İstanbul'da yaşamak, balkonumdaki fesleğenlerle baş başa kalmak istediğim anlarda bile nefes almayı zorlaştırıyor. Mesela geçen sene, haziran ayında, Beşiktaş'taki apartmanımda balkonumdaki domates fidelerimi sularken, trafik dumanı yaprakları griye boyamıştı; o fideler ancak eylül sonunda iki kilo ürün verdi, o da şans eseri. Su faturası her ay yükselirken, bahçecilik için kaliteli toprak bulmak eziyete dönüyor; geçen hafta Tarabya pazarından 5 kiloluk bir torba aldım, ama içinden taşlar çıktı, fidelerim bir hafta susuz kaldı.
Balkon hobisiyle uğraşırken, gürültü en büyük düşman; geçen gece, saat 2'de vapur sesi ve korna yüzünden uyuyamadım, ertesi sabah fesleğenlerimi budarken ellerim titredi. İstanbul'da her yer beton, balkonlar küçücük; ben 2 metrekarelik alanda 10 saksı sığdırmaya çalışıyorum, ama rüzgar her seferinde birini deviriyor. Geçen ay, markette 20 liraya aldığım gübreyi eve taşırken, kalabalıkta birini düşürdüm, ertesi gün yeniden alışverişe koştum. Yağmur yağdığında, sular taşırken balkonum sele dönüyor; geçen bahar, şubat ortasında bir fırtınada tüm saksılarımı yeniden yerleştirdim, ama topraklar dağıldı.
Bu şehirde hobi bile savaş; geçen yaz, Kadıköy'deki bir çiçekçiden 50 liraya sardunya aldım, ama hava kirliliğinden çiçekleri soldu. Balkonumu yeşillendirmek için uğraşıyorum, ama her adımda bir engel çıkıyor; geçen hafta, komşunun sigara dumanı fidelerimi etkiledi, yine baştan sulama yapmam gerekti. İstanbullu olmanın zorluğu, işte bu küçük zevkleri bile yarım bırakmak.