Viyana’da 2017’den beri yaşayan biri olarak, Türkiye’nin dışarıdan nasıl göründüğünü her gün yüzüme çarpıyor. Bazen markette kasada, bazen göçmenlik ofisinde, bazen de bir üniversite kantininde… Kimliğin Türkiye ise, ilk algı artık “kriz”, “yolsuzluk”, “otokrasi” ve “mülteci geçişi.” 2015’te Erasmus’a geldiğimde durum böyle değildi. O zamanlar “İstanbul çok güzel”, “Türk yemekleri efsane” muhabbetleri dönerdi, insanlar sıcak yaklaşırdı. Son 5-6 yılda işler resmen terse döndü.
2020’den beri özellikle medya ve diplomasi kanallarında Türkiye’nin adı genellikle krizlerle, kavga gürültüyle, Avrupa’ya parmak sallamalarla anılıyor. Adamların gözünde ya göçmen tehdidi pazarlığı yapan bir ülkeyiz, ya da içeride muhalefete göz açtırmayan bir “tek adam rejimi.” Klasik “stratejik ortak” diskuru çoktan rafa kaldırıldı. NATO’daki tavırlar, S-400 meselesi, İsveç’in üyeliği gibi olaylarda ipin ucu kaçtı bence. Avrupalı diplomat bile “Bir gün öyle, bir gün böyle” diye dalga geçiyor. Neticede güven azalınca, imaj da yerle bir oluyor.
Bir de işin ekonomik tarafı var. Türkiye’den gelenlerle konuşunca herkesin ortak hikayesi: “Schengen almak imkansız, vize randevusu için üç ay bekledim,” “Yatırımcıyım dedim, banka bile hesap açmadı.” Eskiden Almanya’da ya da Hollanda’da “Türk” deyince sadece gurbetçiler akla gelirdi; şimdi “acaba bu adam iltica mı edecek, kara para mı getirecek” paranoyası var. Yani buradaki sistem bile resmen “riskli ülke” muamelesi yapıyor. Yabancı yatırımcı için rasyonellikten çok, “başımıza iş açmayalım” mantığı hakim.