Sabah 08.15, İstanbul Kadıköy’den Beşiktaş’a bisikletle geçmek, hafta içi trafiğini ciddiye almayıp gülerek geçmek demek. Toplu taşımada ter kokusu, arabanın içinde sinir harbi yok. Bisiklet yolunu buldun mu, gözünü kırpmadan sağdan soldan akan arabaları izlersin, bazen vapurda bisikletini yanına alıp bir yudum çay içersin. Hava soğuksa montun, yağmurluysa yağmurluğun, yazın da ince tişörtünle bir şekilde idare ediyorsun. Kışın bile kullanıyorum, -2 dereceye kadar denedim, sağlam eldiven ve bereyle iş görüyor.
Hesaba vurunca, yıllık akbil parası 6 bin lirayı geçiyor. Halbuki ucuz bir şehir bisikletine 2025’te 8 bin verdim, 1 yılda kendini amorti etti resmen. Bakımı zaten en fazla 500 lira tutuyor. Benzin, otopark, sigorta filan dert değil. Üstüne, trafikte zaman kaybetmiyorsun. Google Maps’in “bisiklet” seçeneğini kullananlar bilir, sabah işe 22 dakikada gidiyorum, en usta araba sürücüsünden hızlıyım.
Bir de şöyle bir rahatlığı var: Her köşe başında bisikleti park ediyorsun. Benim gibi Bakırköy’de oturup Nişantaşı’na gidip gelen biriysen, İBB’nin bisiklet parklarına gözü kapalı güvenirsin. Hırsızlık riski var, evet, ama kilit işini doğru yapınca (ben Kryptonite’cıyım) başıma gelmedi.
Bazı günler, İstanbul gibi bir yerde bile “Hadi ya, bu yol bisiklet için yapılmış” diyorsun. Kadıköy Moda Sahili, Beşiktaş Ortaköy Sahili akşam saatlerinde mis gibi. Ankara için de konuşayım, 2024’te Konur Sokak’tan Kızılay’a kadar bisikletle gittim, asla park yeri aramadım. Yokuşlar yoruyor, orası net, ama elektrikli bisikletle tatlı tatlı çözülüyor.