Geçen sene yazın 1 dolar 36 liraydı, bu sabah baktım 41’i zorluyor. Markette aldığım ithal çikolatadan tut, arabaya koyduğum benzine kadar her şey zamlanıyor. Aslında olay sadece fiyat artışı da değil; mesela Şişli’de bir tekstil atölyesi, kumaşı ithal ettiği için artık siparişe yetişemiyor, işçi çıkarıyor. Turist gelince seviniyoruz, döviz bırakıyor ama aynı adam ülkesine dönünce “Türkiye ucuz, geleni kazıklıyorlar” diyor. Kimsenin maaşı dövize endeksli değil, ama herkesin harcaması dövize bağlı. Bankadaki paranın değeri eriyip gidiyor. Başka ülkede yaşasam derdim ki, döviz artışı ihracatı patlatır ama buranın işleyişi bambaşka. O yüzden “bize has” bu durumun çözümü de klasik ekonomi kitaplarında yazmıyor.
Üniversitede bir ara, en yakın arkadaşımın yeni bir grupla daha fazla vakit geçirmesi sinirimi bozmuştu. Bunu içimde büyütmek yerine açık açık konuştum, aramızda yanlış anlaşılma kalmadı. İnsan bazen kendi değerini hatırlamak zorunda, karşı tarafı suçlamadan. Kıskançlığı sindirmek yerine, sebeplerini dürüstçe masaya koymak hayatı çok kolaylaştırıyor.
2024 sonunda bankadan 200 bin TL ihtiyaç kredisi çekmeye kalktığımda faiz oranı %4,29’du, aylık ödeme 9 bin TL’ye dayanıyordu. Aynı tutar için 2022’de ödediğim taksit 3.500 TL'ydi. Gelir artışı bu hızda gitmiyor ama borçlanma maliyeti üçe katlandı. İnsanlar artık düğün, tadilat gibi harcamaları rafa kaldırmaya başladı, bankalar bile “emin misin?” diye soruyor.
Geçen yıl Garanti’den kredi kartı limiti artırımı isterken notumun düşük çıktığını gördüm, şok oldum. Akbank’taki eski borçları bir ay geciktirmiştim, hemen kapattım. Sonra maaş hesabımı düzenli kullandım, her ay karta tam ödeme yaptım. Üç ay içinde puan 120 puan yükseldi, bankaların tavrı gözle görülür değişti; müşteri temsilcisi bile daha kibar konuşmaya başladı.
2024 yazında Akbank’tan 150 bin TL krediye %4,20 faiz verdiler, aylık ödeme 8 bin TL’yi geçti. 2021’de aynı krediye %1,40 bilemedin %1,60 veriliyordu, taksit 4 binin altındaydı. Orta sınıf dediğin artık borçlanarak araba-ev hayali kuramıyor, bankalar resmen “alma kardeşim” diyor. Kredi kartına abanmak isteyen de asgariye mahkûm, faizler yüzünden borcu döndürmek mümkün değil.
Bir anda boşalan WhatsApp grubu gibi bir sessizlik, 2024 İstanbul’unda bunu yaşadım. İnsan yalnız kalınca kafasında dönen sesler daha bir gürültülü oluyor, özellikle de akşamları. Yeni bir hobiye sarılmak, mesela Kadıköy’de resim kursuna yazılmak, işe yarıyor mu? Bir noktada insan eski arkadaşına yazmamak için kendini zor tutuyor; o sınırı geçince zaten başka bir yalnızlık başlıyor.
En büyük hata bütçeyi hayalden yapıyoruz. İlk ay her şey plana uyuyor gibi görünüyor, üçüncü ay fark ediyorsun ki hiçbir şey doğru değilmiş. Bütçe yaparken gerçek rakamlardan başlamalısın — son üç ayın banka ekstresi, kredi kartı faturası, kira makbuzu, market harcamaları. Tahmin ve hayal değil, gerçekler.
Gelir tarafında da samimi ol. Eğer ayın ortasında freelance iş yapıyorsan, onu sabit gelir olarak yazma. Yazıyorsan, o paranın gelmeme ihtimalini de bütçeye yansıt. Banka hesabında on bin lira duruyor diye on bin lirayı harcanabilir saymak, işte orası tuzak. Birinde vergisi var, birinde beklenmedik masraf çıkabilir.
Bütçeyi kategorilere böl ama abartma. Ev kirasına, mutfağa, ulaşıma, sağlığa ayır. Ama "diğer" kategorisini çok geniş tutarsan, orada kaybolan para bulunur. Geçen sene Şubat'ta Bursa'ya gidişim unutmuştum, bütçeyi patlatmıştı. Şimdi "tatil ve seyahat" diye ayrı satır var.
Acil durum fonu olmadan bütçe yapmaya kalkışmak aptalca. Diş çıkışı, araba tamiri, telefon kırılması — bunlar kesin geliyor. Aylık harcamalarının en az yüzde 10'unu bu fonda biriktir. Varsa daha iyi, yoksa ilk kriz seni krediye götürür.
Kasım 2023’te Garanti’den 100 bin TL ihtiyaç kredisi çeken arkadaşımın aylık taksiti 6 bin TL’yi geçti, toplam geri ödeme neredeyse 200 bin TL. Şimdi aynı miktar için bankalar 10 bin TL’nin üstünde taksit çıkarıyor, çünkü faiz uçtu. Piyasada cebinde sıcak parası olmayan, krediyle nefes almak isteyen direkt boğuluyor artık. Gelir artmadan krediye abanmak, bildiğin intihar mektubu yazmak gibi.
Türkiye'de vergi sistemi merkezi yönetim tarafından kontrol edilen ve gelir, kurumlar, katma değer vergisi olmak üzere üç ana eksende işleyen bir yapı. Gelir vergisi aylık maaştan kesilen ve yıllık beyan edilen vergi, kurumlar vergisi ise şirketlerin net karı üzerinden alınan %20'lik bir orandır. KDV ise satın aldığımız neredeyse her ürün ve hizmete yüklenen ve oranı %18'e kadar çıkabilen bir vergi.
Vergi Denetmenleri Başkanlığı'na (VDB) bağlı denetçiler işletmeleri kontrol eder, hesapları gözden geçirir ve eksik ödenen vergiler için ceza keser. 2025'te maliye bakanlığı dijital sistemi güçlendirdi, e-fatura zorunluluğu genişletildi ve küçük işletmeler için de takip daha sıkı hale geldi.
Vergi ödememek veya eksik beyan etmek ceza, faiz ve hatta hapis cezasına kadar gidebiliyor. Ama kayıtlı olmak, fatura kesmek ve düzgün muhasebe tutmak aslında koruma sağlıyor. Devlet de bu yolla denetim altında olan işletmelere kredi ve teşvik avantajları sunuyor. Sistem tuhaf gelebilir ama temeli adil: herkes payını verirse, devlet hizmet sunabilir.
Hisse senedi, kripto, tahvil, altın, gayrimenkul — seçenek çok ama çoğu kişi hangisine para yatıracağını bilmiyor. Oysa her birinin kendi oyun kuralı var.
Hisse senetlerinde işin yüzde 80'i zamanlamadır. Borsa İstanbul'da bir şirkete para veriyorsun, o şirket kazanç yaparsa sen de kazanırsın. Ama 2024'te gördük ki bir gece haberi değişir, hisse yüzde 20 düşer. Türkiye'de vergi yüzde 10, işlem maliyeti düşük. Eğer kısa vadede oynayacaksan riskli, uzun vadede (5+ yıl) tutacaksan makul.
Kripto para ise kumardır, yatırım değil. Bitcoin Mart 2026'de 90 bin dolar civarında seyrediyor ama yarın 50 bine düşebilir. Hiçbir merkez bankası ya da hükümet arkası yok, tamamen spekülasyon. Eğer kaybetmeyi göze alamazsan burada işin yok.
Tahviller en güvenli seçenek ama getirisi de az. Devlet tahvili yüzde 18 civarında faiz veriyor, paranı 2 yıl bekliyorsun, garantili. Risk neredeyse yok ama enflasyon seni yiyebilir. Eğer istikrar istiyorsan uygun.
Altın, herkesin gözde çocuğu. Ekonomi kriz yaşadığında altın değer kazanır. Ama 2025-2026'de dolar güçlü olduğu için altın fiyatı zayıf. Fiziksel altın satın alırsan depolama maliyeti, sigorta maliyeti var.
2019’da, üniversitede aynı gruptan iki kişide bunu birebir yaşadım. Bir bakıyorsun her şey çok samimi, birlikte sabahlara kadar ders çalışıyorsun, espri yapıyorsun ama iş bir noktada flörte dönüyor. O “arkadaş” diye geçtiğin insanla göz göze gelince içinden bir şey kıpırdarsa, işte orası dönüş yok noktası. O çizginin netliği bence, birinden hoşlandığında ona başına gelen ilk şeyi anlatmak istemenle anlaşılıyor.
90’larda apartmanlara “bu kartı arayın, kredi çıkaralım” broşürü bırakılırdı, millet uyanıktı, çoğu çöpe atardı. Şimdi 2026’da ise bir WhatsApp linkine tıklayanın hesabı üç dakika sonra boşalıyor, kendi kendine kredi çekilmiş oluyor. Eskiden yüz yüze güven arardın, şimdi ekrana bakıp kandırılıveriyorsun. Eskiden “banka asla aramaz” ezberdi, şimdi uygulama içinden bile gelince şüphe edeceksin; teknoloji ilerledikçe dikkat iki kat şart.
İlk paramı 2018’de Borsa İstanbul’da çakınca, “risk” denen şeyin grafik üstündeki bir çizgiden çok daha fazlası olduğunu anladım. O gün Garanti Bankası hissesiyle bir gecede yüzde 7 kaybettim. Ekranda kırmızı yanıp söndü, ama asıl kayıp moraldeydi. Sonra kendime şu soruyu sordum: Ne kadar kaybetmeyi göze alıyorum?
Paranın kolay kazanılmadığı bir ülkede, birikimi tek sepete koymak düpedüz kumar. İster hisse senedi, ister kripto, ister Eurobond; hepsinin huyu başka. 2022 yazında Almanya’da çalışan bir arkadaşımdan duydum: Adam döviz hesabındaki parayı 6 farklı ETF’e bölmüş, “Bir tanesi patlasa öteki tampon olur,” diyor. Burada kimse bunu öğretmiyor, okullarda zaten yok.
Çoğu kişi “risk yönetimi” deyince, sadece stop-loss ayarlamayı anlıyor. Oysa asıl mesele, portföyü çeşitlendirmek ve duygularını yönetmekte. 2024’te 500 bin TL ile girip tek bir coin’e yüklenen adam, bir hafta sonra sosyal medyada ağlıyor. Kural net: Kaybetmeyi göze almayacağın parayla yatırım yapmayacaksın. Bunu defalarca test ettim, acısıyla öğrendim.
- Banka mevduatı mı? En risksizi ama getirisi düşük.
Zor zamanında yanında olmayan birini arkadaş diye sayamam, net. 2022’de işsiz kalınca çevremde kimler kaldı, kimler toz oldu, bir bir gördüm. Lafla dostluk kolay; önemli olan gece yarısı arasan da “buyur” diyebilen biri. Tek taraflı omuza yaslanma, bir noktadan sonra insanı tüketiyor.
İlk borsaya girdiğimde 2020’nin başıydı, toplam 15 bin liram vardı. O zamanlar risk yönetimi falan bilmezdim, hisseyi ucuz buldum mu dalardım. Sonra bir gün, pandemi patladı, BIST çöktü, portföyün üçte biri bir haftada eridi. Orada kafama dank etti: Yatırım işi duyguyla değil, kuralla yürüyor.
Şunu net öğrendim: Tüm parayı tek bir hisseye, tek bir varlığa yüklemek intihar. Ne alırsan al, dağıtacaksın. Şu an portföyümün yarısı temettü veren hisselerde, %20’si Eurobond’da, %15’i altında, %15’i de dolar ve euroda. Olası bir kriz ya da hükümet saçmalığı anında hepsinin birden batması zor. Mesela 2023 Ekim’de dolar yükselirken hisse tarafı patladı ama altın ve döviz ayakta tuttu.
Bir de stop-loss kavramı var; zarar kesme. Benim kuralım, bir pozisyonda %10’dan fazla zarar gördüysem, duygularımı bırakıp anında satıyorum. “Belki döner” beklentisiyle girip daha beter batmak istemem. Bunu özellikle küçük yatırımcılar anlamıyor, “beklersem düzelir” diyor, ama bazen o beklenen şey gelmiyor. 2021’de Aselsan aldım, %12 düştü, satmadım, altı ay boyunca toparlamadı, param altı ay orada çürüdü.
Bir sürü insan “uzun vadeli yatırımcıyım” diye kendi kendini kandırıyor. Uzun vadeliysen de, her yıl sektör değişikliklerini, şirket bilançolarını, genel ekonomik durumu kontrol edeceksin. Körü körüne beklemek yerine, yılda bir defa portföyü elden geçirmek şart. Mesela geçen sene bankacılık hisseleri uçtu, şimdi aynı performansı göstermez diye azaltıp başka sektörlere geçtim.
Zor zamanında yanında olmayan adamı yıllar sonra arasan ne olur, sorsan ne olur? 2024 depreminde aradığım üç kişi vardı, biri bile açmadı. Sonra iyi günde gülüşmek kolay zaten. İnsanı ayağa kaldıran, sırtını kollayan adam gerçek dost oluyor. Böyleleri nadir, o yüzden kıymetini bilmek lazım.
90’larda büyüyen biri için “iyi üniversite, garanti meslek” diye kafamıza kazındı her şey. Şimdi 2026’dayız; diploman kadar hangi yazılımı bildiğin, hangi dili konuştuğun, hangi şehirde olduğun da önemli. Eskiden kariyer planı dedin mi on yıl sonrasının tablosu çizilirdi, şimdi taşlar her yıl yer değiştiriyor; esneklik ve doğru network altın değerinde.
Hayatın insana attığı en sert şut 2020-2023 arasında geldi bana. Almanya’da, işsizliğin dibini gördüğüm, pandemi kısıtlamalarıyla duvarlara konuştuğum günler. O dönem “nasıl ayakta kalacağım?” diye her sabah sil baştan düşünüyordum. Psikolojik dayanıklılık, öyle kitap okuyup gelişen bir şey değil. O saat gelip çattığında, gerçekten nasıl tepki verdiğinle ölçülüyor.
Kimse sabah uyanınca “bugün psikolojik dayanıklılığımı geliştireyim” demiyor ama olaylar üstüne geldikçe bir savunma mekanizması arıyorsun. Benim hayatımı kurtaran üç şey oldu: net hedef koymak, küçük zaferleri kutlamak ve kendime acımamayı öğrenmek. Herkesin “iş bulmak imkansız” dediği dönemde, sabahları yürüyüşe çıkıp, iş ilanı taramayı rutin haline getirdim. İlk zamanlar sonuç sıfır. Ama pes etmedim. Düsseldorf’ta 2022 başında, CV’mi yazıcıdan çıkarıp bizzat elden vermeye başladım; “bu işte bir umut yok” diyen arkadaşlarım bana deli gözüyle baktı.
Kendimle baş başa kaldığım o uzun saatlerde asıl mevzu şuydu: “Başarısız olursam ne olur?” Cevap, çoğu zaman: “Hiçbir şey.” Deneyim, rezil olma korkusu, elalem ne der — hepsi yalan dolan. Herkesi memnun etmeye çalışınca insanın psikolojisi zayıflıyor; kendi değerini başkalarının onayına bağlıyorsan geçmiş olsun.
YKS puanını aldın, bir yanda rektörlük binası gölgesinde çay içenler, diğer yanda apartta makarna kaynatanlar. Şehir seçerken “Ankara’nın ayazı mı, İzmir’in gevreği mi?” diye düşünüyorsun ama asıl mevzu şu: Bölümün iş bulduruyor mu? 2023’te İstanbul’da bir arkadaşım, bilgisayar mühendisliğinden mezun olup işsiz kalınca “Keşke daha az popüler bir bölümü, daha iyi bir üniversitede okusaydım” dedi. Üniversitenin adı hâlâ önemli, hele devlet kapısında. Ulaşımı, barınmayı da unutma; 6 bin lira burs yetmiyor, ev kiraları uçmuş. Son olarak, tercih listene ailen değil, sen karış; 2026’da hâlâ “komşu oğlu tıp okudu” baskısı bitmedi, kendini başkasının hayatında figüran yapma.
Ankara’da 90’larda “akşam 9’dan sonra sakız çiğnersen ölülerin kemiği olurmuş” lafını ilk kez duymuştum, sınıfta yarısı buna inanıyordu. Sonradan öğrendim, neredeyse her şehirde farklı bir versiyonu var, hepsi kulaktan kulağa uydurulmuş. İnsanlar bilinmezlikten korkunca kendi yalanlarına inanıyor. Her duyduğuna şüpheyle yaklaşmakta fayda var, hele ki anlatan “benim dayımın arkadaşı polis” diyorsa.
İlk defa staj yaptığımda, yanımda tecrübeli biri olmanın ne demek olduğunu anladım. 2017 yazında, İstanbul Maslak’ta bir teknoloji şirketinde başladım işe. Kimse “şunu şöyle yaparsan daha hızlı öğrenirsin” dememiş olsaydı, muhtemelen ilk hafta bile pes ederdim. Mentor dediğin insan, saçma sapan sorularıma sabırla cevap verdi, hata yaptığımda surat asmadan düzeltti.
Daha sonra yurtdışında, Almanya’da ilk işime başladığımda, bu sefer mentor diye bir kavram yoktu. Herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Kafada deli sorular: “Burada ne yapılır, kimden yardım istenir?” Cevap yok. Sistem tıkır tıkır işliyor ama insan zorlandığında resmen ortada kalıyor. O zaman anladım, mentor desteği sadece bilgi değil, güven de veriyor. Hata yapınca “acaba kovarlar mı” diye paniklemiyorsun, çünkü yanındaki adam “herkes hata yapar, önce bir dene” diyor.
Türkiye’de, özellikle büyük şehirlerde, mentorluk son yıllarda bayağı popülerleşti. LinkedIn’de her gün birileri “mentor arıyorum” diye yazıyor. Bunun nedeni açık: Rekabet aşırı arttı, herkes kendine yol gösterecek birini arıyor. Ama burada ince bir çizgi var. Her tecrübeli insan mentor olamaz. Gerçek mentor dediğin, seni yönlendirmekle kalmaz; bazen “hayır, bu yol sana göre değil” diyerek yolunu da keser. Her dediğini onaylayan insan mentor değil, yancıdır.
Geçen yıl Ankara’da bir spor salonunda haftada beş gün antrenman yaptım, protein tozu kullanmadım. Kas gelişimi istiyorsan günlük protein ihtiyacını tavuk, yumurta, yoğurt gibi gerçek gıdalardan karşılamak mümkün. Tozlar kolaylık sağlıyor ama mecburi değiller; sadece vakti kısıtlı, hızlı sonuç isteyenler için pratik. Doğal beslenmeyle aynı verimi aldım, cebim de rahat etti.
Sebze ve meyveyi "sağlık için gerekli" diye geçiştirmek yanlış çünkü bu aslında kalp hastalığı, diyabet, obeziteyi doğrudan etkileyen bir tercih. Günde 400 gram sebze-meyve yiyen insanlar, hiç yemeyen insanlara kıyasla erken ölüm riskini yüzde 30 düşürüyor. Ama bu rakamlara rağmen Türkiye'de ortalama tüketim 250 grammı geçmiyor. Yani "önemli" demek yerine söylenmesi gereken şey şu: sebze ve meyve yemek seçmek değil, yaşamak seçmektir.
Bir dönem haftada üç kere Burger King’e uğrardım, cebimdeki paranın yarısı Whopper’a giderdi. Tamam, lezzetli ama bir yerden sonra vücut sinyal veriyor: ağırlık, mide yanması, sivilce. Evin yolunu marketten geçirip tavuk, bulgur, yoğurt stokladım. Hızlı açlık gelince evde haşlanmış yumurta ya da ceviz bulundurmak hayat kurtarıyor. Hatta kartı telefonumdan sildim, uygulama bildirimlerini kapattım, aklıma düşmesin diye. Arkadaş buluşmalarını kafede çaya çevirdim, en azından patates kokusu yok. İki hafta sonra ciddi fark ettim, ne cüzdan ağlıyor ne midem. İşi abartıp her gün salata yemeye gerek yok, ama dışarıdan yeme alışkanlığı kırılınca insanın enerjisi de toparlanıyor.
Sebze sevmeyen çocuk, 2024 yazında İstanbul’da da, Berlin’de de aynı. Bir tabağa havuç koy, öyle bakakalıyor. Ama patatesi kızart, gözler parlıyor. Hepimizin yaşadığı şey bu. Annem bana altı yaşındayken ıspanak yedirebilmek için üstüne yoğurt dökerdi. Şimdi bakıyorum, aynı taktik kuzenin oğlunda da işe yarıyor. Yani olay biraz yaratıcılığa bakıyor.
Çocuğa “yemeğini bitir, yoksa tatlı yok” demekle olmuyor. Aksine, yemekle arası daha da bozuluyor. Bizde evin ortasına koca bir meyve tabağı koymak işe yaramıştı. Mandalina, elma, ceviz ne varsa. Oyun oynarken bile gelip bir dilim alıyordu. Zorla “ye” demek yerine, ulaşılabilir kılmak daha mantıklı.
Bir de örnek olmak var tabii. Evde kimse sebze yemiyorsa, çocuk da yemez. Geçen sene bir arkadaşımın evindeydim, ailesi akşamları salata yapmadan sofraya oturmuyor. Çocuklar beş ve yedi yaşında, tabaktaki yeşilliği çatalla kapışıyorlar resmen. Çünkü görerek büyüyorlar. “Sen seviyorsun, ben de seveyim” kafası.
Hazır gıdadan kaçmanın başka yolu da evde abur cubur stoğu tutmamak. Dolapta çikolata, bisküvi varsa çocuk onu ister. Olmadığında ise elindekiyle yetiniyor. Geçen ay Ankara’dan bir tanıdığım, marketten her alışverişte bir paket meyve kurusu alıyor. Cips-mısır patlağı yerine kuru kayısı, hurma doluyor kavanoza. İki ayda çocukların ciltleri bile değişmiş.
Subscriptionları kontrol et. Netflix, Spotify, spor salonu, dergi uygulaması... Her biri 30-50 lira görünüyor ama üç ayda 1.200 lira ediyor. Şubat'ta bir kez açıp bütün listeyi yaz, hangisini gerçekten kullanıyorsan tut, kalanını iptal et. Aylık 300 lira tasarruf = senelik 3.600 lira.
Bütçeyi yazılı tut. Kağıda yazmak, telefonunun not uygulamasına yazmaktan çok daha etkili. Şubat ortasında baktığında "Ah, ben buraya ne kadar ayırmıştım?" diye sorgulamaya başlarsın. Yazılı şeyler yalan söylemez.
Her ayın sonunda bütçeni gözden geçir. Ödediğin fatura, harcanan para ne kadar, tahminin ne kadar. Fark varsa, aya göre ayarla. İlk üç ay kaostur, dördüncü aydan itibaren gerçek rakamlar ortaya çıkar. Oradan sonrası kolay.
00
00
Gayrimenkul uzun vadede en sağlam. Ev alırsan, kira geliri olur, enflasyona karşı korunursun. Ama 2026'de konut fiyatları çok yüksek, giriş sermayesi ciddi. Ayrıca emlak vergisi, yapı denetim maliyeti var.
Mantıklı strateji portföy oluşturmaktır: yüzde 40 tahvil, yüzde 30 hisse, yüzde 20 gayrimenkul, yüzde 10 altın. Riski dağıtırsın, bir alan çöktüğünde diğeri dengeliyor. Hepini aynı sepete koymak aptalca.
- Kripto? Saniyede yüzde 10 volatilite, burası lunapark gibi; iyi güzel ama her zaman çakılabilirsin.
- Arsa, ev? Fiziki yatırımın riski başka: Deprem, tapu, dolandırıcı, kira alamama.
Bir de işin psikolojik tarafı var. 2023’te dolar 20’nin üstüne çıkınca, panik satışı yapanlar iki gün sonra kafayı yedi. Soğukkanlı olmak, FOMO’ya (kaçırma korkusu) kapılmamak, en az finansal analiz kadar önemli. Benim basit bir kuralım var: Kârı cebe almak günah değil. Mal elden gitti diye üzülmek de gereksiz.
Herkes Warren Buffett olmak istiyor ama kimse onun 1973’te 30 yıl beklediğini konuşmuyor. Kısa vadede riskin dozu yüksek, uzun vadede ise sabır en büyük silah. Paranı bir gecede değil, yıllar içinde büyütmek asıl marifet. Ne kadar erken başlarsan, o kadar iyi.
Velhasıl, kim ne derse desin, kaybetmenin acısına hazır değilsen yatırım işine bulaşma. Çünkü bu işte en pahalı ders, genelde cebinden çıkıyor.
00
Kaldıraçlı işlemlerle (VİOP, Forex) oynamak zaten kumar masasına oturmak gibi. 2022’de Forex’e 2000 dolar attım, üç gün içinde %50’si gitti. Ne kadar kitap okursan oku, kaldıraç, acemiye göre değil, öyle bir risk ki, gözünün önünde para buhar oluyor. Oradan öğrendim ki, anlamadığın ürüne bulaşmayacaksın.
Kendine mutlaka yazılı bir yatırım politikası belirle. Mesela ben aylık gelirimin %20’sini yatırım için ayırıyorum. Paraya ihtiyacım olsa bile portföyden elimi çekmemeye çalışıyorum. Çünkü panik anında yapılan satışlar genelde zarar yazıyor.
Kısacası, risk yönetimi dediğin, kaybetmeyi baştan kabul edip, önlemini almak. Biraz matematik, biraz psikoloji ve bolca disiplin işi. Kazanmak kadar kaybetmeyi de bilmek gerekiyor; yoksa market seni bir hamlede harcar, sonra ağlarsın.
00
Bir de şöyle bir şey var, sosyal medya çağında herkesin hayatı filtreli: “herkes mutlu, ben neden bu haldeyim?” kafası. O yüzden, kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırakınca ister istemez daha güçlü oluyorsun. 2023 yazında ilk tam zamanlı işimi buldum. Geriye dönüp bakınca; beni psikolojik olarak asıl güçlendiren, defalarca reddedilmek, rezil olmak değil de asıl, her gün yeniden denemek oldu.
Eğer mental olarak sağlam kalmak istiyorsan:
- Rutine bağla: Sabah kalk, yataktan çık, duş al, bir program oluştur.
- Kafanda büyütme: Kimse senden mükemmel olmanı beklemiyor. Hata yapmak doğal.
- Yardım istemekten utanma: Terapiye başladığımda kendimi zayıf hissetmiştim; halbuki en doğru hareket oydu.
- Kendi hikayeni kendin yaz: Başkasının hayatını yaşamaya çalışma.
Kas yapmak için nasıl antrenman gerekiyorsa, psikolojik dayanıklılık da küçük stresleri yöneterek gelişiyor. Tembellik yok, “nasılsa geçer” kafası yok. Kötü hissedince kaçmak yerine, üstüne gitmek her zaman bir tık ileri götürüyor. 2026’da hâlâ tam çözemedim, her gün yeni bir şey öğreniyorum. Ama şunu biliyorum: Hayatın ağırlığı artınca, insanın içindeki dayanıklılık kası da zamanla büyüyor. Pes ettiğin an kaybediyorsun, denemeye devam ettiğin sürece her şey mümkün.
00
Şirketler de bu işin önemini yeni yeni anlamaya başladı. 2024’te bir yazılım şirketinde çalışırken, kendi içlerinde mentorluk programı başlattılar. 3 ay boyunca, farklı departmanlardan insanlarla eşleştirdiler. Klasik “copy-paste” mentorluk olmadı. Gerçekten zaman ayırdılar, birebir toplantılar yapıldı. O kadar fark etti ki… Bir proje takılır gibi olduğunda, WhatsApp’tan mesaj attım; “şöyle bir sorun var, ne yapmalı?” dedim. Anında geri dönüş geldi. İş hayatında bu hızın ve destek hissinin yeri ayrı.
Mentor seçerken dikkat ettiğim bazı noktalar var:
- Sadece CV’si dolu diye değil, iletişimi kuvvetli mi, ona bakarım.
- Gerçekten zaman ayıracak mı, yoksa “gel bir kahve içelim” deyip saatlerce laklak mı yapacak?
- Eleştirdiğinde, aşağılamıyor mu? Ego yapan adamdan mentor olmaz.
En büyük yanılgı şu: “Mentor bulursam, her şey çözülecek.” Yok öyle bir dünya. Mentor sadece sana yol gösterir, yürümek yine sana kalıyor. Bazen gaz verdikleri kadar, gerçekleri de tokat gibi söylerler. O yüzden mentoru süs gibi yanına alıp, hiçbir şey yapmadan mucize beklememek lazım. Gerçek mentor en çok canını sıktığında değerlidir.
00
Bunları yapmak için Michelin şefi olmaya gerek yok. Basit tarifler iş görüyor. Mesela brokoliyi haşlayıp yoğurtla ezmek, ya da kabak mücveri fırında pişirmek. Çocuk damak tadı düz mantık çalışıyor: Renkli, kolay yenilebilen, fazla kokmayan şeyleri daha rahat kabul ediyor. Bir tabak renkli dolmalık biber, yanında sade pilav mesela. Hem göze hem mideye hitap.
Bir de anahtar kelime: Sabır. İlk gün “hayır” dedi diye vazgeçmek yok. Ben zamanında kerevizi sekiz kere reddettim, dokuzuncuda annem üstüne limon sıkınca hoşuma gitti. Çocuklar da zamanla alışıyor. Araştırmalara göre yeni bir tadı benimsemek için en az 8-10 kere denemek gerekiyormuş. Annelerin, babaların sinirlerine şimdiden Allah sabır versin.
En sinirlendiğim şey de ailelerin reklamlara kanıp vitaminli, katkılı sözde sağlıklı içeceklerle çocuğu kandırmaya çalışması. Hiçbir kutu meyve suyu, taze portakal sıkmasının yerini tutmaz. Geçen sene bir mahalle bakkalından “%100 doğal” şeftali suyu aldım, içindekiler listesi neredeyse on satır. Uzun lafın kısası: Ne yedirdiğini bil, doğal olanı seç, ulaşılabilir kıl ve rol model ol. Gerisi çocuğun kendi gelişiminde halloluyor zaten.