Birinin suratına kapıyı çarpıp odama çekildiğim o lise günlerine dönüp bakınca, o anların sebebi sadece “ergenlik” değilmiş diyorum. Aslında o patlamaların çoğu, o dönem sıfır olan duygusal zekadan kaynaklıymış. Şimdi kırkına yaklaşınca, insanın başına gelen çatışmaların yüzde sekseni, iki taraf da kendini ifade edemediği, hislerini adını koyamadığı için saçma bir yere sürükleniyor.
Geçen ay, 7 senelik sevgilimle Berlin’de bir kafede öyle bir tartışma yaşadık ki dışarıdan “bunlar şimdi ayrılacak” derdin. Konu basit: Kahvaltıda menemen mi, pankek mi? Altında yatan şey ise bambaşka; ben onu dinlenmediğimi hissediyorum, oysa o sadece gündelik hayatın stresini bana kusuyor. Orada şunu fark ettim: Duygusal zeka, “ben şimdi ne hissediyorum” ve “karşımdaki neden böyle davranıyor” diye düşünebilmek. Çatışma çözmek de burada başlıyor.
Çünkü çoğu kişi kavga esnasında sadece savunmaya geçiyor, “haklıyım” moduna kitleniyor. Kimse “ben şu anda kırıldım” demiyor, “sen zaten hep böylesin” diyerek topu karşıya atıyor. Halbuki duygusal zekası yüksek insan, iki saniye durup, “Ben şu an sinirleniyorum, niye?” diye sorabiliyor. Çatışma yönetiminde esas nokta da burası zaten: Kendi duygunu tanımak, sonra da karşındakinin duygusunda ne var, anlamaya çalışmak. Okuduğum psikoloji kitaplarının hepsi aynı yere çıkıyor: Kendi hislerini bilmeden, karşı tarafı çözemezsin.
İş yerinde de durum farklı değil. Bir müdürüm vardı, 2022’de Frankfurt’ta, ekibin yarısı onun sinir krizleri yüzünden istifa etti. Adam işine deli gibi hakimdi ama empati yok, stresini hepimize bulaştırıyor. Sonra yeni gelen genç bir kadın müdür, arada ekiple birebir konuşmalar yaptı, “Seni ne strese sokuyor?” diye sordu. İki ayda ortam bambaşka oldu. Biri duygusal zekasıyla çatışmayı büyütüyor, diğeri ise aynı konuya başka bakıp çözebiliyor.
Türkiye’de ne yazık ki çoğu ailede ve okulda “hissetmek” ya da “duyguyu konuşmak” ayıp gibi. Annem hâlâ “Bırak şimdi duygusallığı!” diye söyler. Ama gerçek hayatta kavga, küslük, işten soğuma, hepsi duygunun konuşulamamasından kaynaklanıyor. 12 Mart 2026’da hâlâ insanlar birbirini sadece “haklı-haksız” diye tartıyor ama mesele orada değil.
Şunu öğrendim: Çatışmada önemli olan, galip gelmek değil, derdi çözebilmek. Bunu becerenin hayatı da huzurlu oluyor. Kendi hislerini tanı, karşı tarafınkini anlamaya çalış, dilini suçlamak yerine derdini anlatmaya ayarla. Bunu yapınca, ister sevgiliyle ister iş arkadaşınla, yüzde doksan sorunu büyütmeden bitiriyorsun.
Kimse süper kahraman değil, arada yine sinirleniyorsun, yine yanlış anlıyorsun. Ama duygusal zekayı kas gibi çalıştırınca, en azından kavganın saçma bir şeye dönüşmesini engelleyebiliyorsun. Bunu erken yaşta öğrenen hayatta çok yol alıyor, net.
Geçen ay, 7 senelik sevgilimle Berlin’de bir kafede öyle bir tartışma yaşadık ki dışarıdan “bunlar şimdi ayrılacak” derdin. Konu basit: Kahvaltıda menemen mi, pankek mi? Altında yatan şey ise bambaşka; ben onu dinlenmediğimi hissediyorum, oysa o sadece gündelik hayatın stresini bana kusuyor. Orada şunu fark ettim: Duygusal zeka, “ben şimdi ne hissediyorum” ve “karşımdaki neden böyle davranıyor” diye düşünebilmek. Çatışma çözmek de burada başlıyor.
Çünkü çoğu kişi kavga esnasında sadece savunmaya geçiyor, “haklıyım” moduna kitleniyor. Kimse “ben şu anda kırıldım” demiyor, “sen zaten hep böylesin” diyerek topu karşıya atıyor. Halbuki duygusal zekası yüksek insan, iki saniye durup, “Ben şu an sinirleniyorum, niye?” diye sorabiliyor. Çatışma yönetiminde esas nokta da burası zaten: Kendi duygunu tanımak, sonra da karşındakinin duygusunda ne var, anlamaya çalışmak. Okuduğum psikoloji kitaplarının hepsi aynı yere çıkıyor: Kendi hislerini bilmeden, karşı tarafı çözemezsin.
İş yerinde de durum farklı değil. Bir müdürüm vardı, 2022’de Frankfurt’ta, ekibin yarısı onun sinir krizleri yüzünden istifa etti. Adam işine deli gibi hakimdi ama empati yok, stresini hepimize bulaştırıyor. Sonra yeni gelen genç bir kadın müdür, arada ekiple birebir konuşmalar yaptı, “Seni ne strese sokuyor?” diye sordu. İki ayda ortam bambaşka oldu. Biri duygusal zekasıyla çatışmayı büyütüyor, diğeri ise aynı konuya başka bakıp çözebiliyor.
Türkiye’de ne yazık ki çoğu ailede ve okulda “hissetmek” ya da “duyguyu konuşmak” ayıp gibi. Annem hâlâ “Bırak şimdi duygusallığı!” diye söyler. Ama gerçek hayatta kavga, küslük, işten soğuma, hepsi duygunun konuşulamamasından kaynaklanıyor. 12 Mart 2026’da hâlâ insanlar birbirini sadece “haklı-haksız” diye tartıyor ama mesele orada değil.
Şunu öğrendim: Çatışmada önemli olan, galip gelmek değil, derdi çözebilmek. Bunu becerenin hayatı da huzurlu oluyor. Kendi hislerini tanı, karşı tarafınkini anlamaya çalış, dilini suçlamak yerine derdini anlatmaya ayarla. Bunu yapınca, ister sevgiliyle ister iş arkadaşınla, yüzde doksan sorunu büyütmeden bitiriyorsun.
Kimse süper kahraman değil, arada yine sinirleniyorsun, yine yanlış anlıyorsun. Ama duygusal zekayı kas gibi çalıştırınca, en azından kavganın saçma bir şeye dönüşmesini engelleyebiliyorsun. Bunu erken yaşta öğrenen hayatta çok yol alıyor, net.
00