2021 yazı. İstanbul’da bir reklam ajansında müşteri ilişkileri sorumlusuydum. Onca toplantı, e-posta, WhatsApp grubu... Kafa patlatıyorsun ama laf anlatamadığın anda her şey çöküyor. O zaman dank etti: Lafı dolandırma. Ne istediğini net söyle. Bizim sektörde laf salatası çok seviliyor ama kimsenin vakti yok, anında kayboluyorsun o karmaşada.
Sadece konuşmak değil mesele; dinlemek de en az o kadar önemli. Müdürüm sürekli aynı örneği verirdi: “Kim konuşuyorsa, karşısındakinin gözlerinin içine bak.” O kadar basit bir detay, ama 3 yıl önce bunu yapmaya başladığımdan beri müşteriyle ilişkim değişti. İnsan kendini dinlenmiş hissedince sana güveniyor.
Bazen de hiç kelime kullanmadan çok şey anlatıyorsun. Mesela geçen sene, bir Zoom toplantısında, ajansın genç kurgucusu sürekli gözlerini kaçırıyordu. Hiçbir şey söylemedi ama projeye güveni olmadığını oradan anladık. Beden dili mevzusu abartılmış gibi geliyor ama iş hayatında bazen konuşmadan bile iletişim kuruyorsun.
Mail atarken “acaba yanlış mı anlarlar” kaygısı yüzünden, gereksiz uzun, detaylı cümleler döşüyordum. Bir gün patron, “Kısa yaz, noktayı koy. Kimse roman okumak istemiyor” dedi. O günden beri üç satırı geçmiyorum, herkes memnun. Yazılı iletişimde netlikte ısrarcı olmak büyük rahatlık.
Bir de geri bildirim işi var. Eleştirini pat diye yüzüne söylemek yerine, örneklendirmek işin rengini değiştiriyor. “Geçen cuma hazırladığın sunumdaki görseller çok etkiliydi, ama başlıklar biraz küçük kalmış” dediğinde insanlar değişime daha açık oluyor. Sadece “sunum kötüydü” diyerek kimseyi geliştiremezsin.
Açık, dürüst, net olmak. Lafı dolandırmadan, ama kırıp dökmeden. Aslında her şeyin özeti bu. Ne dediğini bil, karşıdakini gerçekten dinle, yazılı ya da sözlü anlatımda karmaşadan kaç. İki cümleyle anlaşabiliyorsan, beş cümleye gerek yok. 2024’te Berlin’de bir start-up’ta öğrendiğim en büyük ders bu oldu. Almanca bilmeden, kısa ve öz İngilizceyle bile işleri yürüttük. Demek ki mesele ne dilde konuştuğun değil; ne kadar sade, anlaşılır ve açık olduğun.
Sadece konuşmak değil mesele; dinlemek de en az o kadar önemli. Müdürüm sürekli aynı örneği verirdi: “Kim konuşuyorsa, karşısındakinin gözlerinin içine bak.” O kadar basit bir detay, ama 3 yıl önce bunu yapmaya başladığımdan beri müşteriyle ilişkim değişti. İnsan kendini dinlenmiş hissedince sana güveniyor.
Bazen de hiç kelime kullanmadan çok şey anlatıyorsun. Mesela geçen sene, bir Zoom toplantısında, ajansın genç kurgucusu sürekli gözlerini kaçırıyordu. Hiçbir şey söylemedi ama projeye güveni olmadığını oradan anladık. Beden dili mevzusu abartılmış gibi geliyor ama iş hayatında bazen konuşmadan bile iletişim kuruyorsun.
Mail atarken “acaba yanlış mı anlarlar” kaygısı yüzünden, gereksiz uzun, detaylı cümleler döşüyordum. Bir gün patron, “Kısa yaz, noktayı koy. Kimse roman okumak istemiyor” dedi. O günden beri üç satırı geçmiyorum, herkes memnun. Yazılı iletişimde netlikte ısrarcı olmak büyük rahatlık.
Bir de geri bildirim işi var. Eleştirini pat diye yüzüne söylemek yerine, örneklendirmek işin rengini değiştiriyor. “Geçen cuma hazırladığın sunumdaki görseller çok etkiliydi, ama başlıklar biraz küçük kalmış” dediğinde insanlar değişime daha açık oluyor. Sadece “sunum kötüydü” diyerek kimseyi geliştiremezsin.
Açık, dürüst, net olmak. Lafı dolandırmadan, ama kırıp dökmeden. Aslında her şeyin özeti bu. Ne dediğini bil, karşıdakini gerçekten dinle, yazılı ya da sözlü anlatımda karmaşadan kaç. İki cümleyle anlaşabiliyorsan, beş cümleye gerek yok. 2024’te Berlin’de bir start-up’ta öğrendiğim en büyük ders bu oldu. Almanca bilmeden, kısa ve öz İngilizceyle bile işleri yürüttük. Demek ki mesele ne dilde konuştuğun değil; ne kadar sade, anlaşılır ve açık olduğun.
00