Eskiden aşk dediğin mahallede, okulda, belki yaz tatilinde komşunun çocuğuyla yaşanırdı. Dış etki en fazla annelerin lafı, babaların bakışı, komşu teyzelerin dedikodusu olurdu. Mesela Kadıköy’de büyüyen biri için 90’lar çok net: Akşam sekizde evde olacaksın, eve geç gelirsen kıyamet kopar. WhatsApp yok, “Müsait misin, müsait misin?” diye darlayan yok. İletişim zorluğu, heyecanı arttırırdı ama bu kadar yıpratmazdı insanı.
Şimdi ortam çok daha acayip. Sosyal medya, mesaj uygulamaları, dating aplikasyonları… Hepsi ayrı bir dış faktör. Sevdiğin kişiyle kavga ediyorsun, bir tweet’i yanlış anlıyorsun, ilişki çatırdıyor. Ya da Instagram’da eski sevgili takibi, “kimle ne yapıyor” stalk’ları… Güvensizlik dibine vuruyor, sürekli bir açık arama hali. Bu kadar göz önünde olmak insanın psikolojisini yoruyor.
Bir de ekonomik meseleler var. 2026’da özellikle İstanbul’da bir ilişki yürütmek için resmen bütçe yapmak gerekiyor. En son geçen ay Beşiktaş’ta bir kafede iki kişi kahvaltı: 820 TL. Üniversite öğrencisiysen hele, romantizm falan hayal. Hesabı kim ödeyecek muhabbeti, “O kadarını da ben vermeyeyim” tripleri… İnsan ister istemez aşka bakışını değiştiriyor. Ailelerin ekonomik şartlara karışması da cabası: “Oğlum, işi var mı?”, “Kızım, evi var mı?” gibi klasikler hâlâ güncelliğini koruyor.