2021’in başlarında pandemiyle eve kapanınca evdeki o eşya kalabalığı gözüme batmaya başladı. İstanbul, Kadıköy’deki 2+1 evdeyim. Salonda üçlü koltuk, iki tekli, devasa bir ünite, sehpa, sandalyeler… Neredeyse yürüyemiyordum. İkea’dan aldığım beyaz masa, hiç kullanmadığım gri lambader, duvarda gereksiz bir tablo… Hepsine birer birer bakıp içim daraldı. Minimal dekorasyon dediğin tam bu noktada hayat kurtarıyor.
İlk iş, eşyaların yarısını elden çıkardım. Letgo’da iki haftada koltukları, eski kitaplığı, hatta ünitenin yarısını sattım. Kazandığım para da cabası tabii. Şunu net söyleyeyim: Odaya girdiğinde nefes almak istiyorsan, kullanmadığın her şeyi gözden geçirip göndermek şart. Eşyaları azaltınca, temizlik de çocuk oyuncağı oluyor. Üç parça eşya, beş dakikada toz al, mis.
Renk seçimi önemli. Ben duvarları kırık beyaza boyattım. Küçük evde açık renkler, alanı iki katı büyük gösteriyor. Mobilyada griye kaçmadan, açık ahşap tonları, bir de tek bir pastel renk (benimki toz pembe) kullanmak bayağı rahatlatıyor gözü. Olmazsa olmazım sade, beyaz perdeler. Üzerinde desen yok, dantel yok, direkt düz ve salaş duruyor. Kırıntı toplayan halılar? Onları da attım, bej bir kilim yeterli.
Aksesuar kısmına gelince: Her köşeye biblo, çerçeve koymaya gerek yok. İki raf, bir tanesine kitaplar, diğerine bir sukulent, bir de minik bir çanakkale seramiği. Fazla objeler sadece toz topluyor. Kullandığım mumlar, sehpanın üstünde sade bir tabakta duruyor. Tek bir tablo, büyük boy ve sade, duvarda çok daha şık duruyor. Galerilerde gördüğümüz gibi, minik minik 10 tane şey asmaktansa, kocaman bir tanesi yeter.