Bir neslin tarih algısı, çoğunlukla onu anlatan kimliklerle şekillenir. Türkiye’de bu rolün hakkını veren nadir adamlardan biri, 1947 doğumlu İlber Ortaylı oldu. Lise yıllarımda, “Osmanlı’yı doğru anlamak için Ortaylı okuyacaksın” cümlesi, çevremde bir tür şifre gibiydi. Kütüphanede rastladığım “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Yerel Yönetim Geleneği” kitabı hâlâ sararmış sayfalarıyla durur. Kendine has o hızlı, bazen sabırsız, ama berrak anlatımını canlı dinleyebilmek, Ankara’dan İstanbul’a sempozyum kovalamama sebep oldu.
Hastanede yoğun bakımda yatıyor haberi, alışıldık gündem karmaşasının arasında insanı sersemletiyor. Çünkü Ortaylı, sadece tarih anlatmadı. Hafıza inşa etti. 2000’lerin başında televizyonda “Yaşamdan Dakikalar”da gördüğümde, tarihçiyi bir ansiklopedinin ötesine geçiren tavrı dikkatimi çekmişti. İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray Lisesi’nden geçen bir adamın, Türkçenin ve Osmanlının köşe taşlarını, o kendine has ironisiyle topluma hatırlatması kolay iş değil.
Sağlığına dair haberler, Türkiye gibi hafızası sıkça tazelenen bir toplumda, hafızayı kuran insanın kırılganlığını gösteriyor. İlber Ortaylı’nın hastalığı, bir bakıma, bu ülkede bilgiyle mesafe arasındaki tuhaf ilişkiyi de açığa çıkarıyor. Herkes onun bilgeliğine zaman zaman sığındı, ama çok az insan onun kadar okudu, yazdı, seyahat etti. Galata Kulesi’ne bakıp “Burası klasik İstanbul değildir. Klasik İstanbul, Eyüp Sultan’dır,” diyebilecek bir göz, şehre bakışı da, insana bakışı da değiştirdi.