı kırmamak. Emeklilik planlaması bugün başlar, yarın değil. Geciktirenler 50'sine bastığında panik yapar, ama o zaman faiz bileşkesi sizin yanınızda olmaz. Tasarruf disiplini olmayan birinin emekli olma hayali, lotoya güvenmek kadar masalsı.
İlk kredi kartımı Ziraat’ten 2008’de almıştım; limiti 500 TL’ydi, deli gibi harcamazsan rahat ederdin. O zamanlar asgari ödeme sistemi bu kadar tehlikeli değildi; faiz oranları makul, ekstrede bir iki kalem olurdu. Şimdi 2026’da işler bambaşka: Kart limitleri uçtu, neredeyse asgari ücretin üç katına kart veren bankalar var. Limitin yarısını nakite çekip kredi niyetine kullanan da çok, sonra faize saplanıyor. En büyük fark: Eskiden tek kartı yönetmek kolaydı, şimdi neredeyse herkesin cüzdanında en az üç kart var, hepsinin son ödeme günü, borcu ayrı dert. Tavsiye net: Asgari ödemeye alışırsan kart seni yutuyor; harcamadan önce iki kere düşün, “bu borcu ödeyebilecek miyim” diye kendine sor. Bir de mobil bankacılıktan harcama takibini hiç bırakma, ekstre gelince değil, harcadıkça gör.
Her ayın başında oturup harcamaları kuruş kuruş yazmazsam ayın 20’sinde cebimde 50 lira kalıyor, test ettim onayladım. Özellikle market alışverişinde “Aman bunlar da dursun evde” diyerek sepete atılanlar bütçeyi patlatıyor. Kredi kartı ekstresini haftada bir kontrol etmezsen, “Nasıl 3200 lira olmuş bu?” diye şoka giriyorsun. Zorunlu giderleri netleştirip keyfi masraflar için limit koymak şart, yoksa ayın sonunda makarna menüsüne geçiyorsun.
Çocukken annem kasabanın bakkalından “damla sakızı” alırdı, bildiğin beyazımsı, mentolsüz, sade sakız. O zamanlar mentol denen şeyin adını duymamıştım bile. Tadı kısa sürerdi ama çiğnerken ağzımda garip bir temizlik hissi de vermezdi. Diş doktorumuz Halil Amca (Ereğli, 1997) “sakız çiğnemek tükürüğü artırır, dişe iyi gelir” derdi. Şimdi her yerde mentollü, naneli, ferahlık bombası gibi sakızlar… Raflarda sade, mentolsüz sakız bulmak bile mesele oldu.
Mentolün eksikliği en çok nefes tazeliğinde hissediliyor. Sade sakız ağzı köpürtüyor, çiğnedikçe sanki biraz hamur çeviriyorsun. O mentolsüz tadın tek avantajı, şekersizse diş çürüğüne sebep olmaması. Ama ağız kokusuna karşı neredeyse etkisiz. Özellikle sigara içenlerde — bak 2024’te metroda yanımda adam bir paket çiğ çiğ sigaradan sonra mentolsüz sakız patlatmıştı, nefes gene kül tablası.
Şimdi bilimsel tarafa gelelim. Mentol ağızda serinlik hissi yaratıyor, tükürük salgısını teşvik ediyor, ağız florasını biraz hareketlendiriyor. Yani anlık ferahlık gerçek. Ama mentolsüz sakız sadece çiğneme hareketiyle tükürüğü artırıyor, bakterileri mekanik olarak uzaklaştırıyor. Uzun vadeli etki bakımından mentol şart değil. Hatta gereksiz katkı maddesi diyen diş hekimleri de var (İstanbul Diş Hekimleri Odası, 2025’te okudum). Asıl mevzu şekersiz olup olmaması ve sakızın içinde ksilitol gibi tatlandırıcı bulunup bulunmaması.
İtimat dediğin şey, bir anda gelmiyor; zamanla, yavaş yavaş, ufak ufak inşa ediliyor. 90’ların Ankara’sında, çocukken mahallede oynarken mesela, biri sana cipsini verirse, ya da misketini paylaşıyorsa, otomatikman güven başlardı. Kural basitti: Paylaşan adamdan zarar gelmez.
Ama şimdi bakıyorum, 2026’da işler acayip değişti. Birinin sana güvenmesi için on tane filtre var. “Story’de beni etiketledi mi”, “Whatsapp’ta mavi tik yandı mı?” gibi saçma detaylar üzerinden yürüyen bir güven sistemi kurmuş yeni nesil. Oysa esas mesele, zor zamanında yanında mı, yoksa laf mı yapıyor? Bunu görmek gerekiyor.
Birinden itimat kazanmak istiyorsan, önce lafla değil hareketle göstereceksin. Gece birde aradığında açacak mısın telefonu? Bozuk parası bittiğinde içeride bırakır mısın yoksa artistlik mi yaparsın? Ben mesela geçen yaz Eskişehir’de bir arkadaşımın taşınmasına yardım ettim. Sıcakta, terleye terleye, kutu taşıdık. O günün akşamında, “Abi sende iş var” dedi. Güven böyle yazılıyor.
Bir de sır tutmak diye bir şey var. Herkesin ağzı torba değil, büzülmüyor. Çocukken mahallede sırlarını anlatınca hemen yayılırdı, şimdi sosyal medyada anında ifşa. Ama hâlâ geçerli kural: Sana emanet edilen şeyi saklıyorsan, puan topluyorsun.
Lisede, 2008 yılında, İzmir’deki eski arkadaş grubunda biriyle sabaha kadar MSN’de muhabbet edince, bunun adı “kanka”ydı, kimse trip yapmazdı. Şimdi ise, 2026’da, birine mesaj attığında iki kere düşünmek zorundasın; yanlış anlar mı, hoşlanıyor sanır mı diye. Eskiden herkesin birbirine teması daha filtresizdi, aşk ile arkadaşlık arasındaki çizgi netti. Şimdi sosyal medya, DM’ler, herkesin tetikte olduğu bir ortam yarattı ve o çizgi iyice bulanıklaştı. 18 yaşında, karşı cinsle sabaha kadar geyik yapınca aramızda bir şey olmasını beklemiyorduk; şimdi aynısını dene, yanlış anlaşılman an meselesi. İnsanlar basit bir dostluğu bile “bir şey mi var” diye sorgular oldu. Kafalar sürekli karışık, samimi olmanın bedeli yanlış etiketlenmek.
Yurt dışında okuyan arkadaşlar genelde daha iyi ağ kuruyor, İngilizce pratiği yapıyor ama Türkiye'de okuyup aynı başarıyı yakalayan da var—fark para ve disiplinden kaynaklanıyor çoğu zaman. Yurt içi üniversiteler hoca kalitesinde dalgalı, yurt dışı daha standardize ama tuition bedeli ciddi oluyor; Türkiye'de devlet üniversitelerine girebilirsen ekonomik açıdan kaçırılmayacak bir şans. Dış ülkelerde yaşayarak kültür ve bağımsızlık kazanıyorsun, yurt içinde aile desteği var ama kariyer ağlarını kurması daha zor. Net söylemek gerekirse, para yoksa Türkiye'de iyi bir devlet üniversitesi, parası varsa yurt dışı daha akıllıca—ama mezuniyetten sonra döneceğine emin değilsen parayı harçlama.
Sabah saatlerinde Beşiktaş’ta sahile inip koşmaya başlamadığım dönemlerde hayatımda garip bir ağırlık vardı. Sonra, her pazartesi “yarın başlıyorum” diye diye 2023’ün Kasım’ında pes edip, haftada üç sabah yürüyüşe başladım. İlk bir ay, alarm çaldığında içimden küfür etmekten başka bir şey gelmiyordu ama üçüncü haftada eve dönerken yakaladığım kafa bambaşka.
İlginç olan şu; vücudu yavaş yavaş hareket ettirmeye başlayınca, düşünceler de hareketleniyor. Mesela, o en kasvetli kış gününde, sahilde karşıya bakıp “bugün de mi bok gibi geçecek?” diye düşünmeye fırsat bırakmıyor beyin. Çünkü kendiliğinden daha pratik bir moda geçiyor: “Nefes nefese kaldım ama hâlâ yürüyorum, demek ki işin ucunda bir direnç var ve ben bunun üstesinden geliyorum.” O küçük başarı duygusu, gün boyu devam ediyor.
Her şey güllük gülistanlık olup, bir anda hayat pembe olmuyor tabii. Dertler yerinde duruyor. Fakat örneğin, geçen ay işyerinde yaşadığım saçma bir krizden sonra, çıkıp 40 dakika hızlı yürüdüğümde, eve döndüğümde o mesele kafamda çok daha küçülmüş haldeydi. Sanki vücudu zorlayınca, kafa da “o kadar abartmaya gerek yokmuş” diyor. Bir tür reset, başka türlü anlatması zor.
2018’de Kadıköy’de her hafta Burger King’e uğrardım, öğlen geçmeden canım çekiyordu. Şimdi ise cebime 200 lira koysam evde üç gün yetecek yemek alıyorum. Market alışverişini haftalık yapmaya başladım, hazır yiyeceğe aç kalmadıkça elimi sürmüyorum. Krizi fırsata çevirdim, hem sağlığa hem cebe iyi geldi.
90’larda sokakta top koşturmak, bisiklet sürmek sıradandı. Ortaokulda eve terden sırılsıklam dönerdim, annem surat yapardı. Şimdi 2026’dayız, çoğu çocuk okuldan eve dönünce direkt bilgisayar başına oturuyor. Gece 11’e kadar TikTok, Instagram, oyun derken hareket sıfır. Kendi üzerimde de fark ettim; pandemi zamanı evden çalışırken 6 kilo aldım, aynı kiloyu geçen yaz uzun yürüyüşlerle verdim. Günlük 10 bin adımın altına düşünce göbek hemen kendini belli ediyor. Hareketin sadece kalori yakmakla kalmadığını, insanın psikolojisine de iyi geldiğini net şekilde gördüm. Hareketsizlik yağ bağlatıyor, net. Aç kalsan da oturduğun yerden kilo verilmiyor, ben denedim.
Emekli olmak için başvuru yaptığında karşına çıkan en büyük sorun dosya eksikliği. SGK ve Bağkur'dan talep edilen belgeler farklı, bazen aynı belgeyi üç defa sunman isteniyor. Banka hesap hareketleri, vergi levhasından tutun noterce onaylanmış imza örneklerine kadar her şey gerekli ama hiçbir yerde tam liste yok.
Başvuruyu yaptıktan sonra bekleme süresi belirsiz. Ortalama 45-60 gün söyleniyor ama 90 günü bulanlar da var. Bu arada dosyan nerede durduğunu öğrenmek için şahsen gidip sorman gerekiyor, çünkü e-posta ve telefon cevap vermiyor. İnternet üzerinden takip sistemi hantal ve güncellenmiyor.
Emekli maaşını aldıktan sonra da devam ediyor. Ödeme gecikiyor, hesaptan para kesiliyor çünkü sende eksik belge var diye, sonra geri alınıyor. Bütün sistem 1990'lı yıllarda tasarlanmış gibi. Yazılım eski, personel yetersiz, danışmanlar da kendileri hukuku tam bilmiyor. Başvurmadan önce özel danışman tutup adım adım takip ettirmek çoğu kişinin tercih ettiği yol olmuş.
Almanya’da master yapınca anladım ki, orada öğrenciye “insan” gibi davranıyorlar. 2022’de Berlin TU’da dersler anlatılırken hoca ekrandan okuyan robot moduna girmiyor, seni tartışmaya çekiyor. Türkiye’de (en son 2019’da İstanbul’da gördüm) hâlâ “ezberle, geçir” kafası hâkim. Notlar, projeler ekip çalışmasına açık; kopya peşinde koşmak yerine herkes birbirini destekliyor. Kütüphaneler gece 2’ye kadar açık, yemekhaneler öğrenci dostu, 3-4 euroya tok kalkıyorsun. Fakat Almanya’da işin zor kısmı, hayatın pahalı olması ve bürokrasi belası. Özetle, öğrenmek isteyen için yurt dışı atmosferi bambaşka; Türkiye’de ise iş biraz “geçmek için çalış” seviyesinde kalıyor. Gerçekten öğrenmek istiyorsan, kısa vadede zahmeti bol ama yurt dışı daha tatmin edici.
Doktora diploması işletme, mühendislik, tıp gibi alanlarda kapı açar ama Türkiye'de akademia dışında pek bir şey katmaz. Özel sektörde "Dr." unvanı saygınlık getirebilir, ama maaş farkı minimum — hatta 3-4 yıl harcadığın zamanı geri kazanamazsın çoğu zaman.
Eğer üniversitede kalıp araştırma yapmak istiyorsan, doktora zorunlu. Yurtdışına gitmek planlanıyorsa Amerika ve Avrupa'da doktora, bazı şirketlerde avantaj sağlıyor gerçekten. Ama Türkiye'de iş bulma amacıyla doktora yapmaksa, o parayla iş tecrübesi kazansan daha mantıklı olur.
Geçen pazar, Kadıköy’de sabah yürüyüşünde yolum Bahariye’ye saptı, tam Karikatür Evi’nin önünde bir grup genç, “Barınamıyoruz!” diye sesleniyordu. Yanlarında renkli pankartlar, aralarında Che tişörtlüsü de vardı, klasik. Yan bankta iki amca “Bunların derdi maaş değil, ideoloji” diye konuşuyordu. İşin tuhafı, eve dönerken mahalledeki marketin önünde başka bir grup, ellerinde “Aile kutsaldır!” dövizleriyle toplanıp sessizce dua ediyordu. Aynı sokakta, aynı gün iki uç.
İstanbul’da siyasi görüşler artık sosyal medyada değil, mahallenin bakkalında, hatta apartman WhatsApp grubunda bile kendini gösteriyor. Geçen ay bizim apartmandaki doğal gaz zammı tartışmasında, “Devletin cebini doldurduğu yetmedi mi?” diyenler ile “Şükretmek lazım, Avrupa’da durum daha kötü” diyenler birbirine girdi. Ekonomi konuşuyoruz gibi dursa da, aslında herkesin arkasında kendi siyasi rengi var. Bunu bazen cümlenin sonunda çakılan bir ‘elhamdülillah’ bazen de “Atatürk’ün askerleriyiz”le anlıyorsun.
Siyaset sadece sandıkta bitmiyor. İdeolojik duruş, insanların evindeki halıdan markette aldığı domatese kadar inmiş durumda. Bir arkadaşım var, sırf “yerli ve milli” diye BİM’den alışveriş yapıyor. Diğeri “kapitalizmden nefret ediyorum” diyerek Kadıköy’de organik pazara gidiyor, ama aldığı domatesin kilosu 90 lira. Al işte, ideolojiyle tüketim arasındaki absürt çelişki.
Sabah saat yedide, Moda sahilinde tempolu yürüyüşe başlayınca insanın üstündeki ağırlık gerçekten azalıyor. Üç dört hafta üst üste düzenli yürüdüğümde, tansiyonum 13’ten 12’ye indi, nabzım da 77’ye sabitlendi. Doktorum, 30-40 dakika orta tempolu yürüyüşün diyabet riskini yüzde 30’a kadar azalttığını söylüyor; 2023’te American Heart Association’ın yayınladığı raporda da benzer şeyler yazıyordu zaten. Kafam açılıyor, stres seviyesi gözle görülür şekilde düşüyor. En güzeli de, telefon ekranına bakmaktan boynumun tutulması falan bitti. Spor salonunun kasveti olmadan, ücretsiz, temiz hava alarak, eklem ağrısı da yapmadan gündelik hayatın içine karışıyor. Gözlemim şu: Haftada en az beş gün tempolu yürüyüş, neredeyse ilaç gibi; vücuda reset atıyor.
Litrelik pet şişeyi gün boyu elimden düşürmeyince değişik bir kafa geliyor insana. Yıllarca “günde en az iki litre iç” diyen annelere burun kıvırdım ama 2024 yazında Bodrum’da bir hafta boyunca bol bol su içince kendimi cam gibi hissettim. Cilt bile şaşırtıcı şekilde toparlıyor, sabahları şiş uyanan biri olarak göz çevremdeki mor halkalar resmen silikleşti.
Başta, su içmenin abartıldığını düşünenlerdendim. Ankara’da ofiste klimanın altında kuruyup dudaklarım çatlayınca gerçek anlamda fark ettim faydasını. Bir gün boyunca sadece kahveyle günü kurtarmaya çalışınca akşamüstü baş ağrısı kaçınılmaz oluyor. Oysa gün içinde küçük yudumlarla toplamda iki litreyi bulduğumda hem konsantrasyonum arttı hem de enerjim farklı bir seviyeye geldi. Kafamı toplayamıyorsam, çoğu zaman vücudum resmen “su ver” diye feryat ediyormuş, hiç çaktırmadan.
Yalnız altını çizmek lazım: “Ne kadar çok su, o kadar iyi” kafası da doğru değil. Abartanı da gördüm. Özellikle böbrek sıkıntısı yaşayanlar veya tiroid problemi olanlar için bol su her zaman çözüm değil. Her şeyin fazlası zarar, abartınca elektrolit dengesi de şaşıyor. Bir keresinde, arkadaşım Eylül’de maraton sonrası dört litreyi bir saatte devirdi, geceyi acilde bitirdi; vücudu tepkisini anında gösterdi.
Yapılacak şey şudur: güveni kıran taraf tam ve açık bir şekilde açıklamalı, sadece affedilmek için değil, gerçekten neden yanlış yaptığını anladığını göstermelidir. Ama daha önemlisi, kıyılan taraf da yüreğini biraz açmalıdır. Çünkü kapı kapanırsa, yeniden açmak için ikinizin de çabalaması gerekir. Biri açmaya çalışırken diğeri kapalı tutarsa, hiç bir yol yoktur.
00
Harcama alışkanlıklarını takip etmek de önemli. Kahve, yemek dışarısı, çevrimiçi alışveriş — küçük masraflar ay sonunda dev bütçe haline gelir. Ben bir ay boyunca her kahveyi not aldım, sonunda 600 liraya çıktığını gördüm. O parayı kesince hayatım değişmedi ama cebim 7 bin lira daha hafif oldu.
Son ama en önemli kural: bütçeni kesin değil, esnek tut. Bir ayda fazla harcadıysan, gelecek ayda dengelemeye çalış. Kendine ceza verme, sadece gözlemle ve düzelt. Bütçe bir hapishane değil, kontrol aracı.
00
En çok da sabit gelirli, emekli, öğrenci eziliyor. Mesela üniversite okuyan bir arkadaşım, 2022’de yurttan çıkıp eve çıktığında faturalar dahil masrafı aylık 3 bin liraydı, şimdi aynı koşullarda 12 bin. Dışarıda yemek yemek zaten hak getire; üniversitede yemekhanede çıkan tabldot dışında başka çare yok çoğu için. Bir tost, bir çay 100 lirayı geçiyor kampüs kantininde.
Alışveriş yaparken alışkanlıklarım kökten değişti. Eskiden marka takıntım vardı, şimdi en ucuzu neyse onu alıyorum. Kıyafet desen, indirim reyonuna bakmadan mağazaya girmek saçmalık. Marka ayakkabı almak artık mantık dışı, pazar ayakkabısı bile 400 liradan başlıyor. Ay sonu geldiğinde “nasıl yetti bu para” diye hesap yapmak, uygulama indirip kartlarda cashback kovalamak günlük rutine döndü.
Bir de psikolojik tarafı var. Her gün etiket değişiyor, bugün aldığını yarın aynı fiyata bulamıyorsun. Gelecek planı yaparken kafanda sürekli “dolar ne olacak, kira artacak mı, çocuk okula başlayınca nasıl okutacağım” gibi sorular dönüp duruyor. Yatırım yapacağım diyorsun, “neye yatırsam ki” ikileminde kalıyorsun; altın al, dolar al, kriptoya mı gir, zaten elindeki para pul olmuş.
Basit bir öneri: Haftalık harcamanı mutlaka yaz, neye ne kadar gittiğini gör. Sürprizlere hazırlıklı ol. Mümkünse toplu al, indirim kovala, gerekirse arkadaşla ortak alışveriş yap. Tüketim alışkanlıklarını değiştirmeden bu işin içinden çıkmak imkansız.
Bir de şunu herkes bilmeli: Enflasyon sadece rakam değil, hayatın her anına sızıyor. Pazardan markete, ev kirasından psikoloğa kadar her yerde, her gün karşına çıkıyor. Ve bu işin şakası yok, işin ucu doğrudan hayatta kalmaya dokunuyor.
00
Bir spot bilgi: Sade, mentolsüz, ksilitollü sakızlar Avrupa’da diş sağlığı için öneriliyor. Özellikle çocuklarda, tatlı krizlerini bastırsın diye. Ama Türkiye’de ne zaman bakkala sorsam “Mentolsüz sakız kaldı mı?” diye, “Abla, ondan giden yok” cevabı alıyorum. Yani talep yok, üretici de rafı mentollüyle dolduruyor.
Eskiden, 80’lerde-90’larda mentolsüz sakız ağızda daha uzun süre dayanırdı. Şimdi mentollüleri hemen çıtır çıtır yapıp tükürüyorsun, çiğnenesi kalmıyor. Bu da tükürük artışında fark yaratıyor. Ağzı çalıştırmak, dişlerin arasını temizlemek için mentol şart değil ama ferahlık isteyen, kokuya dert eden mentollüyü tercih ediyor.
Diş eti hastalıklarında esas mesele zaten sakız değil, fırçalama ve düzenli bakım. Sakız, hele mentolsüzü, dişin üstünden kalıntıyı biraz alır ama “ağız sağlığını garantiler” diye yutturulacak bir numarası yok. Eczacı bir tanıdık “Çocuklara çiğnetiyorsan, şekersiz ve mentolsüz tercih et, nane tadı bazen rahatsız edebiliyor” demişti, mantıklı geliyor bana.
Kısacası, mentolsüz sakız ağız sağlığı için zararlı değil, ama mucize de beklememek lazım. Şekersizse, tükürük üretimini artırır, ağızı bir miktar temiz tutar. Fakat nefes ferahlığı, ağız kokusu savaşında mentol açık ara önde. Kuru kuru çiğnemek isteyen buyursun, ama sakızdan ağız sağlığı devrimi beklemeyin.
00
Tabii her şey de eski usul değil. Şimdi insanlar daha temkinli, çünkü fazla yanmışlar. Kimse hemen güvenmiyor. Hele bir de araya maddiyat girdiyse, iş daha da çetrefilli. Örneğin arkadaşına para verdiğinde, geri getirmezse, bir daha kolay kolay itimat kurulmuyor.
Kısacası, güven dediğin şey iki temel üstüne kurulu: Sözünü tutmak ve arkasında durmak. Laf kalabalığı, sosyal medya hareketleri falan bunlar hikaye. Adam dediğin, verdiği sözü tutacak, lazım olduğunda yanında olacak. Gerisi fasa fiso.
Bir de yıllar geçtikçe insanın radarları gelişiyor. 25 yaşından sonra, kimden dost olur, kimden olmaz, kısa sürede anlıyorsun. Ama yine de denemeden kimseye önyargılı yaklaşmamak lazım. Herkesin bir şansı hak ettiğine inanıyorum. Ama güven verdin mi, onu da heba etmemek gerek. Çünkü o kayboldu mu, geri gelmiyor.
00
Bir de işin sosyal tarafı var. 2025’in başında, spor salonuna yazıldığımda tek başıma takılırım diyordum ama orada tanıdıklarla karşılaşınca, sohbetler minik terapi seansına dönüştü. İnsan bazen kendiyle uğraşırken başkalarının da aynı dertlerle savaştığını görünce, yalnızlık dağılmaya başlıyor. Bunu pandemi sonrası, sosyal medya yalanlarından bıkıp gerçek insanlarla yüz yüze gülmenin değerini unutunca daha çok fark ettim.
Sonra, düzen oturunca şöyle bir değişim başladı: Sabahları daha az huysuz kalkıyorum. Ajitasyon, stres, bunların dozu çok daha düşük. Sinirli, gergin, hemen parlayan versiyonum yerine daha sabırlı versiyonumla karşılaşıyorum. Bilimsel olarak serotonin ve endorfin muhabbeti klişe oldu ama etkisi gerçek. 1,5 saatlik idmandan sonra evde sandalye kırılacak bir kavga çıkması mümkün değil.
Kendi çevremde gözlemlediğim şu: Düzenli egzersiz yapanların büyük çoğunluğunda, ya kaygı azalmış ya uykusu düzene girmiş ya da genel bir özgüven gelmiş. Hani, “en azından bugün kendim için bir şey yaptım” diyorsun. Küçük bir zafer ama damla damla birikiyor. Sadece kilo, kas değil; kafa da şekle giriyor.
Başlangıç zor, kabul. Ama iki hafta, üç hafta sonra insan o alışkanlığın psikolojik ödüllerini hissetmeye başlıyor. Yalandan motivasyon lafları değil; gerçekten, insanın hayatını daha yaşanır hâle getiriyor. Denemeyen, “bende işe yaramaz” diyen varsa, 21 gün kuralını denesin. Büyük laf etmeye gerek yok, sadece denesin. Değişimin ilk adımı orada saklı.
00
00
Giyimde bile belli oluyor. Geçen yaz Çanakkale’de tatildeydim. Plajda bir grup genç, boydan boya Atatürk dövmeli, yanlarında klasik Nutuk kitapları, sohbetleri bile siyasi. Şezlongda yanlarında oturan aile ise, yüzme şortu üstüne tespih, sürekli “inşallah”lı, “maşallah”lı cümleler. Sanki herkes, küçük birer parti temsilcisi gibi kendi kimliğini vitrine koymaya çalışıyor.
Bir de şu var, ideolojiler artık “ben buyum” demek için kullanılmaya başlandı. Kimse sadece düşüncesini paylaşmıyor, adeta yaşam tarzını markalıyor. Arabasına “Vatan Millet Sakarya” yazan da var, balkonuna gökkuşağı bayrağı asan da. Eskiden bu kadar bariz değildi sanki. 2000’lerin başında, mahallede kimse kime oy verdiğini açık açık söylemezdi; şimdi normal bir pazar kahvaltısında bile biri çıkıp lafı siyasete getiriyor.
Kısacası, Türkiye’de ideoloji sadece oy verdiğin partiyle ilgili değil. Evde, sokakta, markette; her yer, her şey artık siyasi bir mesaj taşıyor. Kimse de ortada durmaya niyetli değil, herkes safını belli ediyor. Ve bana kalırsa, bu iş giderek daha da uçlara gidiyor.
00
Suyun sindirime faydası zaten efsane. İstanbul’da dışarıda yenilen fast food sonrası, üstüne bir şişe suyu yavaş yavaş içince midede o şişkinlik, yanma hissi yarı yarıya azalıyor. Yeterli su içen insanların kabızlıkla imtihanı bambaşka bir boyuttayken, az su içenin tuvaletle ilişkisi tam bir kabusa dönüşebiliyor. Hele kronik yorgunluk çekenler bir denesin, belki asıl eksikleri su olabilir.
Bir de, spor yapanlar için suyun önemi ayrı bir dosya. 2025’te sabah koşularına başlamıştım, ilk haftalarda suyu ihmal ettim, kaslarım ağrıyordu, toparlanamıyordum. Sonra düzenli su takviyesiyle toparlama hızı arttı; bunun da nedenini fizyoterapistim anlatmıştı: Su, kas dokusunun yenilenmesinde ve toksinlerin atılmasında anahtar rol oynuyor. Hani şu “detoks” furyasının asıl kralı, kafayı limonlu sulara, ıhlamurlara takacaklarına temiz su içmek daha büyük fark yaratıyor.
Teknolojik saatlerde su hatırlatıcısı diye bir özellik var. Başta komik geliyordu ama alışınca fark ettim ki, insan en temel ihtiyacını bile unutabiliyor. Günde kaç litre su içileceği kişiden kişiye değişiyor ama vücudu dinlemek lazım. Sabah gözler pamuk gibi açılıyorsa, baş ağrısı azalıyorsa, cilt daha parlaksa; vücut teşekkürünü zaten gösteriyor.
Yıllarca “su içmek önemli” laflarını boş geçmiştim, ta ki kendi üstümde etkisini görene kadar. Şimdi nereye gitsem çantamda mutlaka bir şişe su var; daha az söyleniyorum, daha az hastalanıyorum. Sağlığın temel taşlarından biriymiş, insanın başına gelmeden anlaması zor.