Geçen yıl Garanti'den kredi çekmeye yeltendiğimde, daha başvuru formunu doldurmadan Findeks raporumun önüne koyulmasını garipsememiştim. Bankalar artık kredi notunu sadece bakıp geçmiyor, harcama alışkanlıklarını da didik didik ediyor. Gelir beyanında oynama, ek kart ekstresi unutması gibi basit hatalar bile başvuruya takla attırıyor. Limitin kadar konuş, fazlası için havada kalırsın.
Döviz hesabı açtığın zaman paranın değer kaybetmesine karşı koruma alıyorsun. Türkiye'de enflasyon yüksek olduğu dönemlerde dolar veya euro cinsinden tasarruf yapan insanlar, lira hesabına kıyasla çok daha az zarara uğruyorlar. Mesela 2023'te liranın değeri %64 düştüğünde, döviz hesabında para tutanlar bu kayıptan etkilenmedi.
Bir başka avantajı da uluslararası işlemlerde hız ve maliyet tasarrufu sağlaması. Eğer yurt dışında para gönderiyorsan veya çalışıyorsan, döviz hesabından direkt transfer yapmak daha ucuz oluyor. Aracı kurların arasında kayıp olmaz.
Yatırım açısından da esneklik sağlıyor. Döviz hesabında tutulan para, kur farkından yararlanmak için uygun zamanı bekleyebilir. Kurlar düştüğünde satmak, yükseldiğinde almak gibi basit stratejilerle kazanç sağlanabilir.
Ancak unutma: döviz hesapları risk taşır. Kur ters giderse paranın değeri azalır. Ayrıca bankalar döviz hesaplarından düşük faiz veriyor, yani enflasyon karşısında yeterli getiri sağlamayabilir. Hayatının tamamını dövize çevirmek yerine, gelirin bir kısmını dövizde tutmak mantıklı bir denge.
Sabah 07:10, alarm çalıyor. Gözler yarı açık, yataktan çıkmak zor resmen. İstanbul’da işe yetişmek için 08:00’de evden çıkman şart, yoksa trafik seni sabah sabah içinden geçiriyor. Kahvaltıda bir dilim ekmek, biraz peynir, hızlıca bir çay. Kafada sürekli yapılacaklar listesi dönüyor: toplantı, market alışverişi, faturalar, eve tamirci çağırmak… Hepsi birbirine karışıyor.
Bir yandan herkes “multitasking” uzmanı olmuş gibi davranıyor ama insan beyni öyle çalışmıyor. Mesela geçen hafta işte iki işi birden yapmaya çalışırken hem maili yanlış kişiye gönderdim, hem de önemli bir detayı kaçırdım. Sonra akşam evde tekrar dönüp düzeltmek zorunda kaldım. O yüzden bu hızda “her şeye yetişirim” iddiası bana palavra geliyor.
Kimi insanlar bu tempoya doğuştan adapte diye düşünüyor insan, ama işin özü alışmak zorunda bırakılmak. Kendi ritmini yaratmazsan tempo seni eziyor. Mesela ben toplu taşımada kitap okumayı alışkanlık ettim, yoksa yol bitmek bilmiyor. Bazen de kulaklığı takıp dış dünyadan kopmak gerekiyor. 2024’te, Kadıköy-Beşiktaş vapurunda yanımda oturan adam sudoku çözüyor, kadın ise tığ işiyle uğraşıyor, herkes kendine minik bir kaçış yaratıyor.
Bankanın önüne gittiğinde maaş bordrosunu eksik getiren kaç kişi gördüm, anlatamam. Herkes faiz oranına bakıyor, ama dosya masrafı, sigorta zorunluluğu gibi detaylar kimsenin umurunda değil. 2024’te bir arkadaşım 200 bin TL ihtiyaç kredisi çekti, imza attıktan sonra dosya masrafı ve hayat sigortası adı altında neredeyse 9 bin lira kesildi. Kredi skoru mevzusu da atlanıyor; Findeks’ten notunu bilmeden başvuran sonra “red” yedi diye sinir oluyor. En acıklısı, kredi sözleşmesini sonuna kadar okumadan aceleyle imza atmak. Hızlıca paraya ulaşayım derken, ileride ödeyeceğin toplam borcun ne kadar şiştiğinin farkına varmıyorsun. Bankaların web sitesinden ön başvuru yapıp, ufak puntoları incelemeden kesinlikle imza atılmaz, baştan yazayım.
Sabahları alarmı erteleyerek başlarsam, günüm direkt yokuş aşağı gidiyor. 2023’ten beri her sabah 10 dakika balkonda kahve içmeye taktım, ruh halim resmen düzeldi. Öyle büyük değişiklikler gerekmiyor; küçük alışkanlıklar zincir gibi birbirine bağlanıyor. Akşam 22.00 sonrası telefona bakmam mesela: hem uykuya dalmam kolaylaşıyor hem sabah o yorgunluk hissi olmuyor. Kendimi kötü hissettiğimde genelde yemek düzenim de bozulmuş oluyor, hemen fark ediyorum. Bir ay boyunca her gün aynı saatte kısa yürüyüşe çıkınca ruh hali stabil kalıyor, test ettim. Kafası dağılmış, modunu toparlayamayan insanlara minik rutinden şaşmamalarını tavsiye ederim; etkisi sandığınızdan büyük.
Kira geliri beyanı yaparken yıllık 33.000 TL’ye kadar olan kısmı 2026 için vergiden muaf, üstü için ister götürü gider ister gerçek gider yöntemiyle indirim hakkı var. Götürü gider seçersen; elde edilen gelirin yüzde 15’ini direkt düşebiliyorsun, belge toplama derdi yok. Reel giderde ise fatura, dekont ne varsa tek tek bildirmek gerekiyor; özellikle yüklü tadilat, aidat, faiz ödemeleri varsa avantajı büyük oluyor. Evini 5 yıl içinde satarsan, değer artış kazancı için 87.000 TL’ye kadar olanı istisna, üzeri vergilendiriliyor. Şirketler için de Ar-Ge harcaması, engelli personel çalıştırmak gibi kalemler ciddi indirim sağlıyor. E-Devlet’te Gelir İdaresi Portalı’ndan başvurular kolaylaştı, ilk defa yapacak olan bocalamasın diye 189’u arayıp birebir yardım alabilir. Şahsen 2024’te götürü gider sayesinde 7.000 TL fazladan para cebimde kaldı, uğraşmaya değdi.
Geçen sene dolar 28 lirayken açtığım döviz hesabı, şimdi 12 Mart 2026’da 39 liraya dayanmış kurdan bana neredeyse yüzde 40 getiri sağladı. TL’de kalsam aynı parayla üç ayda bir bankadan yüzde 45 faiz alıp vergi kesintisiyle uğraşıyordum, ama dövizde uzun vadede uğraştırmıyor. Özellikle yurt dışına çıkmak, online alışveriş yapmak ya da başka ülkeye para göndermek gerekirse döviz hesabı büyük kolaylık. Bankalar çoğu zaman dolar ya da euro çekmek için ekstra masraf almıyor, hele ki büyük şehirde yaşıyorsan işin daha rahat. Bir de, Türk Lirası değer kaybettikçe içim rahat ediyor çünkü param pul olmuyor; psikolojik olarak da güvenli liman gibi. Ama unutma, risk sıfır değil: Kur aniden düşerse ya da devlet bir sabah karar değiştirirse eldeki döviz hesabı da riskli hale gelebilir. O yüzden tüm yumurtaları aynı sepete koymamak lazım, ben portföyde dengeyi korumaya çalışıyorum.
Merkez Bankası'nın faiz kararı açıklanır açıklanmaz dolar fırlamış, euro düşmüş olur — bu kadar basit değil ama başlangıç buradan. Kurların ne kadar duyarlı olduğunu anlamak için önce para akışlarını görmek lazım. Yabancı yatırımcı Türkiye'ye güven kaybederse parasını çekerek götürüyor; bu da doların değerini yükseltiyor. Enflasyon, faiz oranları, ülkenin dış ticaret açığı, jeopolitik riskler — hepsi aynı anda oynuyor.
Mart 2026'de bakarsak, küresel merkezler bankalarının politikası, petrol fiyatları, Çin'in ekonomik durumu bile Türk lirası üzerinde etkili. Borsada panik satış yaşansa, kurlar birkaç saatte yüzde 3-4 sıçrayabiliyor. Hazine Müsteşarlığı müdahale etse bile piyasanın iştahı kapatılmıyor. Kısacası kur, ekonominin nabzı — bir yerde atışı değişirse burası ilk tepki veriyor.
E-devlet’te “hızlı ödeme” sistemi baya pratik olmuş, geçen ay 2 dakikada trafik cezasını yatırdım. İstanbul’da belediye borçları için mobil uygulamada taksit seçeneği açık, kredi kartıyla 6 taksit yaptım mesela. Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) için de bankalar 3-6 taksit veriyor, banka promosyonu kovalayan çok. Ama vergi dairesinin önündeki kuyruklar hâlâ bitmiyor, özellikle mart ve temmuzda.
2023 yazında İstanbul’da 18 katlı bir rezidansta yaşarken, yan komşunun adını üç ay boyunca öğrenemedim. Asansörde insanlar göz göze gelmemek için yere bakıyor. Evde internet, Netflix, yemek uygulamaları... Sokakta yürürken bile kulakta kulaklık. Böyle bir ortamda insanın yalnız hissetmemesi imkansız gibi.
Banka kredi vermeden önce senin geri ödeme kapasitesini ölçüyor, bu yüzden başvuru formunda verdiğin bilgiler gerçekçi olmalı. Gelir belgesini düşük göstermek, borçunu saklamak veya sahte referans vermek sadece seni zor duruma sokar; bankalar bu bilgileri doğruluyor ve yalan çıkarsa başvurun reddediliyor.
Başvuru öncesi kredi puanını öğren, gerekirse borçlarını biraz azalt. Faiz oranı, geri ödeme süresi ve ek masrafları (sigorta, harç vb.) karşılaştır; aynı tutarı farklı bankalardan çekersen çok farklı fiyatlandırma görebilirsin. İhtiyacından fazla kredi çekme tuzağına düşme—aylık taksit seni rahat ettirmelidir, sıkıştırmamalıdır.
Geçen sene Garanti’den kredi başvurusu yaparken öyle bir faiz oranı gördüm ki, evde şok geçirdim: %4,29. Sözleşmenin en altındaki “sigorta bedeli” kısmı minik puntolarla yazılmış, ekstra 2.350 TL masraf eklendi. Bankada oturup imzalarken “şu kalemi kaldırabilir miyiz?” diye sormak hayat kurtarıyor, yoksa sonradan geri dönüşü yok. Şartları okumadan asla imza atma; adamlar uyanık, satır aralarına neler sıkıştırıyorlar.
İstanbul’da, 2023 Eylül’ünde yaşadığım sel felaketinde komşuluğun gerçek değerini gördüm. Apartmanın alt katı komple su dolmuştu, asansör bozuldu, yaşlılar evden çıkamaz oldu. O gün evdeki bir şişe ekmek mayası için aşağı inen kadının “Yukarı gelsene, çay demledim” deyişi hayat kurtardı. Dışarıda zabıta bile yokken, apartmandaki insanlar birbirine yiyecek, powerbank, battaniye taşıdı. Kimse “benim derdim bana yeter” demedi.
Bir gün elektrik yoktu, yaşlı Ayşe teyze kapıyı çaldı, “Eşim gece rahatsızlandı, ambulans bulamıyorum” dedi. Hemen üç dört kişi toplandık, adamı battaniyeye sarıp merdivenden indirdik, komşunun arabasıyla hastaneye yetiştirdik. O gün olmasaydı, muhtemelen adam kalp krizinden gidecekti. Buradaki dayanışma, belediyeden ya da resmi kurumlardan çok daha hızlı ve etkiliydi. Çünkü kimse prosedür beklemedi, birbirini tanıyordu.
Gurbetçiyken de iyice anlaşılıyor bu fark. Almanya’da, Frankfurt’ta ilk taşındığımda apartmandaki Alman komşular “Merhaba” bile demedi. Üç ay boyunca tek kelime konuşmadık. Boşuna “Gurbet elde akraba gibi komşu ararsın” dememişler. Türkiye’de balkon sepeti sarkıtırsın, alt kattaki anında ipini bağlar, “Yumurta da lazım mı?” diye yukarı seslenir. Berlin’de pencereyi açsan “Gürültü yapıyorsun” diye şikayet ederler.
2023’te Berlin’de ikinci el eşyadan aylık 150 euro kazandım. Trendyol üzerinden evde takı yapıp satan arkadaş var, günde 2-3 saat çalışıyor, ayda 5 bin TL net bırakıyor. Freelancer işler de hâlâ iş yapıyor; Fiverr'a basit çeviri koyup haftada 50 dolar alan tanıdık var. Evi olan, Airbnb’den haftalık kiralamayla kira gelirini ikiye katladı; ama İstanbul’da vergiye dikkat, yoksa patlar.
2022’nin Ekim ayında, Kadıköy’de Moda Sahili’nde deli gibi yağmur yağıyordu. O gün, en yakın arkadaşım Merve aradı, sesi titriyor. “Ya ben bittim, işe alınmadım yine” dedi. Ellerim cebimde, sırılsıklam yürüdüm ona. O gün anladım; birinin yanında olmanın ötesinde, omuz verip hayatının yükünü biraz almak başka bir şey.
İnsan birine destek verdikçe, kendi dertleri de hafifliyor. Gözümle gördüm; Merve'nin suratındaki o mahcubiyet, yanında durdukça dağıldı. Birine “Ben buradayım, üzülme” demek lafla olmuyor, cidden yanında olman gerekiyor. Özellikle de herkesin “Sen halledersin” diyip kenara çekildiği zamanlarda.
Karşılıklı destek, o meşhur “iyi günde, kötü günde” lafının içini dolduran şey. Sadece derdi paylaşmak da değil; bazen iş bulmasında CV’sini düzenliyorsun, bazen sınav gecesi konu anlatıyorsun, bazen saçma bir kavgada onun tarafını tutuyorsun. Sırtını yaslayacak biri olduğunu bilmek, insanı hayata tutunduran şeylerden biri.
Aradaki denge önemli. Tek taraflı yük taşıyorsan, adı arkadaşlık değil; hamallık. Yıllar önce, üniversitede Cihan diye biri vardı. Hep dert, hep dert, benim derdimle ilgilenen yok. Bir süre sonra karşılıklı olmayan ilişkiler çürümeye başlıyor. Yani, bir ilişkide iki taraf da birbirine bir şey vermezse kopuyor.
Geçen hafta İstanbul’da bir AVM’de gördüm, 999 TL’ye satılan mont bir anda 1.399 TL olmuş, üstüne de “%30 indirimli 999 TL” etiketi yapıştırmışlar. Özellikle büyük zincirler, “eski fiyatı” kafalarına göre şişirip sahte indirim izlenimi veriyor. Tüketici Hakem Heyeti’ne 2025’te en çok gelen şikayet buymuş, rakam net: 67 bin başvuru. Fiyatı takip etmeyenin cüzdanı yanıyor, uyanık olmak şart.
Yalnızlık, insanın suratına tokat gibi çarpıyor bazen. Hele ki yıllardır aynı kafadan gittiğin biriyle yollar ayrıldığında… 2023 sonbaharında, Kadıköy’de her hafta buluşup saatlerce dertleştiğim Can’la küstük mesela. O gün eve dönerken ilk defa o kadar sessiz bir İstanbul gördüm. Dışarıda milyonlarca insan var ama, biriyle bütün hayatını paylaşıyorsan, o gidince şehrin sesi de kısılıyor.
Öyle hemen "yeni arkadaş bul, dışarı çık" ile çözülmüyor mevzu. Çünkü boşalan yer, yeni bir insanla dolmuyor. Birinin numarası, başka birinin anısıyla örtüşmüyor kafada. Ben kendimi iş güç, kurs, spor salonu gibi yerlere atarak beceririm sandım, ama onlar da sadece günü kurtarıyor. Eve gelip de telefonu açtığında, "bugün başıma ne geldi biliyor musun?" diye anlatacak kimse yoksa, işte o zaman asıl yalnızlık başlıyor.
Bir de çevredeki klasik tavsiyeler var ya; "kendi kendinin en iyi arkadaşı olmalısın", "yalnızlıktan korkma" falan… Kusura bakmayın da, insan 30’una yaklaşınca, aynayla dertleşmek istemiyor. O yüzden bu boş motivasyon sözleri geçmiyor bana. Gerçekten yalnız kalınca, insan kendiyle barışık filan olmuyor, tam tersi eski defterleri karıştırmaya, hatalarını kafasında büyütmeye başlıyor. Bunu psikolog da söylüyor: İnsan sosyal bir canlı. Sürekli içe dönmek depresyonu besliyor.
E-Devlet üzerinden vergi borcunu sorgulayıp kredi kartıyla ödeme yapmak son iki yılda hayatımı kurtardı. Vergi dairesine gitmek yok, sıra derdi sıfır. Özellikle 2023’te çıkan "yapılandırma" dönemlerinde anında taksitlendirme seçeneği ekleniyor. Hızlı ödeme yapanlara bazen faiz indirimi de geliyor, kaçırmamak lazım.
Vergi Dairesi'nin dijital hizmetleri geçen iki yıl içinde ciddi şekilde iyileşti ama hâlâ pratik olmaktan uzak. E-Beyanname sistemi mesela teoride güzel gözüküyor: evde oturup vergini beyan edebiliyorsun. Ama gerçekte muhasebeci olmadan yapamayan çoğu kişi için bu "kolaylık" sadece kâğıt üzerinde kalıyor.
Taksit imkânları biraz daha mantıklı hale geldi son zamanlarda. 2024'te başlayan yeni ödeme planı sistemi, borçlusuna 48 aya kadar ödeme süresi veriyor. Banka kredisinden pahalı da değil aslında. Ama burada da tuzak var: bir ay geciktiğin mi, ceza ve faiz katlanıyor. Sistem cezalandırmaya eğilimli.
Gerçek kolaylık vergi affına koşulsuz gitmek olurdu, ama o da siyasal karar. Şu anda sistemin sunduğu "kolaylıklar" çoğunlukla büyük işletmelere ve muhasebeci çalıştırabilenlere yarıyor. Esnaf ve küçük işletmeler hâlâ karmaşık kurallarla boğuşuyor.
Geçen hafta markette eski alışkanlıkla 200 liraya üç torba dolusu alışveriş yaparım sandım, kasada fişi görünce elim ayağım titredi. Aynı şeyleri sırf bir yıl önce, Mart 2025’te 120 liraya alıyordum. Kendi kendime “artık peynir lüks olmuş” diye söylendim, çünkü 400 gramlık kaşar 130 liraya çıkmış. Sadece rakamlar değil, eve giren gıda da yarı yarıya küçüldü; bu işin şakası yok, resmen doyma lüks oldu.
Yalnızca iyi zamanlarda yanına gelen, dertteyken ortadan kaybolanlardan yeterince gördüm. 2012’de üniversiteyi kazanıp İstanbul’a taşındığımda, çevremdeki eski arkadaşların büyük kısmı “hadi görüşelim” diye aradı ama kimsede zor günde ses yok. Bir kere 2015’te ciddi bir sağlık problemi atlattım, hastanede yatarken günlerce telefona bakan olmadı. O gün anladım ki, gerçek dost dediğin, iyi günde omzunda, kötü günde de sırtında olmalı. Lafla peynir gemisi yürümüyor.
Karşılıklı destek, arkadaşlığı sırf eğlenmekten çıkarıp ayağı yere basan bir ilişkiye çeviriyor. Mesela ben, geçen sene Almanya’ya göçtüğümde, en yakın arkadaşım gecenin üçünde WhatsApp’tan sesli mesaj atıp moral verdi. Hangi banka daha az komisyon alıyor, hangi bölgeye taşınmak daha mantıklı, her şeyi tek tek anlattı. O zaman değerini anlıyorsun insanın yanında duran samimi desteğin. Bir tek bayramda, doğum gününde kutlamak değil mevzu.
Birbirine omuz vermek illa büyük problemlerle alakalı değil. Bazen küçücük bir jest bile hayat kurtarıyor. Kafası bozuk birine yolda karşılaştığında “gel kahve içelim” demek, “bu akşam sende kalabilir miyim?” diyen arkadaşa kapıyı açmak. Birbirine güven duymak, arkanı döndüğünde hançerlenmeyeceğini bilmek. 2023’te işsiz kalıp üç ay evde oturduğumda, her sabah yoklayan, “kalk, dışarı çıkalım” diyen iki arkadaşım olmasa ciddi depresyona girerdim.
2024’te Almanya’da kartımı üç kez kopyaladılar; en son Köln’de ATM’den para çekerken tuhaf bir ek aparat fark ettim, meğer klasik skimmermış. Türkiye’ye kıyasla burada bankalar daha hızlı müdahale ediyor, anında müşteri hizmetleriyle iletişime geçebiliyorum ve işlem iptal ediliyor. Türkiye’de ise birkaç gün bekleyip dilekçe yazman gerekebiliyor, bu da ekstra stres. Online işlemlerde çift aşamalı doğrulama şart, SMS gelmeden asla linke tıklamıyorum. Almanya’da bankaların önerdiği güncel uygulamaları (PushTAN gibi) kullanmadan iş yapmıyorum, Türkiye’de de benzer şekilde mobil onay sistemleri hayat kurtarıyor. Şüpheli bir mail veya mesaj geldi mi, önce gönderen adresine bakıyorum, @garantibbva yerine “garantı-bbva.info” gibi şeylere asla kanmıyorum. Kimlik ve banka bilgisi isteyenlere yakınım bile olsa telefonla vermek akıl karı değil, 2026’da hâlâ dolandırılanları görünce şaşırıyorum.
2018’de döviz patladığında Ankara’da bir gecede maaşımın yarısı buhar oldu. O zamandan beri cebimde nakit tutmanın, yastık altı altının, hatta basit bir dolarlık birikimin ne kadar kritik olduğunu gördüm. Krediyle, borçla yaşayanların psikolojisi çöktü. O gün bugündür “Her şeyin başı tasarruf” lafı kafamda yankılanıyor.
Bankalarda paran varsa “faiz + döviz” sepeti en risksizlerden. 2021’de sadece TL’de kalanlar, enflasyona karşı dayak yedi. Ama o yıl dolar bazlı mevduatla parasını koruyan tanıdıklarım, sabaha daha az stresle uyanıyordu. Ev, arsa gibi taşınmazlar uzun vadede güvenli liman gibi görünse de, 2023’te konut balonu patlayınca “herkes ev alsın, kurtulur” hikâyesi de çöktü.
Şirketlerde işler daha karmaşık. 2022 sonunda tekstilci akrabam hammaddeyi üç farklı dövizle alıp, TL üzerinden sattığı için zararla kapattı o yılı. “Kur riski” dedikleri mesele, gerçek hayatta adamın ekmeğiyle oynuyor. Firmalar için türev ürünler, forward sözleşmeler vs. önemli ama sıradan vatandaş için bunlar biraz fazla teknik.
En basiti; borç oranını asgari düzeyde tutmak, eline geçen gelirin en az %20’sini kenara koymak. Hele ki kredi kartına abanmak? Şehir efsanesidir, kriz anında bankaya borçluysan acımazlar. Geçen yıl İstanbul’da görülen evden atılma haberleri, kart borcuyla boğuşanların halini gösterdi zaten.
Çocukken annem haftada iki kez köfte-patates kızartırdı, hazır çorba ise evin demirbaşlarından biriydi. Şimdi marketten sebze alıp, akşamları zeytinyağlı kabak ya da mercimek çorbası yapıyorum. Dışarıdan sipariş yerine evde yemek pişirmek hem bütçeyi hem de mideyi rahatlatıyor. Son bir yılda paketli gıda alışkanlığımı ciddi azalttım, eskiden üç günde bir abur cubur alırken artık ayda bir zor alıyorum.
2018’de Eskişehir’de öğrenci evinde kirayı denkleştirmek için başladığım kafede, kahve yapmayı öğrenirken hayatı da öğrendim. Sadece para kazanmak değil mesele, kendi ayaklarının üstünde durduğunu hissetmek başka bir seviye. İnsan ilişkileri, zaman yönetimi, patronla inatlaşmadan derdini anlatmak, sabah 7’de kalkıp okula gidip akşam işte mesaide bitik haldeyken bile gülebilmek… Bunlar kitaplarda yazmıyor. Bir de şöyle bir gerçek var: Kendi paranı kazanınca elindeki 200 lira bile değerli geliyor, harcarken iki kere düşünüyorsun. Okulda teorik bilgi tamam ama pratikte hayat herkesin suratına tokatı başka türlü patlatıyor. Geriye dönüp bakınca, o yoğun dönemlerde kazandığım özgüven, bugün iş başvurusu yaparken hâlâ en büyük kozum.
00
00
Yıllardır gözlemlediğim, en hızlı tempoyu en iyi yönetenler planı küçük tutanlar. Hepsini aynı anda yapmak yerine, erteleyebileceğini erteliyor, önce bir tane işi tam bitiriyor. 2025’in Eylül’ünde çalıştığım ofiste bir arkadaş vardı, her toplantıya eliyle not defteri getirirdi, telefonunu masanın kenarına bırakırdı. O adam hiçbir işin ucunu kaçırmıyordu, çünkü gerçekten anda kalmaya uğraşıyordu.
Bir de işi gücü abartıp kendini robot sananlar var. Çıkıp dolaşmadan, iki dakika nefes almadan o tempo çekilmiyor. Bazen asıl mesele hızda değil, tempoya bir iki mola eklemekte yatıyor. Bilgisayar başında 45 dakika tıkır tıkır çalıştıktan sonra mutfağa gidip bir bardak su içmek, insana resmen yeniden başlatma etkisi veriyor.
Şunu net gördüm: Kendini başkasıyla kıyaslamadan, kendi sınırını tanıyıp ona göre hareket etmek lazım. Yoksa bu hızlı düzenin içinde insan bir noktada ya hasta oluyor ya da tamamen kopuyor. Bir de “hayır” demeyi öğrenmek gerekiyor, herkesin yükünü sırtlamak zorunda değilsin. Aslında tüm mesele, o yoğunluğu yönetebileceğine kendini ikna etmekle başlıyor. Gerisi zamanla şekilleniyor.
00
Kriz zamanlarında, depremde, selde, kar fırtınasında devletin ulaşması saatler sürebiliyor. Ama komşun senden önce kapına gelir. 6 Şubat depreminde Adana’da dayımlar, kurtarma ekipleri gelene kadar apartmandan kendi imkanlarıyla dört kişiyi çıkardı. Herkesin aracı, zinciri, ipi vardı; biri el feneri buldu, diğeri çay demledi. O anda en kıymetli şey, tanıdık bir yüz görmek.
Bazı insanlar “Artık komşuluk kalmadı” diyor. Doğru, eskisi gibi her akşam kapı kapı gezilmiyor belki. Ama zorda kalınca asıl kimin yanında olduğunu görüyorsun. Büyükşehirlerde kapısını hiç çalmadığın biri, bir bakmışsın ekmek alırken sana da almış. Kime güveneceğini, yardımın nereden geleceğini kestiremiyorsun, ama ihtiyaç anında bir el uzanıyor.
Tavsiye: Apartmandaki WhatsApp grubunu boş muhabbet için değil, gerçekten lazım olduğunda kullan. Herkesin acil durumda başvurabileceği bir iletişim şekli mutlaka bulunsun. Kapı komşunun numarasını telefonuna kaydet. Arada bir hal hatır sor, bir tabak kek götür. O an gereksiz gibi gelir, ama günü geldiğinde o ağ kurulu olmalı.
Yardımlaşma refleksi yerleşmiş bir toplumda yaşamak, sandığından daha değerli. Evde bir ampul patladığında, gece yarısı ilaç gerektiğinde, ya da sadece moralin bozulduğunda bile kapısını çalabileceğin bir komşun olması, insanın hayatını kolaylaştırıyor. Gerçek güvenlik ağı bu, parayla, sigortayla satın alınmıyor.
00
Duygusal destek kadar, pratik destek de önemli. Mesela, 2023’te taşınırken, Sercan geldi, bant getirdi, kolileri dizdi. “Abi sağ ol” dedim, “Senin için gelmezsem adam değilim” dedi. İki hafta sonra onun arabası bozuldu, dört döndüm yardım için. Böyle böyle, aradaki bağ sağlamlaşıyor.
İşin bir de güven boyutu var. Destek gördükçe, insan paylaşmaktan korkmuyor. “Bunu söylersem garip mi olur?” demiyorsun. Çünkü biliyorsun ki, iyiliğini isteyen biri var karşında. Yalnızlık hissi azalıyor ve psikolojiye iyi geliyor. Bilimsel olarak da böyle; destek gören insanların stres seviyesi daha düşük, depresyon riski daha az.
Bu devirde herkes koşturmaca, çıkar peşinde. Gerçek dostun elini uzattığı anı bulmak kolay değil. O yüzden, destek gördüğün adamlara sımsıkı sarılmak lazım. Sen de destek ol ki, o bağ güçlensin. Yoksa ne biriktirdik, ne yaşadık, ne anladık?
00
Yalnızlık, bazen iyileştirici de olabiliyor. 2024 yazında, Datça’da üç hafta tek başıma tatil yaptım. Sabahları deniz kenarında kahve içerken, en azından kendime şu soruyu sordum: Kime, ne kadar anlatmak istiyorum hayatımı? Gerçekten paylaştıklarım samimi miydi yoksa sırf kalabalık olsun diye mi biriktirmişim insanları? O tatilin sonunda gördüm ki; bazı ilişkiler sırf alışkanlıktan sürüyor. Bitince, elin ayağın boş kalıyor ama uzun vadede daha iyi hissediyorsun.
Yalnızlıkla baş etmek için illa kalabalığa karışmak gerekmiyor. Benim için yeni bir spor öğrenmek (2025 yazında sörfe başladım) çok daha iyi geldi; çünkü kendi dünyamı genişlettim. Etrafta insanlar olmasa da, bir hedefin olması bile akşamları yatağa daha dolu bir kafa ile yatmanı sağlıyor.
Şunu net söyleyeyim: Arkadaşlar, sevgililer, aile… Hiçbiri sonsuza kadar kalmıyor. Yalnız kalmak kötü değil ama, ona alışıp içine kapanmak da tehlikeli. İnsanın bir dert ortağı, beraber saçma sapan gülüp ağlayacağı bir dostu olması şart. Yoksa, en pahalı kahveyi de içsen, en güzel şehirde de yaşasan tadı yok. Hele ki büyük şehirde, yalnızlık bazen insanın kemiklerine kadar işliyor. O yüzden uğruna mücadele etmeye değer tek şey, sağlam bir dostlukmuş; gerisi fasa fiso.
00
Tek taraflı ilişkiler insanı yavaş yavaş kemiriyor. Sürekli veren, hiç almayan taraftaysan psikolojik olarak tükeniyorsun. O yüzden ben kendi adıma şu kurala bağlı kaldım: “Bir elin verdiğini öteki el görecek.” Yani ne bencilliğe, ne de kendini harcamaya yer var. Dengeyi tutturan arkadaşlık uzun ömürlü oluyor.
Birkaç pratik tavsiye:
- Destek istemekten çekinme, kimse süper kahraman değil.
- Arkadaşın zor durumda kaldıysa, somut olarak neye ihtiyacı olduğunu sor. “Yanındayım” demek yetmiyor bazen.
- Gerekiyorsa arada mesafe koy, senden hep alan ama hiç vermeyen biriyle ilişkini gözden geçir.
- En saçma anlarda bile arkadaşını güldürebiliyorsan, o ilişkinin temeli sağlamdır.
Birlikte atlatılan krizler, aradaki bağı çelik gibi yapıyor. Yıllar sonra dönüp baktığında, kimle ne kadar yol yürüdüğünü o zor günlerde anlıyorsun. Gösterdiğin destek aslında sana da geri dönüyor; yalnız kalmıyorsun, güvende hissediyorsun. Arkadaşlık, karşılıklı emek ve destek olmadan kuru kalabalık.
00
2001 krizini yaşayanlar iyi bilir, o zamanlar bankada para tutanlar, dövize geçenler hafif sıyrıkla atlattı. Ama lokantacı dayım bütün birikimini kasada nakit olarak kaybetti. O yüzden dağıtmak önemli: bir kısmı banka, birazı yastık altı, TL ve döviz karışık, mümkünse biraz altın. Mülk alacaksan da sakın tek bir semte veya projeye saplanıp kalma. Tek sepet, tek yumurta hikâyesi burda da geçerli değil.
Son olarak, harcamaları azaltıp “ihtiyaç mı, istek mi?” ayrımını net yapmak şart. Krizde ayakta kalanlar hep hesap kitabı bilenler oluyor. Saçma sapan markalı ürünler, gösteriş derdi, hepsi kriz anında yük. 2024’te yaşanan market zamları, asgari ücretlinin alışveriş sepetini üçte bire düşürdü. O yüzden kriz geçince değil, kriz gelmeden önce frene basmak gerek.
Kısacası; finansal krizden kaçmak yok, ama akıllı davranıp yumurtaları doğru sepetlere koymak mümkün. Paran kadar konuş, borcundan kork, tasarrufu alışkanlık yap. “Bir şey olmaz” diyenlerin hali ortada.