2021’in sonlarına doğru, İstanbul’da, Zincirlikuyu’daki o meşhur AVM’de fiyat etiketlerine bakarken kafamın içinde tek bir soru vardı: “Gerçekten buna ihtiyacım var mı?” Cevap çoğu zaman hayır oluyor ama kasaya yine de gidiyorsun, çünkü alışveriş sadece ihtiyaç değil, bir anlamda kaçış.
Türkiye’de tüketim alışkanlıkları garip bir dengeye oturmuş durumda. Bir yanda asgari ücretle geçinmeye çalışanlar, diğer yanda cep telefonunu iki senede bir yenileyen koca bir kitle. Aradaki fark sadece gelir değil, kafa yapısı. Biri “yetinmek”le büyürken, diğeri “daha fazlası olmalı” saplantısına kapılmış. 2023’te yapılan bir araştırmada, Türkiye’de tüketicilerin yüzde 65’i indirim kovalamadan alışveriş yapmıyor. Yani fiyat algısı, ekonominin sinir ucuna dönüşmüş.
Alışveriş davranışımız, direkt olarak piyasayı yönlendiriyor. Mesela Migros’taki yoğurt reyonunda en ucuz markaya saldırıldığı gün, üretici de bunun peşine düşüyor. Piyasada “ucuz”un peşinden giden bir kitle olduğu sürece, kalite ikinci plana düşüyor. Tüketici “fiyata” odaklandıkça, üretici de maliyeti kısmaya başlıyor. O yüzden 2022’de aldığın kaşar peyniriyle, 2026’dakinin tadı bir olmuyor.
Diğer tarafta, gereksiz harcama alışkanlığı yeni ekonomi krizlerinin de kapısını açıyor. Kredi kartı borcu Türkiye’de rekor kırdı; 2025’in sonunda bireysel kredi kartı borçları 1 trilyon TL’yi geçti. “Nasılsa öderim” kafasıyla yapılan o lüzumsuz alışverişler, zincirleme şekilde enflasyona, dövizde dalgalanmaya, bankaların batık kredi oranlarında patlamaya yol açıyor. Bir yerde ipin ucu kaçtı mı, domino taşı misali her şey devriliyor.
Online alışverişin ekonomiye etkisi ayrı bir mesele. Sadece Trendyol’un Kasım 2025’teki tek indirim gününde toplam ciro 2.2 milyar TL’ye ulaşmış. İnsanlar evde, pijamayla, kredi kartına dokunmadan alışveriş yaparken paranın gerçek değeriyle ilişkisi kopuyor. Tüketim alışkanlığı, fiziksel alışverişten daha kontrolsüz bir hale geliyor.
Gözlemlediğim bir başka detay: Eskiden bir şey bozulunca tamirciye gidilirdi, şimdi yenisi alınmazsa eksik hissediliyor. “Tamir kültürü” öldü diyebilirim. Bu da hem döviz açığını, hem israfı körüklüyor. Hele elektronik ürünlerde, cebinden çıkan döviz doğrudan ülke ekonomisini baltalıyor.
Türkiye’de tüketim alışkanlığı genelde “anlık mutluluk” üstüne kurulu. Uzun vadeli düşünce, maalesef çok eksik. Bugün aldığın gereksiz ayakkabı, yarın bir yemeği eksilterek dengelenmeye çalışılıyor. Kısacası, ekonomik tabloyu rakamlar kadar sokaktaki insanın alışkanlığı belirliyor.
Bireysel olarak ne yapılabilir? Öncelikle harcama alışkanlığını sorgulamak şart. “Almasam ne olur?” demeden kasaya gitmemek lazım. Çünkü o küçük alışkanlık, zincirleme şekilde ekonominin en alt tabakasına kadar uzanıyor. Bir ülkedeki tüketim kültürü değişmeden, ekonomide yapısal düzelme beklemek hayal.
2021’de ilk kez “her ay kenara 500 lira atacağım” diye kafaya koymuştum, üç ay sonra enflasyon suratımda patladı. O gün anladım ki, finansal hedef dediğin şey sabit tutarlarla olmaz, güncellenmezse çöp olur. Bir hedef belirlerken önce net rakam koymak şart: “2026 sonunda 200 bin lira birikim.” Sonra bunu aylık, haftalık, hatta günlük minik adımlara bölmek lazım. Her ay maaş gelir gelmez otomatik EFT ile kenara aktarmak, unutmamak için birebir. Hayal kurmak güzel ama elindeki imkânı, giderlerini, olası riskleri hesaba katmazsan para birikmez. Bazen kendine acımasızca “Neyin hayalini kuruyorsun, gerçekçi ol!” demek gerekiyor. Excel dosyası açıp gün gün yazmadan, hayatta istikrarlı yol alınmıyor.
Geçen sene Garanti’den %2,99 faizle çektiğim 100 bin TL krediye, bu yıl aynı vade için %5,4 faiz verdiler. Aylık taksit neredeyse iki katına çıktı, ödeyemedim, erken kapattım. 2021’de borçla araba alanlar şimdi krediye hiç yanaşamıyor. Bankalar da riskten korkup herkese onay vermiyor zaten; memur maaşı dışında geliri gösteremeyen yandı.
Hayatını idare etmek istiyorsan para nereye gidiyor bilmen gerekir. Çoğu insan maaşını alıp harcıyor, sonra ayın ortasında "param nereye gitti" diye şaşırıyor. Bir plan olmazsa enflasyon, beklenmedik gider, emeklilik gibi şeyler seni çiğner. Baştan basit bir bütçe tutmak, acil para biriktirmek, borçlarını yönetmek — bunlar seni kontrol sahibi yapıyor.
2021’de kredi kartına abanıp limiti şişiren arkadaş, 2024’te hâlâ asgari ödeyip bataktan çıkmaya uğraşıyor. Maaşın yatınca ilk iş doları mı alırsın, yoksa ihtiyaçlarını listeleyip öncelik mi verirsin? 12 Mart 2026'da hâlâ “Ayın sonunu nasıl getireceğim?” diye düşünüyorsan, temel matematik ve bütçe bilgisi şart. Migros’ta Temmuz 2023’te süt 30 liraydı, Şubat 2026’da 70’e dayandı; harcamayı, tasarrufu, enflasyon hesabını bilmeyen eziliyor. Ev alacağım diye yüklü kredi çekip ödeyemeyen insanların hikâyesiyle dolu çevrem. Basitçe: Ne kazanıyorum, ne harcıyorum, gereksizden nerede kısmalıyım? Bunları bilmeden para yönetilmez. Okuryazar olan bir tık önde başlıyor hayata, çünkü para ile barışık yaşamayı öğreniyor. Bu çağda cehaletin faturası çok ağır.
Geçen sene Garanti’deki hesabımdan gece 02:00’de bana ait olmayan bir EFT denemesi gördüm, bildiğim iyi oldu. Bankanın mobil bildirimine anında baktım, hemen müşteri hizmetlerini aradım, hesabı dondurdular. Kimseye banka şifresi, SMS kodu vermemek yetmiyor; gerçekten anlık uyanık olmak, bildirimleri kapatmamak şart.
2025’te banka şubesi görmeden kredi çektim, parayı kriptoya aktardım, iki günde bozdurup tekrar hesabıma çektim. Mobil uygulamalarda artık kimlik tanıma, QR ile ödeme, anlık döviz alım satım sıradan işler. Havale/EFT ücretine para veren kalmadı, en büyük masraf “işlem limiti” saçmalığı, ona da güncelleme gelirse değmeyin keyfime.
Aileler genellikle harcadıklarından sonra kalan parayla bütçe yaparlar, işin tersini yapmak lazım. Maaş gelir gelmez sabit giderleri (kira, elektrik, su, internet) ayıracaksın, sonra tasarruf hedefini belirleyeceksin, geri kalan para da harcanabilir kategorilere bölünecek. Çoğu kişi bu sırayı karıştırınca ay sonunda param nereye gitti diye şaşırıyor.
Smartphone uygulaması veya basit bir Excel tablosu kullanmak aradaki farkı yaratıyor. Akbank Mobil'den, Tosla'dan faydalanan insanlar harcamalarını gerçek zamanda görüp kontrol edebiliyor; bir de not defterine yazanlar var, ikiside işe yarıyor ama dijital izleme çok daha etkili. İlk üç ay biraz disiplin gerekiyor, sonra alışıyor.
Kişi başı aylık harcama limitini belirlemek de önemli. Mesela İstanbul'da orta sınıf bir ailenin temel yaşam maliyeti 15-18 bin lira civarında, bu rakamı bilerek planlama yapmak çok farklı. Sağlıksız mağaza alışverişinden kaçıp haftalık list çıkararak yapılan alışveriş, tek başına yüzde 20 tasarruf sağlayabiliyor. Sonuç olarak sistem ve saydamlık, duygusal harcamadan çok daha güçlü.
Bankadan kredi kartı alıp ekstreyi son ödeme tarihinden bir gün bile geçirmeden yatırmak, notu direkt yukarı çekiyor. 25.000 TL’lik kart limitimin %30’unu hiç aşmadım, Garanti’den anında bildirim geldi: “Kredi notunuz arttı.” Kapanmamış küçük bir borç bile aylık puanı baltalıyor, bunu bizzat yaşadım. Bir de otomatik ödeme talimatı, bankaların gözünde artı puan yazıyor.
Bir sabah kalkıp banka hesabındaki bakiyenin sıfırlandığını görmek, insanı hem utandırır hem de panikletir. Hele 2024’te İstanbul’da kiralar 20 bin lirayı geçmişken, plansız yaşamak resmen intihar gibi. Gelirin nereye gittiğini bilmek, acil durum fonu oluşturmak, kredi kartı faizine düşmemek için şart. İki ay düzenli harcama takibi yaptım, gereksiz yere her ay 1500 lira kahveye gittiğini gördüm; bu parayla mini bir tatil bile yapılır.
2025’te İstanbul’da şirket açınca ilk darbe KDV ve stopajdan geliyor. Kazandığından önce devlete çalışıyorsun, beyanları kaçırmak gibi bir lüksün yok. Fatura kesmeyi unutursan cezası anında. Vergi dairesinin işi gücü yok gibi, 3 ayda bir yoklama memuru dükkana uğruyor. Sanayiciden esnafa, herkes bir şekilde Maliye’yle köşe kapmaca oynuyor zaten.
Marketlere gittiğinde fark ettiğin şey: iki hafta önceki alışveriş listesinin aynı ürünler için yüzde 15-20 daha pahalıya mal oluyor. Bu sadece psikolojik bir his değil, cüzdanın gerçekten boşalıyor.
Enflasyon önce gıdada başlıyor. Ekmek, süt, yağ, tavuk — temel ihtiyaçlar. 2026'nin başında et fiyatları bir önceki yıla göre yüzde 30'u aştı. Sonra elektrik, su, doğalgaz geldi. Kira da durmadı tabi. Ocak ayında sadece faturalar yüzde 25 arttı.
İnsanlar bütçe yapıyor artık. Alışkanlık değiştiriyor. Restoran yerine evde yemek, market markası ürün tercih etme, toplu taşıma kullanma. Tasarruf seçim değil, zorunluluk haline geliyor. Özellikle emekliler ve sabit gelirli çalışanlar ciddi sıkıntı çekiyor çünkü maaşları enflasyonla aynı hızda artmıyor.
Banka hesaplarındaki para da değer kaybediyor. Tasarrufun getirisi negatif hale geliyor. Yatırım yapanlar altına, dövize kaçıyor. Devlet ne kadar desteklese de orta ve alt gelir grupları gerçekten sıkışıyor. Bu sadece sayı değil, insanların yaşam standardının düştüğü anlamına geliyor.
2022’de markette 150 liraya dolan poşet bugün 500 lirayı zorluyor, kasada fişe bakmaya korkar oldum. Ayda bir dışarıda yemek yemek bile lüks oldu, eskiden öğle arası kumpir 30 liraydı, şimdi 90 lira. Giren para aynı, çıkan üç katı. Kimse “buna alışılır” demesin, alışılmıyor, insanın yaşam kalitesi resmen düşüyor.
2021’de Borsa İstanbul’da hevesle başladım, ilk 6 ayda yüzde 35 zarar ettim. En büyük hata, bütün parayı tek hisseye gömmekti. Şimdi portföyü 4-5’e bölüp, stop-loss koymadan işlem açmıyorum. Yüzde 10’un üzerinde kayıpta otomatik satmak, duygusal kararları engelliyor. Özellikle kaldıraçlı piyasalarda bu disiplin hayat kurtarıyor.
İstanbul’da büyüdüm, 90’ların sonu. Apartmanda herkes birbirini tanırdı, evlerin anahtarları paspas altındaydı. Annem bir tabağa dolma koyar, “Şunu Fatma ablaya götür” derdi. Kapı tıklanmadan açılır, içeride pijamayla oturan komşu “Gel bakayım” diye çağırırdı. Ama kimse, kimsenin özelini didikleyip kurcalamazdı. Herkes haddini bilirdi. O zaman bile “kapı çalınmadan girilmez” diye bir kural vardı, biri o çizgiyi aşarsa mahallede hemen duyulurdu. Dedikodu başka, haddini aşmak başka.
2014’te Ankara’ya taşındım, taşınır taşınmaz üst kattaki teyze koltuklar gelmeden ziyarete geldi. “Soba mı kuracaksınız, doğalgaz mı?” diye sordu, direkt konuya daldı. O an anladım, bazı insanlar samimiyetle patavatsızlığı karıştırıyor. Sınır koymazsan, günlerce elektrik faturanı bile merak eder hale geliyorlar. Bir gün apartman toplantısında, komşulardan biri “Senin çocuğun bu sene hangi okula gidiyor?” diye ortalığı yokladı. Net cevap verdim: “Özel mesele, konuşmayalım.” O günden sonra mesafeyi herkes hissetti.
Son birkaç yılda, özellikle büyük şehirlerde sınır çizmek daha da önemli hale geldi. İnsanlar bir yandan eski mahalle kültürünü özlüyor, bir yandan da kapılarına kilit üstüne kilit takıyorlar. Özellikle pandemi zamanı (2020-2022 arası), kimse kimseye yaklaşmak istemedi. Kapıya gelen kuryeye uzaktan bakıp, “Poşeti yere bırak” diyenler bile komşusuna iki metre mesafeden konuşmaya başladı. Garip ama gerçek; fiziksel mesafe sosyal mesafeye de yansıdı.
Kredi kartı ekstresini minimumu değil tamamını ödeyerek başlamak şart. 2023’te Garanti’de sadece iki ay asgari ödeyince notum 140 puan eridi, toparlaması 6 ay sürdü. Limitin yüzde 30’unu aşmadan harcama yapmak da önemli. Kredi başvurularını sıklaştırmak ise tam tersi, puanı düşürüyor; bunu da Enpara’da müşteri temsilcisi açıkça söylemişti.
2019’da Beşiktaş’ta bir kafede garsonluk yapınca, 12 saatlik dersten çok daha fazla hayat dersi aldığımı fark ettim. Ay sonu cüzdan bomboş ama insan sarrafı oluyorsun, patron tripleriyle baş etmeyi öğreniyorsun. Kafaya şunu da çakıyor: Asgari ücretin kıymetini bil, “Baba kredi kartını versene” devri sonsuza dek sürmüyor.
E-Devlet’e girmeden prim günüme bakamıyorsam, o kadar teknolojik gelişme boşa gitmiş demektir. 2026’da hâlâ “SGK’ya gidip sıra bekle” diyen varsa, ya nostalji seviyor ya da gizli ajan. E-Devlet’ten “SGK Tescil ve Hizmet Dökümü” kısmında 2 dakikada tablo gibi önüme seriliyor; şifrem yoksa PTT’ye gidip almak 5 dakikamı alıyor, o da yürüyüş sayılır.
İstanbul’da sabah 7’de Caddebostan sahilde koşmak resmen kafa resetliyor. Yaklaşık iki aydır haftada dört gün ağırlık ve kardiyo yapınca, uykuya dalmak bile kolaylaştı. Sinir eşiğim yükseldi, trafikteki saçmalıklara daha az takılıyorum. Bilim de destekliyor: Düzenli egzersiz beyinde serotonin ve endorfin salgısını artırıyor, antidepresan etkisi yaratıyor.
2017 referandumunda Berlin’de oy kullanmaya gittiğimde, sandık başında önümdeki adamın Almanya’da 30 yıldır yaşadığını ama hâlâ doğru dürüst Türkçe yazamadığını görmüştüm. Buna rağmen elinde zarfı “geleceğimiz için” diye sallayıp oyunu attı. Oradaki herkesin suratında tuhaf bir ikilem vardı: Hem uzak, hem burnunu sokmadan da duramayan bir ruh hâli. 2023 seçimlerinde Köln’deki sandıklarda sabah 8’de kuyruk başlamıştı, öğlene kadar bitmedi. Neredeyse bayram havası. Çoluk çocuk, mangallar, selfie çekenler… O an “buradaki Türk topluluğu, Ankara’daki herhangi bir mahallenin seçmeninden çok daha organize ve motive” diye düşündüm.
Yurtdışında yaşayan Türklerin oy oranı yüzde 5’e yakın. Yani, toplam seçmenin 1 milyondan fazlası. Kararsız oyları, hatta küçük partilerin bile kaderini etkileyebilecek bir hacim bu. Özellikle Fransa, Almanya, Hollanda ve Belçika hattında, blok halinde bir oy disiplini var. 2018 seçimlerinde, Almanya’da kullanılan oyların yaklaşık yüzde 65’i iktidara gitmişti. Türkiye’deki bazı şehirlerden daha yüksek oran. Buradaki kasabalarda, cami dernekleri, hemşehri lokalleri ve kahveler, adeta küçük birer seçim kampanya ofisi gibi çalışıyor. WhatsApp gruplarında günler öncesinden “oy kullanmayı unutma” mesajları dönmeye başlıyor.
2024’ün Temmuz’unda Ankara’da ev alırken tapu işlemlerinde yaşadıklarım milletin başına gelmesin diye yazıyorum. Her şeyden önce, noterdeki gibi “hadi imza at, bitsin” kafası yok burada. Tapu müdürlüğünde işler biraz daha ağırdan gidiyor ve oradaki sıraya hazırlıklı olmak lazım. Sabah 8.45’te başladık, öğlen 1’i buldu. Kimse acelen olduğunu umursamıyor, soğukkanlı olacaksın.
En kritik detay: Evin üstünde ipotek, haciz, şerh gibi bir şey var mı, bunu e-Devlet’ten ya da direkt tapu müdürlüğünden sorgulatmadan sakın imzayı basma. Bir arkadaşım, 2023’te İstanbul’da ev alırken eski sahibinin bankaya olan borcundan kaynaklı ipotek çıktı. Adamlar zaten tapuya bir şey söylemiyorlar, uyarmıyorlar. Kendi sorgulatmazsan göz göre göre batıyorsun.
Bir de, “alıcı ödesin” kafasına alışmış emlakçılar var. Tapu harcı yüzde 4 ve genelde 2+2 olarak ikiye bölünüyor; ama bazı satıcılar, parayı peşin aldığı için “bunu sen hallet” diyebiliyor. 2024’te 2 milyonluk ev için 80 bin TL’yi tek başına ödeyen adam tanıdım. Sözleşme yaparken açık açık yazdırmak şart, yoksa son anda tatsızlık çıkıyor.
2001 ekonomik krizinde Ankara'nın nasıl paniklediğini hatırlıyorum; televizyonlar sürekli “kriz masası” diye yayın açardı. Şimdi ise her şey medya şovuna dönmüş durumda, gerçek diplomasi arka planda kayboluyor. Eski diplomatlar daha ağırbaşlıydı, şimdiki yöneticiler ise Twitter’dan birbirine laf atıyor, işler ciddiyetten çıktı. Kriz yönetimi artık göstermelik, kimse “arka kapı diplomasisi” bilmiyor desen yeridir.
Akşam 23’ten sonra telefon ekranına bakınca uyku resmen kaçıyor, melatonin sıfırlanıyor. Yatak odasında kalın perde şart, sokak lambası bile gözümü rahatsız ediyor. Birkaç aydır akşam 9’dan sonra kahve içmeyi kestim, sabah daha dinç kalkıyorum. Haftada iki gün melisa çayı içmek de iyi geliyor, özellikle stresli zamanlarda.
Eskiden, 2000’lerin başında tapuya gidip sıra almak, saatlerce beklemek, eksik evrak yüzünden tekrar geri dönmek klasik bir kabustu. Bugün e-Devlet sayesinde çoğu işlem randevulu ve belgeler dijital ortamda kontrol ediliyor, ama hala gözden kaçan çok şey var. İpotek veya haciz kaydı var mı, mutlaka tapu müdürlüğünden ya da e-Devlet’ten kontrol etmek şart. Satıcıya güvenip “sıkıntı yok” demekle olmaz, bizzat tapu kayıtlarına bakmadan imza atılmaz. Daireye ait aidat, vergi borcu, yapı kullanma izni (iskan) gibi detaylar hâlâ büyük şehirlerde bile atlanıyor. Ayrıca tapuda “kat irtifakı” mı, “kat mülkiyeti” mi olduğuna dikkat edilmeli; hala kaba inşaat tapusu ile satmaya çalışan var. 2026’da hâlâ arsa tapusu ile daire satmaya yeltenen uyanıklar bitmedi, her belgeye imza atmadan iki kere oku, gerekirse bir avukatla git.
00
00
00
Şimdi Almanya’dayım. 2023’ten beri küçük bir kasabada yaşıyorum. Burada kimse kapını çalmaz, selam verir, yoluna devam eder. Çöp kutusunu bile yanlış yere koysan direkt belediyeye şikayet ederler, “kardeşim, bu yanlış” diye suratına söylemezler. Başta yadırgadım, sonra rahatladım. Kimse hayatıma karışmıyor, ben de kimseninkine karışmıyorum. Buradaki sınır anlayışı, Türkiye’dekiyle tamamen zıt. Biri haddini bilmek, diğeri resmen duvar örmek gibi.
Bir noktadan sonra şunu anladım: Sınır koymayınca, samimiyet adı altında özel hayatın delik deşik ediliyor. Özellikle şehir yaşantısında, “herkesle kanka olacağım” kafası insanı yoruyor. Net olmak şart. “Buraya kadar, sonrası bana ait” diyebiliyorsan hayat kolaylaşıyor.
Ama şu var, sınır çizmek demek insanlıktan çıkmak değil. Bayramda bir tabak baklava götürürsün, cenazede omuz verirsin, hastaya hal hatır sorarsın. Ama içini, cebini, aileni didiklemelerine gerek yok. Samimi ama mesafeli; eski usul nezaket, modern çağda altın değerinde.
00
Kendi gözlemim şu: Avrupa’daki Türkler, Türkiye’deki iç gündemden kopmuş gibi gözükse de, siyasete en çok asılan diaspora bu topraklarda. Bir bakıma, kimliğe tutunma isteğiyle iyice siyasete sarılıyorlar. Almanya’da doğup büyüyen, Türkçesi aksanlı ikinci nesil bile, Türkiye’deki seçimler söz konusu olunca bir anda milliyetçi, muhafazakâr veya neye inanıyorsa o safta bir savaşçıya dönüşüyor. 2023’te Düsseldorf’ta gördüğüm gençlerin çoğu, Türkiye’de yaz tatilinden fazla bile kalmıyor ama oy için izin alıp işe gitmeyeni duydum.
Buradaki asıl gariplik, Türkiye siyasetinde söz sahibi olan bu kitlelerin, yaşadıkları ülkelerde ise siyasete ya hiç bulaşmamaları ya da aşırı pasifleşmeleri. Berlin’de çalıştığım kafede, patronum Mehmet Abi, “Abi burada seçime gitmekle kim uğraşacak, zaten bunlar bizi adam yerine koymuyor” derdi. Ama Türkiye’deki seçim günü gelince, en önde o olurdu. Katılım oranları Almanya’da genelde yüzde 80’i buluyor, ama Alman seçimlerinde Türk kökenlilerde bu oran yüzde 40’ı bile geçmiyor.
Gözlemlediğim kadarıyla, Avrupalı Türkler için seçimler bir aidiyet savaşı. Hem geride bıraktıkları memlekete bağlanma, hem de buradaki ötekileştirilmenin hıncını çıkartma. Siyasi partiler de bunun farkında, seçim dönemlerinde neredeyse her hafta bir bakan Avrupa’ya gelip düğün salonlarında miting yapıyor. Sonra dönüp "gurbetçinin oylarıyla kazandık" muhabbeti başlıyor.
Gerçek şu: Yurtdışındaki Türklerin siyasette etkisi, artık göz ardı edilemez düzeyde. Ama bu etkinin, yaşanılan ülkelere sıfır katkı yapması hem ironik, hem de içten içe rahatsız edici. Avrupa’daki Türklerin çoğu, burada oy kullanmayı öğrenmemiş – ama Türkiye’de kader belirliyorlar. Bu da, iki arada bir derede kalmak gibi: Ne buraya tam aidiyet, ne memleketten kopuş. Sandıkta da, hayatın başka alanlarında da, diaspora Türklerinin kimlik çatışması bitmiyor.
00
Adres beyanını ve DASK sigortasını önceden halletmek hayat kurtarıyor. Tapu randevusuna gelmeden DASK poliçesini güncelletmek, nüfus müdürlüğünden adres beyanının hazır olması lazım. Yoksa “git hallet, tekrar gel” deyip başa sardırtıyorlar. O gün, sırada bir kadın sırf bu yüzden 4 saat bekledi. Sigorta poliçesi e-Devlet’te görünmeyince işlem başlamadı.
Bir de asla elden para verme. Banka üzerinden, açıklamasını da “konut satışı” olarak yazıp öyle gönder. Satıştan önce paranın gittiğini teyit etmeden tapu harcını ödedim, bir anlık gafletle. Neyse ki karşımda düzgün adam vardı da sıkıntı çıkmadı. Ama son zamanlarda “parayı aldım deyip buhar olan” satıcı hikayeleri arttı, risk almaya gerek yok.
Emlakçıya komisyonu imzalı bir belgeyle teslim et; “sonra alırım” diyen çok. 2024 rakamı satış bedelinin %2'si, KDV hariç. Pazarlıkla %1’e kadar düşüyor ama pazarlık yapmadan direkt ödeme yapma, piyasada herkesin fiyatı farklı.
Bir de belediyede rayiç bedeli kontrol etmeden ödeme yapma. Gerçek satış bedelinden düşük gösterip harçtan kaçırsan bile, 5 yıl içinde Maliye tespit ederse, aradaki farkı faiziyle birlikte çatır çatır alıyor. Hatta geçen yıl Bahçelievler’de tanıdığım birine 60 bin lira ceza geldi, üstelik evi satalı 3 yıl olmuştu.
Kısaca:
- Tapu kayıtlarını bizzat sorgula
- Harç ve masrafları açıkça konuş, sözleşmeye yazdır