İstanbul’da sabah 7’de Caddebostan sahilde koşmak resmen kafa resetliyor. Yaklaşık iki aydır haftada dört gün ağırlık ve kardiyo yapınca, uykuya dalmak bile kolaylaştı. Sinir eşiğim yükseldi, trafikteki saçmalıklara daha az takılıyorum. Bilim de destekliyor: Düzenli egzersiz beyinde serotonin ve endorfin salgısını artırıyor, antidepresan etkisi yaratıyor.
2017 referandumunda Berlin’de oy kullanmaya gittiğimde, sandık başında önümdeki adamın Almanya’da 30 yıldır yaşadığını ama hâlâ doğru dürüst Türkçe yazamadığını görmüştüm. Buna rağmen elinde zarfı “geleceğimiz için” diye sallayıp oyunu attı. Oradaki herkesin suratında tuhaf bir ikilem vardı: Hem uzak, hem burnunu sokmadan da duramayan bir ruh hâli. 2023 seçimlerinde Köln’deki sandıklarda sabah 8’de kuyruk başlamıştı, öğlene kadar bitmedi. Neredeyse bayram havası. Çoluk çocuk, mangallar, selfie çekenler… O an “buradaki Türk topluluğu, Ankara’daki herhangi bir mahallenin seçmeninden çok daha organize ve motive” diye düşündüm.
Yurtdışında yaşayan Türklerin oy oranı yüzde 5’e yakın. Yani, toplam seçmenin 1 milyondan fazlası. Kararsız oyları, hatta küçük partilerin bile kaderini etkileyebilecek bir hacim bu. Özellikle Fransa, Almanya, Hollanda ve Belçika hattında, blok halinde bir oy disiplini var. 2018 seçimlerinde, Almanya’da kullanılan oyların yaklaşık yüzde 65’i iktidara gitmişti. Türkiye’deki bazı şehirlerden daha yüksek oran. Buradaki kasabalarda, cami dernekleri, hemşehri lokalleri ve kahveler, adeta küçük birer seçim kampanya ofisi gibi çalışıyor. WhatsApp gruplarında günler öncesinden “oy kullanmayı unutma” mesajları dönmeye başlıyor.
2024’ün Temmuz’unda Ankara’da ev alırken tapu işlemlerinde yaşadıklarım milletin başına gelmesin diye yazıyorum. Her şeyden önce, noterdeki gibi “hadi imza at, bitsin” kafası yok burada. Tapu müdürlüğünde işler biraz daha ağırdan gidiyor ve oradaki sıraya hazırlıklı olmak lazım. Sabah 8.45’te başladık, öğlen 1’i buldu. Kimse acelen olduğunu umursamıyor, soğukkanlı olacaksın.
En kritik detay: Evin üstünde ipotek, haciz, şerh gibi bir şey var mı, bunu e-Devlet’ten ya da direkt tapu müdürlüğünden sorgulatmadan sakın imzayı basma. Bir arkadaşım, 2023’te İstanbul’da ev alırken eski sahibinin bankaya olan borcundan kaynaklı ipotek çıktı. Adamlar zaten tapuya bir şey söylemiyorlar, uyarmıyorlar. Kendi sorgulatmazsan göz göre göre batıyorsun.
Bir de, “alıcı ödesin” kafasına alışmış emlakçılar var. Tapu harcı yüzde 4 ve genelde 2+2 olarak ikiye bölünüyor; ama bazı satıcılar, parayı peşin aldığı için “bunu sen hallet” diyebiliyor. 2024’te 2 milyonluk ev için 80 bin TL’yi tek başına ödeyen adam tanıdım. Sözleşme yaparken açık açık yazdırmak şart, yoksa son anda tatsızlık çıkıyor.
2001 ekonomik krizinde Ankara'nın nasıl paniklediğini hatırlıyorum; televizyonlar sürekli “kriz masası” diye yayın açardı. Şimdi ise her şey medya şovuna dönmüş durumda, gerçek diplomasi arka planda kayboluyor. Eski diplomatlar daha ağırbaşlıydı, şimdiki yöneticiler ise Twitter’dan birbirine laf atıyor, işler ciddiyetten çıktı. Kriz yönetimi artık göstermelik, kimse “arka kapı diplomasisi” bilmiyor desen yeridir.
Akşam 23’ten sonra telefon ekranına bakınca uyku resmen kaçıyor, melatonin sıfırlanıyor. Yatak odasında kalın perde şart, sokak lambası bile gözümü rahatsız ediyor. Birkaç aydır akşam 9’dan sonra kahve içmeyi kestim, sabah daha dinç kalkıyorum. Haftada iki gün melisa çayı içmek de iyi geliyor, özellikle stresli zamanlarda.
Eskiden, 2000’lerin başında tapuya gidip sıra almak, saatlerce beklemek, eksik evrak yüzünden tekrar geri dönmek klasik bir kabustu. Bugün e-Devlet sayesinde çoğu işlem randevulu ve belgeler dijital ortamda kontrol ediliyor, ama hala gözden kaçan çok şey var. İpotek veya haciz kaydı var mı, mutlaka tapu müdürlüğünden ya da e-Devlet’ten kontrol etmek şart. Satıcıya güvenip “sıkıntı yok” demekle olmaz, bizzat tapu kayıtlarına bakmadan imza atılmaz. Daireye ait aidat, vergi borcu, yapı kullanma izni (iskan) gibi detaylar hâlâ büyük şehirlerde bile atlanıyor. Ayrıca tapuda “kat irtifakı” mı, “kat mülkiyeti” mi olduğuna dikkat edilmeli; hala kaba inşaat tapusu ile satmaya çalışan var. 2026’da hâlâ arsa tapusu ile daire satmaya yeltenen uyanıklar bitmedi, her belgeye imza atmadan iki kere oku, gerekirse bir avukatla git.
En sık yaptığım hata fotoğraf koyup yüz ifadesimi göstermekti. Özgeçmişe fotoğraf konusu işletmeciye göre değişir ama Türkiye'de birçok şirket hala istiyorsa da, modern şirketler açıkça "fotoğraf eklemeyin" yazıyor. Bunu görmezden gelip profesyonel fotoğraf çektirdim, sonra aynı özgeçmişi gönderdiğim on kişiden sekizi "fotoğraf çıkartın" dediler. Yazı tipi ve format da önemli—Times New Roman ya da Arial, PDF olarak gönder, Word dosyası değil. Renkli yazı, garip fontlar, uzun paragraflar işe yaramıyor; bir sayfaya sığdırmaya çalış, hedef pozisyona göre özelleştir ve basit tut.
Staj yapmadan mezun olanların işi gerçekten zorlaşıyor. 2025 yazında Ankara’da mezun arkadaşların yüzde 60’ı aylarca işsiz gezdi, çünkü CV’leri bomboştu. Şirketler, “deneyim şart” deyip kapıyı kapatıyor. LinkedIn üzerinden en az 20-30 firmaya ilgi maili atmak, hatta bazen direkt İK müdürlerine ulaşmak işe yarıyor. Mülakatlarda ezber cevaplar yerine, sektörden bir örnek ya da güncel bir proje anlatmak kesinlikle öne çıkarıyor. Bir de network hala altın değerinde; hocalardan ya da eski stajyerlerden referans isteyenlerin önü açılıyor. Kendi alanında küçük de olsa freelance iş ya da gönüllülük tecrübesi yazınca çağrılma oranı ciddi artıyor. Şu devirde tek diploma hiçbir işe yaramıyor, illa yanına ek bir şey koymak şart.
İki saatlik bir basketbol antrenmanından sonra kaslarda resmen yakıt bitiyor. Protein tozuna abanmak yerine tavuk, yoğurt, yumurta gibi temel şeyler daha hızlı toparlatıyor. Sadece su içmek de yetmiyor, mineral kaybı için araya bir maden suyu sıkıştırmak şart. Karbonhidrata gömülmeyince vücut yorgunluğu, mod düşüklüğü de daha az oluyor, denedim gördüm.
2017’de ilk başvurduğum işte abuk sabuk 3 sayfa doldurup kendimi CEO ilan etmiştim, kimse de aramadı zaten. Sonradan anladım: İnsanlar hâlâ lise kulübü üyeliklerini, saçma stajlarını sıralıyor. Yarım sayfalık sade, net, vurucu bir CV her zaman daha çok iş gördü. Amerika’da 2024’te iş ararken öğrendim; gereksiz detay öldürür, somut başarı yazacaksın.
Lisede herkesin bir hedefi vardı; tıp, mühendislik, hukuk… Sanki başka yol yokmuş gibi, kim daha yüksek puan aldıysa “doğru yolda”ydı. 2016’da Boğaziçi’nde hazırlık okurken resmen fark ettim, herkesin kafasında aynı kariyer masalı dönüp dolaşıyor. Hâlbuki etrafıma bakınca mutlu olan neredeyse yoktu. “Bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa toplum, aile, para baskısıyla mı peşindeyim?” diye kendi kendime sordum. Eminim kendine hiç bu soruyu sormayan binlerce kişi mezun oldu o yıl.
Kariyer hedefi deyince genelde “hangi meslekte para var?” kısmına sıkışıp kalıyoruz. Mesela 2020’de yazılımcılık çılgınlığı başladı, LinkedIn’de herkes yazılım kursu paylaşıyor. Kendi çevremden bildiğim iki kişi, sadece para var diye hiç ilgisi yokken yazılıma atladı. Şimdi biri mutsuz, biri de hâlâ iş arıyor. Demek ki popüler diye oraya koşmak çözüm değil. Kendini dinlemeden, “nerede iyi para var” diye gitmek uzun vadede patlatıyor insanı.
Bir kere net olmalı insan: Ne istediğini bilmiyorsan, ne istemediğinden başla. Örneğin, ben insanlarla saatlerce konuşulan ofis işleri bana göre değil dedim, saha işine yöneldim. Sevmediğin işi bileceksin, en az sevdiğin kadar önemli. O yüzden:
İfade özgürlüğü demokrasinin temel taşı diye anlatılır ama gerçek şu: çoğu demokrasi bunu sınırlamak zorunda kalıyor ve bu zorluk hiç çözülmüyor, sadece gizleniyor.
Türkiye'de son beş yılı düşün. Sosyal medya platformlarında yüzlerce hesap kapatılıyor, haber siteleri erişim engeli alıyor, muhalif gazeteciler mahkemeye çekiliyor. Bunlar demokrasi için tehdit sayılıyor. Ama aynı zamanda, kitle tarafından linç edilen insanlar var, nefret söylemi yayılan platformlar var, kamuoyunun bir kısmı "bu devlet çok ılımlı" diyor. İkisi de doğru mu? Evet, ikisi de doğru.
Sorun şu: sınırsız ifade özgürlüğü demokrasiyi öldürüyor. Nefret söylemi, dezenformasyon, terör propagandası—bunlar sistemin kendisini çökertebiliyor. Ama bu sınırlamayı kimin belirleyeceği sorusu hiçbir zaman temiz cevap almıyor. Iktidarda olan parti her zaman kendine düşman gördüğü söylemi "tehlikeli" sayıyor ve yasaklıyor.
Batı demokrasileri de aynı çelişkide. Almanya Nazi propagandasını yasaklıyor, ABD ise Trump'ı sosyal medyadan kaldırdı, sonra geri aldı. Hiçbiri "doğru dengeyi" bulmuş değil. Sadece kendi değerlerine göre sınırlar çiziyorlar.
Pazartesi sabahı sekizde zincir kahvecide sıraya girerken insanın aklına gelen ilk şey kesinlikle motivasyon olmuyor. Masanın üstünde duran bozuk paralar ve arka planda çalan sunum sesi arasında, insan bazen varlığını unutuyor. Küçük bir ödül sistemi, mesela cuma günleri pastalı toplantı, ekip ruhunu canlandırıyor. Bir de açık iletişim; yöneticin gelip “İyi iş çıkardın” dedi mi, yorgunluk yarıya iniyor.
İlk stajımı 2022 yazında İzmir’de küçük bir yazılım şirketinde yaptım, mezun olduktan sonra iş görüşmelerinde direkt soruldu. Patron “Gerçekten kod yazdın mı, çay mı getirdin?” diye sormuştu. Masada anlatacak hikaye çıktı, teknik sohbet döndü. Gerçek iş ortamının temposuna, insan ilişkilerine daha okulda alışmak büyük avantaj.
İstanbul’da 2010’da tercih yaparken herkesin takıntısı “şehrin göbeğinde olsun, adı büyük olsun” şeklindeydi. Mezuniyet sonrası iş bulma derdi, sosyal hayatın kolaylığı o zamanlar pek konuşulmazdı. Şimdi 2026’da ise olay tamamen değişti; barınma, ekonomik kriz, şehir dışı üniversitelerin burs ve yurt imkanı ilk bakılan şey oldu. Yani “Ankara’da mı okuyayım, yoksa Eskişehir mi?” sorusu artık “Devlet mi, vakıf mı? Yurt var mı? Part-time iş bulabilir miyim?”e evrildi.
Kendi tecrübem, üç yıl boyunca yurtsuz kalıp 8 metrekarelik evde 2 kişiyle yaşamak oldu. Bölümün adı havalıysa da iş bulmakta torpil, staj, bağlantı hala şart. Tavsiye isteyenlere net söylüyorum: Kendi ayaklarının üstünde durabilmek için tercih edeceğin şehir, okulun sunduğu imkanlar ve mezunların işe giriş oranı önemli. Sırf “ünlü üniversite” diye kendini zora sokma; mezun olunca kimse hangi okuldan çıktığına değil, ne öğrendiğine ve hangi dili konuştuğuna bakıyor.
Geçen yıl Kadıköy Tapu’da sırf bir miras devri için üç kere gidip geldim, her seferinde ayrı evrak eksik çıktı. Noterden gelen evrakı beğenmeyip “bunu tekrar yazdırın, bu imza olmadı” dediler. Ölen adamdan imza isteseler şaşırmazdım. Bir de tapu harcı, veraset vergisi derken insan sevdiğiyle vedalaşmaya mı, bürokrasiyle mi uğraşsın şaşırıyor.
2021’de evdeki internet gittiğinde, Zoom’da hocanın suratına beş dakika donuk bakmanın insana kattığı özgüven başka yerde yok. Bir de cidden işe yarayan tek şey, derse hazır gelmek: pijamayla değil, kıyafetle oturunca beyin “şimdi çalışıyoruz” diyor. Telegram’daki not gruplarını da küçümsemeyin, hayat kurtarıyor.
Geçen ay bir hafta boyunca telefonu sadece alarm ve WhatsApp için kullandım, Instagram’a bakmadım, Twitter’ı açmadım. İlk iki gün kafada ana ekranı kaydırma refleksiyle dolaştım, sonrasında garip bir huzur geldi. Uykum düzene girdi, bir sabah 08:00’de kitabın ortasında kahkaha atarken yakaladım kendimi. İnsan, bildirim sesi duymayınca gerçekten yaşadığını anlıyor.
Geçen hafta işten geç geldim, canım deli gibi abur cubur çekiyor ama dolap bomboş. Evde ne varsa karıştırdım, ortaya yoğurtlu yulaf çıktı. Yarım kase yoğurda 2 kaşık yulaf döktüm, üstüne de biraz ceviz kırdım. İki dilim muz, biraz da tarçın serptim. 5 dakikada hazır, hem tok tutuyor hem de vicdan rahat. Bazen aynısını tuzlu yapıyorum; yoğurda ince doğranmış salatalık, dereotu ekliyorum, üstüne tam buğday kraker batırıyorum. Paketli atıştırmalık yerine bunlar hem daha hesaplı hem de katkısız. Özellikle 2026’da market fiyatlarını görünce insanın evde kendi alternatifini yaratası geliyor.
2025’te annem için İstanbul’da rapor almak tam bir sabır sınavıydı. Önce aile hekiminden sevk aldık, sonra devlet hastanesinde sekiz ayrı doktora göründük. Her branşta ayrı sıra, ayrı dosya… Sonunda “eksik belge” diye tekrar geri çağırdılar. İnsan resmen sistemde kayboluyor, hem fiziksel hem de psikolojik olarak yıpranıyor; sanki bir engel de burada çıkarılıyor.
2021 yazı. İstanbul’da bir reklam ajansında müşteri ilişkileri sorumlusuydum. Onca toplantı, e-posta, WhatsApp grubu... Kafa patlatıyorsun ama laf anlatamadığın anda her şey çöküyor. O zaman dank etti: Lafı dolandırma. Ne istediğini net söyle. Bizim sektörde laf salatası çok seviliyor ama kimsenin vakti yok, anında kayboluyorsun o karmaşada.
Sadece konuşmak değil mesele; dinlemek de en az o kadar önemli. Müdürüm sürekli aynı örneği verirdi: “Kim konuşuyorsa, karşısındakinin gözlerinin içine bak.” O kadar basit bir detay, ama 3 yıl önce bunu yapmaya başladığımdan beri müşteriyle ilişkim değişti. İnsan kendini dinlenmiş hissedince sana güveniyor.
Bazen de hiç kelime kullanmadan çok şey anlatıyorsun. Mesela geçen sene, bir Zoom toplantısında, ajansın genç kurgucusu sürekli gözlerini kaçırıyordu. Hiçbir şey söylemedi ama projeye güveni olmadığını oradan anladık. Beden dili mevzusu abartılmış gibi geliyor ama iş hayatında bazen konuşmadan bile iletişim kuruyorsun.
Mail atarken “acaba yanlış mı anlarlar” kaygısı yüzünden, gereksiz uzun, detaylı cümleler döşüyordum. Bir gün patron, “Kısa yaz, noktayı koy. Kimse roman okumak istemiyor” dedi. O günden beri üç satırı geçmiyorum, herkes memnun. Yazılı iletişimde netlikte ısrarcı olmak büyük rahatlık.
Sinema tarihini yaşayan bir yönetmenden ders almak, o kadarını öğrenci olmaktan öte bir ayrıcalık. İstanbul Modern'in sanat eğitim programlarında verilen oyunculuk dersleri, sadece teknik öğretmek için değil; kameranın karşısında insan olmayı anlamak için dizayn edilmiş. Usta yönetmenlerin bu tür atölyeleri, oyuncu seçerken neye baktıklarını, neden baktıklarını açığa çıkarıyor.
Derse katılan birinin gözünden baktığında ilk şaşkınlık, yönetmenin teoriden ziyade sahneleme üzerinde durması oluyor. "Karakteri anlayan oyuncu, sahnede kendi kabuğundan çıkar" türünden laflar değil; konkret bir sahne, o sahnede neyin işe yaradığı, neyin yaramadığı. Video kaydı açılıyor, oyuncu oynuyor, yönetmen durduruyor, neden bu hareketini yaptığını soruyor. Oyuncu cevap veremiyor. O zaman işin başında bir problem var demektir.
Dersin gerçek değeri, oyunculuğun aslında yazılı bir metin değil, yönetmenin gözüyle görülen bir hikaye olduğunu anlatmasında yatıyor. Aynı diyaloğu üç farklı şekilde oynamak mümkün; hangisi doğru, hangisi yanlış değil, hangisi senaryoya uygun, hangisi karakterin iç dünyasını ifade ediyor, onu belirlemek yönetmenin işi. Ama oyuncu da bunu anladığında, set ortamında kendi inisiyatifini kullanabilir.
Kendi gözlemim şu: Avrupa’daki Türkler, Türkiye’deki iç gündemden kopmuş gibi gözükse de, siyasete en çok asılan diaspora bu topraklarda. Bir bakıma, kimliğe tutunma isteğiyle iyice siyasete sarılıyorlar. Almanya’da doğup büyüyen, Türkçesi aksanlı ikinci nesil bile, Türkiye’deki seçimler söz konusu olunca bir anda milliyetçi, muhafazakâr veya neye inanıyorsa o safta bir savaşçıya dönüşüyor. 2023’te Düsseldorf’ta gördüğüm gençlerin çoğu, Türkiye’de yaz tatilinden fazla bile kalmıyor ama oy için izin alıp işe gitmeyeni duydum.
Buradaki asıl gariplik, Türkiye siyasetinde söz sahibi olan bu kitlelerin, yaşadıkları ülkelerde ise siyasete ya hiç bulaşmamaları ya da aşırı pasifleşmeleri. Berlin’de çalıştığım kafede, patronum Mehmet Abi, “Abi burada seçime gitmekle kim uğraşacak, zaten bunlar bizi adam yerine koymuyor” derdi. Ama Türkiye’deki seçim günü gelince, en önde o olurdu. Katılım oranları Almanya’da genelde yüzde 80’i buluyor, ama Alman seçimlerinde Türk kökenlilerde bu oran yüzde 40’ı bile geçmiyor.
Gözlemlediğim kadarıyla, Avrupalı Türkler için seçimler bir aidiyet savaşı. Hem geride bıraktıkları memlekete bağlanma, hem de buradaki ötekileştirilmenin hıncını çıkartma. Siyasi partiler de bunun farkında, seçim dönemlerinde neredeyse her hafta bir bakan Avrupa’ya gelip düğün salonlarında miting yapıyor. Sonra dönüp "gurbetçinin oylarıyla kazandık" muhabbeti başlıyor.
Gerçek şu: Yurtdışındaki Türklerin siyasette etkisi, artık göz ardı edilemez düzeyde. Ama bu etkinin, yaşanılan ülkelere sıfır katkı yapması hem ironik, hem de içten içe rahatsız edici. Avrupa’daki Türklerin çoğu, burada oy kullanmayı öğrenmemiş – ama Türkiye’de kader belirliyorlar. Bu da, iki arada bir derede kalmak gibi: Ne buraya tam aidiyet, ne memleketten kopuş. Sandıkta da, hayatın başka alanlarında da, diaspora Türklerinin kimlik çatışması bitmiyor.
00
Adres beyanını ve DASK sigortasını önceden halletmek hayat kurtarıyor. Tapu randevusuna gelmeden DASK poliçesini güncelletmek, nüfus müdürlüğünden adres beyanının hazır olması lazım. Yoksa “git hallet, tekrar gel” deyip başa sardırtıyorlar. O gün, sırada bir kadın sırf bu yüzden 4 saat bekledi. Sigorta poliçesi e-Devlet’te görünmeyince işlem başlamadı.
Bir de asla elden para verme. Banka üzerinden, açıklamasını da “konut satışı” olarak yazıp öyle gönder. Satıştan önce paranın gittiğini teyit etmeden tapu harcını ödedim, bir anlık gafletle. Neyse ki karşımda düzgün adam vardı da sıkıntı çıkmadı. Ama son zamanlarda “parayı aldım deyip buhar olan” satıcı hikayeleri arttı, risk almaya gerek yok.
Emlakçıya komisyonu imzalı bir belgeyle teslim et; “sonra alırım” diyen çok. 2024 rakamı satış bedelinin %2'si, KDV hariç. Pazarlıkla %1’e kadar düşüyor ama pazarlık yapmadan direkt ödeme yapma, piyasada herkesin fiyatı farklı.
Bir de belediyede rayiç bedeli kontrol etmeden ödeme yapma. Gerçek satış bedelinden düşük gösterip harçtan kaçırsan bile, 5 yıl içinde Maliye tespit ederse, aradaki farkı faiziyle birlikte çatır çatır alıyor. Hatta geçen yıl Bahçelievler’de tanıdığım birine 60 bin lira ceza geldi, üstelik evi satalı 3 yıl olmuştu.
Kısaca:
- Tapu kayıtlarını bizzat sorgula
- Harç ve masrafları açıkça konuş, sözleşmeye yazdır
Bu işte en büyük hata, “nasıl olsa herkes böyle yapıyor” diye düşünmek. O “herkes” dediğin kaybolup gittiğinde, uğraşmak da sana kalıyor.
00
- Ne yapmak istemediğini yaz (gerçekten, elle yaz)
- Neyi sevdiğini test et, kısa stajlar, gönüllü işler bul
- Kendine gerçekçi bir “neden” bul: Sadece para için mi, statü için mi, yoksa gerçekten o işi yapınca tatmin mi oluyorsun?
- Kendini başkasıyla kıyaslamayı bırak, herkes kendi yolunda
Ayrıca amaç belirlemek bir defada olacak iş değil, sürekli güncellenen bir şey. 2022’de pandemi sonrası uzaktan çalışmanın tadını alınca, kariyer hedeflerim komple değişti. Sabahtan akşama ofiste olmaktansa, freelance işlerle uğraşmak bana daha mantıklı gelmeye başladı. 28 yaşında tekrar rota çizdim yani.
“Yanlış meslek seçtim, bittim” diye bir şey yok. 30’unda, 40’ında mesleğini değiştiren onlarca insan gördüm. Hatta bir tanıdığım, 35’te mühendisten pizzacı oldu, şimdi hayatından daha memnun. Yeter ki denemeye, değişmeye cesaretin olsun.
Bir de unutmadan: Kariyer, hayatının sadece bir kısmı. Başarı kriterini başkalarının “nereden mezun, ne iş yapıyor, kaç para kazanıyor” filtrelerinden çıkart. Yoksa başkasının rüyasını yaşarken kendi kabusuna uyanırsın.
00
Gerçek sorun şu: demokrasi ve sınırsız ifade özgürlüğü birbirinin zıttı. Birini tam maksimum yaptığında diğeri yok oluyor. Bunu kabul etmek lazım. Sonra da şu soruyu sorması gerek her ülke: "Bu sınırları kim belirleyecek ve bunun denetimi nasıl olacak?" Eğer denetim mekanizması zayıfsa, sınırlar baskıya dönüşüyor. Eğer hiç sınır yoksa, çoğunluk azınlığı ezebiliyor.
Türkiye'de en büyük sorun denetim mekanizmasının zayıflığı. Bir haber sitesine erişim engeli konur, mahkemeye gidilir ama mahkeme bağımsız değilse? O zaman "demokrasi için sınırlandırma" sadece iktidarın eline silah vermiş olur. Aynı şekilde, eğer hiçbir sınır yoksa ve nefret söylemi hukuk devletini çökertirse, o da demokrasiyi öldürüyor.
Çıkış yolu tek: kurumlar güçlendirilmeli, yargı bağımsızlığı sağlanmalı, denetim mekanizmaları şeffaf olmalı. Sonra sınırlar konabilir. Ama Türkiye'de bu olmadığı sürece, "demokrasi için sınırlandırma" sadece sözcük oyunudur.
00
Bir de geri bildirim işi var. Eleştirini pat diye yüzüne söylemek yerine, örneklendirmek işin rengini değiştiriyor. “Geçen cuma hazırladığın sunumdaki görseller çok etkiliydi, ama başlıklar biraz küçük kalmış” dediğinde insanlar değişime daha açık oluyor. Sadece “sunum kötüydü” diyerek kimseyi geliştiremezsin.
Açık, dürüst, net olmak. Lafı dolandırmadan, ama kırıp dökmeden. Aslında her şeyin özeti bu. Ne dediğini bil, karşıdakini gerçekten dinle, yazılı ya da sözlü anlatımda karmaşadan kaç. İki cümleyle anlaşabiliyorsan, beş cümleye gerek yok. 2024’te Berlin’de bir start-up’ta öğrendiğim en büyük ders bu oldu. Almanca bilmeden, kısa ve öz İngilizceyle bile işleri yürüttük. Demek ki mesele ne dilde konuştuğun değil; ne kadar sade, anlaşılır ve açık olduğun.
00
Tabii dersin dezavantajı da var. Sınırlı sayıda oyuncu alınıyor, yüksek ücret isteniyor. İstanbul Modern'in bu tür programları, maddiyatı olmayanlar için ulaşılması zor kalabiliyor. Oyunculuk öğrenmenin yolunun sadece böyle elit mekanlar olmaması lazım, ama gerçek şu ki, usta biriyle çalışma fırsatı paha biçilmez.
Bir de şu var: yönetmen dersi vermek için dersi vermez. Sinema yapan insanlar genellikle ders vermekten sıkılırlar, zaman kaybı gibi görürler. Fakat bu tür atölyelere katılanlar, yönetmenin katıldığı derslerin değerini bilir. Çünkü teorik bilgi her yerde yazılıdır; bizzat bir film yapan kişinin "ben böyle yapıyorum, sen de bunu dene" demesi ise, sadece bir dersten fazlasıdır.