İlk paramı 2018’de Borsa İstanbul’da çakınca, “risk” denen şeyin grafik üstündeki bir çizgiden çok daha fazlası olduğunu anladım. O gün Garanti Bankası hissesiyle bir gecede yüzde 7 kaybettim. Ekranda kırmızı yanıp söndü, ama asıl kayıp moraldeydi. Sonra kendime şu soruyu sordum: Ne kadar kaybetmeyi göze alıyorum?
Paranın kolay kazanılmadığı bir ülkede, birikimi tek sepete koymak düpedüz kumar. İster hisse senedi, ister kripto, ister Eurobond; hepsinin huyu başka. 2022 yazında Almanya’da çalışan bir arkadaşımdan duydum: Adam döviz hesabındaki parayı 6 farklı ETF’e bölmüş, “Bir tanesi patlasa öteki tampon olur,” diyor. Burada kimse bunu öğretmiyor, okullarda zaten yok.
Çoğu kişi “risk yönetimi” deyince, sadece stop-loss ayarlamayı anlıyor. Oysa asıl mesele, portföyü çeşitlendirmek ve duygularını yönetmekte. 2024’te 500 bin TL ile girip tek bir coin’e yüklenen adam, bir hafta sonra sosyal medyada ağlıyor. Kural net: Kaybetmeyi göze almayacağın parayla yatırım yapmayacaksın. Bunu defalarca test ettim, acısıyla öğrendim.
- Banka mevduatı mı? En risksizi ama getirisi düşük. - Hisse mi? Anahtar kelime: Araştırma. Şirketin bilançosuna bakmadan girersen, elin yanar. - Kripto? Saniyede yüzde 10 volatilite, burası lunapark gibi; iyi güzel ama her zaman çakılabilirsin. - Arsa, ev? Fiziki yatırımın riski başka: Deprem, tapu, dolandırıcı, kira alamama.
Bir de işin psikolojik tarafı var. 2023’te dolar 20’nin üstüne çıkınca, panik satışı yapanlar iki gün sonra kafayı yedi. Soğukkanlı olmak, FOMO’ya (kaçırma korkusu) kapılmamak, en az finansal analiz kadar önemli. Benim basit bir kuralım var: Kârı cebe almak günah değil. Mal elden gitti diye üzülmek de gereksiz.
Herkes Warren Buffett olmak istiyor ama kimse onun 1973’te 30 yıl beklediğini konuşmuyor. Kısa vadede riskin dozu yüksek, uzun vadede ise sabır en büyük silah. Paranı bir gecede değil, yıllar içinde büyütmek asıl marifet. Ne kadar erken başlarsan, o kadar iyi.
Velhasıl, kim ne derse desin, kaybetmenin acısına hazır değilsen yatırım işine bulaşma. Çünkü bu işte en pahalı ders, genelde cebinden çıkıyor.
Zor zamanında yanında olmayan birini arkadaş diye sayamam, net. 2022’de işsiz kalınca çevremde kimler kaldı, kimler toz oldu, bir bir gördüm. Lafla dostluk kolay; önemli olan gece yarısı arasan da “buyur” diyebilen biri. Tek taraflı omuza yaslanma, bir noktadan sonra insanı tüketiyor.
İlk borsaya girdiğimde 2020’nin başıydı, toplam 15 bin liram vardı. O zamanlar risk yönetimi falan bilmezdim, hisseyi ucuz buldum mu dalardım. Sonra bir gün, pandemi patladı, BIST çöktü, portföyün üçte biri bir haftada eridi. Orada kafama dank etti: Yatırım işi duyguyla değil, kuralla yürüyor.
Şunu net öğrendim: Tüm parayı tek bir hisseye, tek bir varlığa yüklemek intihar. Ne alırsan al, dağıtacaksın. Şu an portföyümün yarısı temettü veren hisselerde, %20’si Eurobond’da, %15’i altında, %15’i de dolar ve euroda. Olası bir kriz ya da hükümet saçmalığı anında hepsinin birden batması zor. Mesela 2023 Ekim’de dolar yükselirken hisse tarafı patladı ama altın ve döviz ayakta tuttu.
Bir de stop-loss kavramı var; zarar kesme. Benim kuralım, bir pozisyonda %10’dan fazla zarar gördüysem, duygularımı bırakıp anında satıyorum. “Belki döner” beklentisiyle girip daha beter batmak istemem. Bunu özellikle küçük yatırımcılar anlamıyor, “beklersem düzelir” diyor, ama bazen o beklenen şey gelmiyor. 2021’de Aselsan aldım, %12 düştü, satmadım, altı ay boyunca toparlamadı, param altı ay orada çürüdü.
Bir sürü insan “uzun vadeli yatırımcıyım” diye kendi kendini kandırıyor. Uzun vadeliysen de, her yıl sektör değişikliklerini, şirket bilançolarını, genel ekonomik durumu kontrol edeceksin. Körü körüne beklemek yerine, yılda bir defa portföyü elden geçirmek şart. Mesela geçen sene bankacılık hisseleri uçtu, şimdi aynı performansı göstermez diye azaltıp başka sektörlere geçtim.
Zor zamanında yanında olmayan adamı yıllar sonra arasan ne olur, sorsan ne olur? 2024 depreminde aradığım üç kişi vardı, biri bile açmadı. Sonra iyi günde gülüşmek kolay zaten. İnsanı ayağa kaldıran, sırtını kollayan adam gerçek dost oluyor. Böyleleri nadir, o yüzden kıymetini bilmek lazım.
90’larda büyüyen biri için “iyi üniversite, garanti meslek” diye kafamıza kazındı her şey. Şimdi 2026’dayız; diploman kadar hangi yazılımı bildiğin, hangi dili konuştuğun, hangi şehirde olduğun da önemli. Eskiden kariyer planı dedin mi on yıl sonrasının tablosu çizilirdi, şimdi taşlar her yıl yer değiştiriyor; esneklik ve doğru network altın değerinde.
Hayatın insana attığı en sert şut 2020-2023 arasında geldi bana. Almanya’da, işsizliğin dibini gördüğüm, pandemi kısıtlamalarıyla duvarlara konuştuğum günler. O dönem “nasıl ayakta kalacağım?” diye her sabah sil baştan düşünüyordum. Psikolojik dayanıklılık, öyle kitap okuyup gelişen bir şey değil. O saat gelip çattığında, gerçekten nasıl tepki verdiğinle ölçülüyor.
Kimse sabah uyanınca “bugün psikolojik dayanıklılığımı geliştireyim” demiyor ama olaylar üstüne geldikçe bir savunma mekanizması arıyorsun. Benim hayatımı kurtaran üç şey oldu: net hedef koymak, küçük zaferleri kutlamak ve kendime acımamayı öğrenmek. Herkesin “iş bulmak imkansız” dediği dönemde, sabahları yürüyüşe çıkıp, iş ilanı taramayı rutin haline getirdim. İlk zamanlar sonuç sıfır. Ama pes etmedim. Düsseldorf’ta 2022 başında, CV’mi yazıcıdan çıkarıp bizzat elden vermeye başladım; “bu işte bir umut yok” diyen arkadaşlarım bana deli gözüyle baktı.
Kendimle baş başa kaldığım o uzun saatlerde asıl mevzu şuydu: “Başarısız olursam ne olur?” Cevap, çoğu zaman: “Hiçbir şey.” Deneyim, rezil olma korkusu, elalem ne der — hepsi yalan dolan. Herkesi memnun etmeye çalışınca insanın psikolojisi zayıflıyor; kendi değerini başkalarının onayına bağlıyorsan geçmiş olsun.
YKS puanını aldın, bir yanda rektörlük binası gölgesinde çay içenler, diğer yanda apartta makarna kaynatanlar. Şehir seçerken “Ankara’nın ayazı mı, İzmir’in gevreği mi?” diye düşünüyorsun ama asıl mevzu şu: Bölümün iş bulduruyor mu? 2023’te İstanbul’da bir arkadaşım, bilgisayar mühendisliğinden mezun olup işsiz kalınca “Keşke daha az popüler bir bölümü, daha iyi bir üniversitede okusaydım” dedi. Üniversitenin adı hâlâ önemli, hele devlet kapısında. Ulaşımı, barınmayı da unutma; 6 bin lira burs yetmiyor, ev kiraları uçmuş. Son olarak, tercih listene ailen değil, sen karış; 2026’da hâlâ “komşu oğlu tıp okudu” baskısı bitmedi, kendini başkasının hayatında figüran yapma.
Ankara’da 90’larda “akşam 9’dan sonra sakız çiğnersen ölülerin kemiği olurmuş” lafını ilk kez duymuştum, sınıfta yarısı buna inanıyordu. Sonradan öğrendim, neredeyse her şehirde farklı bir versiyonu var, hepsi kulaktan kulağa uydurulmuş. İnsanlar bilinmezlikten korkunca kendi yalanlarına inanıyor. Her duyduğuna şüpheyle yaklaşmakta fayda var, hele ki anlatan “benim dayımın arkadaşı polis” diyorsa.
İlk defa staj yaptığımda, yanımda tecrübeli biri olmanın ne demek olduğunu anladım. 2017 yazında, İstanbul Maslak’ta bir teknoloji şirketinde başladım işe. Kimse “şunu şöyle yaparsan daha hızlı öğrenirsin” dememiş olsaydı, muhtemelen ilk hafta bile pes ederdim. Mentor dediğin insan, saçma sapan sorularıma sabırla cevap verdi, hata yaptığımda surat asmadan düzeltti.
Daha sonra yurtdışında, Almanya’da ilk işime başladığımda, bu sefer mentor diye bir kavram yoktu. Herkes kendi başının çaresine bakıyordu. Kafada deli sorular: “Burada ne yapılır, kimden yardım istenir?” Cevap yok. Sistem tıkır tıkır işliyor ama insan zorlandığında resmen ortada kalıyor. O zaman anladım, mentor desteği sadece bilgi değil, güven de veriyor. Hata yapınca “acaba kovarlar mı” diye paniklemiyorsun, çünkü yanındaki adam “herkes hata yapar, önce bir dene” diyor.
Türkiye’de, özellikle büyük şehirlerde, mentorluk son yıllarda bayağı popülerleşti. LinkedIn’de her gün birileri “mentor arıyorum” diye yazıyor. Bunun nedeni açık: Rekabet aşırı arttı, herkes kendine yol gösterecek birini arıyor. Ama burada ince bir çizgi var. Her tecrübeli insan mentor olamaz. Gerçek mentor dediğin, seni yönlendirmekle kalmaz; bazen “hayır, bu yol sana göre değil” diyerek yolunu da keser. Her dediğini onaylayan insan mentor değil, yancıdır.
Geçen yıl Ankara’da bir spor salonunda haftada beş gün antrenman yaptım, protein tozu kullanmadım. Kas gelişimi istiyorsan günlük protein ihtiyacını tavuk, yumurta, yoğurt gibi gerçek gıdalardan karşılamak mümkün. Tozlar kolaylık sağlıyor ama mecburi değiller; sadece vakti kısıtlı, hızlı sonuç isteyenler için pratik. Doğal beslenmeyle aynı verimi aldım, cebim de rahat etti.
Sebze ve meyveyi "sağlık için gerekli" diye geçiştirmek yanlış çünkü bu aslında kalp hastalığı, diyabet, obeziteyi doğrudan etkileyen bir tercih. Günde 400 gram sebze-meyve yiyen insanlar, hiç yemeyen insanlara kıyasla erken ölüm riskini yüzde 30 düşürüyor. Ama bu rakamlara rağmen Türkiye'de ortalama tüketim 250 grammı geçmiyor. Yani "önemli" demek yerine söylenmesi gereken şey şu: sebze ve meyve yemek seçmek değil, yaşamak seçmektir.
Bir dönem haftada üç kere Burger King’e uğrardım, cebimdeki paranın yarısı Whopper’a giderdi. Tamam, lezzetli ama bir yerden sonra vücut sinyal veriyor: ağırlık, mide yanması, sivilce. Evin yolunu marketten geçirip tavuk, bulgur, yoğurt stokladım. Hızlı açlık gelince evde haşlanmış yumurta ya da ceviz bulundurmak hayat kurtarıyor. Hatta kartı telefonumdan sildim, uygulama bildirimlerini kapattım, aklıma düşmesin diye. Arkadaş buluşmalarını kafede çaya çevirdim, en azından patates kokusu yok. İki hafta sonra ciddi fark ettim, ne cüzdan ağlıyor ne midem. İşi abartıp her gün salata yemeye gerek yok, ama dışarıdan yeme alışkanlığı kırılınca insanın enerjisi de toparlanıyor.
Sebze sevmeyen çocuk, 2024 yazında İstanbul’da da, Berlin’de de aynı. Bir tabağa havuç koy, öyle bakakalıyor. Ama patatesi kızart, gözler parlıyor. Hepimizin yaşadığı şey bu. Annem bana altı yaşındayken ıspanak yedirebilmek için üstüne yoğurt dökerdi. Şimdi bakıyorum, aynı taktik kuzenin oğlunda da işe yarıyor. Yani olay biraz yaratıcılığa bakıyor.
Çocuğa “yemeğini bitir, yoksa tatlı yok” demekle olmuyor. Aksine, yemekle arası daha da bozuluyor. Bizde evin ortasına koca bir meyve tabağı koymak işe yaramıştı. Mandalina, elma, ceviz ne varsa. Oyun oynarken bile gelip bir dilim alıyordu. Zorla “ye” demek yerine, ulaşılabilir kılmak daha mantıklı.
Bir de örnek olmak var tabii. Evde kimse sebze yemiyorsa, çocuk da yemez. Geçen sene bir arkadaşımın evindeydim, ailesi akşamları salata yapmadan sofraya oturmuyor. Çocuklar beş ve yedi yaşında, tabaktaki yeşilliği çatalla kapışıyorlar resmen. Çünkü görerek büyüyorlar. “Sen seviyorsun, ben de seveyim” kafası.
Hazır gıdadan kaçmanın başka yolu da evde abur cubur stoğu tutmamak. Dolapta çikolata, bisküvi varsa çocuk onu ister. Olmadığında ise elindekiyle yetiniyor. Geçen ay Ankara’dan bir tanıdığım, marketten her alışverişte bir paket meyve kurusu alıyor. Cips-mısır patlağı yerine kuru kayısı, hurma doluyor kavanoza. İki ayda çocukların ciltleri bile değişmiş.
Her sabah işe gitmeden önce iki dilim tam buğday ekmeği, bir haşlanmış yumurta ve bir avuç ceviz yiyorum; öğle yemeğinde ise dışarıda ne bulduysam değil, yanımda hazırladığım tavuklu salata veya yoğurtlu nohut tercih ediyorum. İşi doğru yapmak için temel birkaç kural var: Her öğünde mutlaka bir protein kaynağı, bol yeşillik, az işlenmiş karbonhidrat ve sağlıklı yağ olmalı. Tatlı krizi gelirse çikolata değil, kuru incir ya da birkaç hurma kurtarıyor. Market alışverişinde içerik okumadan ürün almam; palm yağı veya mısır şurubu varsa rafta bırakıyorum. 2025 yazında, üç ay boyunca paketli gıdayı tamamen kesmiştim, hem kilo verdim hem de sindirimim düzeldi. Akşam yemeğini ağır kaçırınca sabah kalkmak eziyet; o yüzden son lokmayı en geç 20.00'de yutuyorum. Yıllardır deneme yanılma ile şunu çok net gördüm: Abur cuburdan vazgeçmek, düzenli öğün ve su içmek hayatı resmen düzene sokuyor.
İstanbul’da üniversite okurken hocaların sorduğu sorular ezberden öteye geçmiyordu, “kitabın 56. sayfasında ne yazıyor?” tipi şeyler. 2023’te Berlin’e yüksek lisansa geldim, burada ise derste “Sen olsan farklı ne yapardın?” diye soruyorlar. Tartışma, sorgulama, hata yapabilme lüksü var. Not sistemi bile başka: burada %60’la geçebiliyorsun, Türkiye’de ise 80 altında direk çöp muamelesi. Bir de kaynak çeşitliliği deli: Berlin’de kütüphaneden Harvard, Oxford, MIT’in online arşivlerine erişim açıyorlar. Türkiye’de bir kitap için 2 hafta sırada bekliyordum. İşte o yüzden insanın ufku genişliyor mu genişliyor, ama özlem de başka bir şeymiş; simit, çay, Galata köprüsü… O eksik kalıyor.
Motivasyon kelimesi çoğu zaman patronun "ekip ruhuyla çalışın" posterinin yanında asılı kalıyor, işin gerçeği başka. İnsanlar para aldıkları işte motive olmaz, ancak işin anlamı varsa, yaptıkları şey başkasına fayda sağlıyorsa, kararlarına söz sahibi olabiliyorlarsa motive olur. Ofiste kahve makinesi, ping-pong masası eklemek değil; çalışanın "neden burada olduğunu" bilmesini sağlamak yeterli.
2018’de döviz fırlayınca marketteki peynirin gramajı 600’den 400’e indi, fiyatı ise yerinde saydı. Herkes “zaten eskisi kadar alamıyorduk” dedi ama göz göre göre kazıklandık. Krizde ilk şok market arabası doldururken gelir, sonra kredi kartı ekstresine bakınca kafaya dank eder. İnsan borca daha çok giriyor, harcamayı kısmak neredeyse imkansızlaşıyor.
Bir buçuk yıl önce Ataşehir’de çalışırken işe toplu taşımayla gidip gelmek beni deli ediyordu. Sabah metrobüste kulaklık takıp nefes egzersizi yapmaya başladım; 4 saniye nefes al, 4 saniye tut, 4 saniye ver. Öğle arası kısa yürüyüşler de işe yarıyor. Yöneticimle doğrudan, açık konuşmak da stresin içini boşaltıyor, kafada büyüttükçe batıyorsun.
Ofiste patronun karşısında üç cümlede derdini anlatamayan adam, bütün terfileri, fırsatları elinin tersiyle itiyor bence. İster beyaz yakalı ol, ister esnaf; kimin ne dediğini anlamadığın, senin de kendini doğru düzgün ifade edemediğin bir ortamda iş yürümüyor. 2023’te Berlin’de küçük bir yazılım şirketinde çalışırken yöneticim bana ilk gün şöyle demişti: “Sorunun varsa direkt söyle, lafı dolandırma.” Adamlar netlik seviyor, lafı eveleyip geveleyeni direkt siliyorlar. Türkiye’de de farklı değil aslında, tek fark lafı dolandırınca “akıllı” sanıyorlar.
Etkili iletişim dediğin şey, lafı kısa, net ve anlaşılır şekilde söyleyebilmek. Gereksiz detayları anlatıp karşındakini boğmaya gerek yok. Bu toplantıda da geçerli, WhatsApp grubunda da. Mesela geçen ay, İstanbul Maslak’ta bir toplantıda, patrona on dakika boyunca hikaye anlatan bir adam vardı. Kimse ne anlatmak istediğini anlamadı, sonunda patron “Ne diyorsun sen?” diye çıkıştı. Sonra aynı adamı kahve makinesinin orada gördüm, hâlâ kendi kendine konuşuyordu. Kısa konuş, öz konuş, muhatabını tereddütte bırakma.
Bir diğer mesele de aktif dinleme. Herkes konuşmak istiyor ama kimse dinlemiyor. Karşındaki insanı sözünü kesmeden, gerçekten anlamaya çalışarak dinlediğinde, hem problem çözülüyor hem ilişkiler güçleniyor. Bazen toplantıda biri bir şey söylüyor, kimse anlamamış gibi davranıyor ama aslında kimse dinlememiş. Not almak, göz teması kurmak, kafa sallamak basit ama etkili detaylar. Geçen yıl Londra’da bir seminerde, eğitmenin gözlerinin içine bakan üç kişi vardı, en çok sözü onlar aldı. Lafı duvara söylemekle, insana anlatmak arasında dağlar kadar fark var.
Mayıs ayında otobüsle Karadeniz turu yapmak uçaklı Ege tatilinden çok daha uyguna geliyor. Küçük şehir pansiyonları, Airbnb yerine aile işletmesi olan yerler bayağı hesaplı. Yemek olayını marketten halledip sahilde sandviçle geçiştirmek de bütçeyi kurtarıyor. Yolda giderken Migros’tan su ve atıştırmalık stoklamak bence altın kural.
Yeni mezun olduğumda, 2021’de İstanbul’da bir şirkette işe başladım; ilk hafta patron toplantıda yüzüme bakıp “ne anlatmak istiyorsun, anlamıyorum” dediğinde ufaktan sarsılmıştım. Meğer mesele ne söylediğin değil, nasıl söylediğinmiş. O günden beri iş hayatında iletişim deyince şunu öğrendim: Az laf, net mesaj, karşıdakinin seviyesine göre anlatım. Mesela teknik bir şeyi satış ekibine anlatırken, jargonu atıp örnekle gittiğinde bir anda herkesin kafası açılıyor. Bazen de dinlemeyi unutuyoruz; insanlar çoğunlukla anlatmak için bekliyor, anlamak için değil. E-posta yazarken bile “Neyi istiyorum, kimden istiyorum, ne zaman?” diye netlik şart. Gereksiz uzatınca ya havada kalıyor ya da yanlış anlaşılıyorsun. İki yıldır Almanya’da çalışıyorum, burada da kısa, doğrudan ve dürüst olmak ekstra puan kazandırıyor. Lafı dolandıran da, lafı uzatan da hemen belli oluyor.
00
Kaldıraçlı işlemlerle (VİOP, Forex) oynamak zaten kumar masasına oturmak gibi. 2022’de Forex’e 2000 dolar attım, üç gün içinde %50’si gitti. Ne kadar kitap okursan oku, kaldıraç, acemiye göre değil, öyle bir risk ki, gözünün önünde para buhar oluyor. Oradan öğrendim ki, anlamadığın ürüne bulaşmayacaksın.
Kendine mutlaka yazılı bir yatırım politikası belirle. Mesela ben aylık gelirimin %20’sini yatırım için ayırıyorum. Paraya ihtiyacım olsa bile portföyden elimi çekmemeye çalışıyorum. Çünkü panik anında yapılan satışlar genelde zarar yazıyor.
Kısacası, risk yönetimi dediğin, kaybetmeyi baştan kabul edip, önlemini almak. Biraz matematik, biraz psikoloji ve bolca disiplin işi. Kazanmak kadar kaybetmeyi de bilmek gerekiyor; yoksa market seni bir hamlede harcar, sonra ağlarsın.
00
Bir de şöyle bir şey var, sosyal medya çağında herkesin hayatı filtreli: “herkes mutlu, ben neden bu haldeyim?” kafası. O yüzden, kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırakınca ister istemez daha güçlü oluyorsun. 2023 yazında ilk tam zamanlı işimi buldum. Geriye dönüp bakınca; beni psikolojik olarak asıl güçlendiren, defalarca reddedilmek, rezil olmak değil de asıl, her gün yeniden denemek oldu.
Eğer mental olarak sağlam kalmak istiyorsan:
- Rutine bağla: Sabah kalk, yataktan çık, duş al, bir program oluştur.
- Kafanda büyütme: Kimse senden mükemmel olmanı beklemiyor. Hata yapmak doğal.
- Yardım istemekten utanma: Terapiye başladığımda kendimi zayıf hissetmiştim; halbuki en doğru hareket oydu.
- Kendi hikayeni kendin yaz: Başkasının hayatını yaşamaya çalışma.
Kas yapmak için nasıl antrenman gerekiyorsa, psikolojik dayanıklılık da küçük stresleri yöneterek gelişiyor. Tembellik yok, “nasılsa geçer” kafası yok. Kötü hissedince kaçmak yerine, üstüne gitmek her zaman bir tık ileri götürüyor. 2026’da hâlâ tam çözemedim, her gün yeni bir şey öğreniyorum. Ama şunu biliyorum: Hayatın ağırlığı artınca, insanın içindeki dayanıklılık kası da zamanla büyüyor. Pes ettiğin an kaybediyorsun, denemeye devam ettiğin sürece her şey mümkün.
00
Şirketler de bu işin önemini yeni yeni anlamaya başladı. 2024’te bir yazılım şirketinde çalışırken, kendi içlerinde mentorluk programı başlattılar. 3 ay boyunca, farklı departmanlardan insanlarla eşleştirdiler. Klasik “copy-paste” mentorluk olmadı. Gerçekten zaman ayırdılar, birebir toplantılar yapıldı. O kadar fark etti ki… Bir proje takılır gibi olduğunda, WhatsApp’tan mesaj attım; “şöyle bir sorun var, ne yapmalı?” dedim. Anında geri dönüş geldi. İş hayatında bu hızın ve destek hissinin yeri ayrı.
Mentor seçerken dikkat ettiğim bazı noktalar var:
- Sadece CV’si dolu diye değil, iletişimi kuvvetli mi, ona bakarım.
- Gerçekten zaman ayıracak mı, yoksa “gel bir kahve içelim” deyip saatlerce laklak mı yapacak?
- Eleştirdiğinde, aşağılamıyor mu? Ego yapan adamdan mentor olmaz.
En büyük yanılgı şu: “Mentor bulursam, her şey çözülecek.” Yok öyle bir dünya. Mentor sadece sana yol gösterir, yürümek yine sana kalıyor. Bazen gaz verdikleri kadar, gerçekleri de tokat gibi söylerler. O yüzden mentoru süs gibi yanına alıp, hiçbir şey yapmadan mucize beklememek lazım. Gerçek mentor en çok canını sıktığında değerlidir.
00
Bunları yapmak için Michelin şefi olmaya gerek yok. Basit tarifler iş görüyor. Mesela brokoliyi haşlayıp yoğurtla ezmek, ya da kabak mücveri fırında pişirmek. Çocuk damak tadı düz mantık çalışıyor: Renkli, kolay yenilebilen, fazla kokmayan şeyleri daha rahat kabul ediyor. Bir tabak renkli dolmalık biber, yanında sade pilav mesela. Hem göze hem mideye hitap.
Bir de anahtar kelime: Sabır. İlk gün “hayır” dedi diye vazgeçmek yok. Ben zamanında kerevizi sekiz kere reddettim, dokuzuncuda annem üstüne limon sıkınca hoşuma gitti. Çocuklar da zamanla alışıyor. Araştırmalara göre yeni bir tadı benimsemek için en az 8-10 kere denemek gerekiyormuş. Annelerin, babaların sinirlerine şimdiden Allah sabır versin.
En sinirlendiğim şey de ailelerin reklamlara kanıp vitaminli, katkılı sözde sağlıklı içeceklerle çocuğu kandırmaya çalışması. Hiçbir kutu meyve suyu, taze portakal sıkmasının yerini tutmaz. Geçen sene bir mahalle bakkalından “%100 doğal” şeftali suyu aldım, içindekiler listesi neredeyse on satır. Uzun lafın kısası: Ne yedirdiğini bil, doğal olanı seç, ulaşılabilir kıl ve rol model ol. Gerisi çocuğun kendi gelişiminde halloluyor zaten.
00
Bir de iletişim sadece konuşmak değil, yazılı iletişim de önemli. E-posta atarken “Merhaba, kolay gelsin, rica etsem bakar mısın?” diye başlayıp ne istediğini en sona saklayan çok insan var. Direkt gir konuya, yaz “Dosyayı gönderebilir misin?” bitsin. Kimsenin o kadar zamanı yok. Sonra “Mail gönderdim, dönmediler” diye söylenmeler başlıyor. O maili kimse okumadı çünkü giriş paragrafında kayboldu.
İş hayatında iletişimde samimiyet önemli ama argo, lakayıtlık, fazla samimiyet tehlikeli. Patronuna “kanka” demekle, “Sayın Müdürüm” diye kasmak arasında bir yer var. Almanya’da çalışırken, müdürüm bana “Siz” diye hitap etmemi istemişti mesela. Türkiye’de “Abi” deyince işler kolaylaşıyor sanılıyor ama bazen de gereksiz samimiyet, ciddiyetsizlik algısı yaratıyor. Dengesi önemli.
Güçlü iletişim teknikleri:
- Net ve kısa konuşma
- Aktif dinleme
- Samimi ama dengeli üslup
- Yazılıda gereksiz girişlerden kaçınma
- Göz teması ve beden dili
İş hayatında iletişim, ne bildiğinden çok, onu nasıl anlattığınla ilgili. Dedikodudan, alttan alta laf sokmalardan, arka planda konuşmalardan kimseye hayır gelmiyor. Net ol, açık ol, çözüme odaklan. İletişim derdi olan adamın ne işi yürüyor, ne kariyeri.