Minibüste arka koltukta oturan adamın sırt çantası yüzüne vurmaktan daha iyi bir sabah uyanış yöntemi yok. İstanbul'da 15 yıl yaşadım, Ankara'ya taşındım, şimdi de İzmir'deyim—her şehrin toplu taşıması aynı oyunu oynuyor: saat 8'de tramvay dolup taşıyor, insan sardine gibi sıkışıyor, herkese kızıyor. Ama mesele sadece kalabalık değil. Otobüste kapı açılırken indirmeden binen yolcu, minibüsçü 50 lira isteyip parasını almayan çocuk, metro istasyonunda merdivenleri tıkayan turist grubunun hepsi bir puzzle'ın parçası. Sonunda fark ediyorsun ki bu, insanları tanımak demek aslında—acısı, sabırsızlığı, dikkatsizliği hepsi bir arada. Yolculuk saati kaybolan zaman değil, insan doğasını anlama fırsatı.
Türkiye'de küçük işletme sahibi olmak finansman açısından bir labirent. Bankalar kredi verirken teminat istiyorlar, küçük işletmeler teminat gösterecek varlığı yok — bu kısır döngü yıllardır devam ediyor.
2024-2025 yıllarında KOSGEB destekleri biraz rahatlatsa da, ortalama bir berber, elektrikçi ya da restoran sahibi için erişim hâlâ çok zor. Esnaf kredisi diye bir şey var ama faiz oranları yüzde 25-35 civarında dolanıyor. Yıllık enflasyon düştü diye faizler de düşmüyor, bu da işletmelerin karlılığını bozuyor.
Bankacılık sisteminin temel sorunu şu: Küçük işletmelerin risk profili yüksek, dolayısıyla maliyeti de yüksek. Banka açısından rasyonel, ama ekonominin taban katmanı için ölümcül. Bir manav, bir kuaför, bir oto elektrikçi — bunların hepsi işletmelerini genişletmek ya da ekipman almak isterse, finansman yolu kapanıyor.
Alternatif finansman araçları yavaş yavaş gelişiyor. Crowdfunding, mikro finansman kuruluşları, esnaf odaları tarafından verilen grup garantili krediler. Ama bu kaynaklar hâlâ çok sınırlı ve farkındalığı da az. Çoğu esnaf bankaya gitmekten vazgeçip kendi aralarında borç para alıyor, faiz yok ama riskli.
Her sabah alarmı erteleyince gün boyu kendimi yorgun ve bezgin hissediyorum. Mart 2024’te spora başladığımda, haftada üç gün 40 dakika yürüyüşle ruh halim gözle görülür şekilde değişti. Kafam daha berrak, sinir katsayım düşük, uykum daha düzenli. Akşamları telefona gömülmek yerine kitap okuduğum zamanlarda, uykum daha kaliteli oluyor, sabah kalkınca içimde saçma bir huzur var. Bir de sürekli erteleyen kafayla yaşayanlar var; bulaşığı, maili, faturayı “sonra hallederim” diyor, sonra evde de kafada da birikiyor stres. Küçük gözüken alışkanlıklar, ruh sağlığında domino taşı gibi. Şehir değiştirdiğimde (Frankfurt, 2023), her şeyimi baştan kurduğum için düzenim bozuldu, ruh halim darmadağın oldu; tekrar rayına oturmak için eski alışkanlıklarıma dönmem gerekti. Yani insanın huzuru, aslında sabahları yatağını yapıp yapmadığı kadar basit yerlerde saklı.
Kredi notun düşükse, finansal hayatın hemen sıkılaşıyor. Banka kredi vermiyor, kart limiti düşük, ev kredisi almak imkânsız haliyor. Ama bu not sabit değil—doğru hamleleri yapan üç ayda bile iyileştiriyor.
En etkili yol ödeme disiplini. Taksitleri tam zamanında ödeyeceksen, notun otomatik yükselmeye başlar. Bir gün bile geç ödeme yapma; sistem bunu kaydediyor ve not düşüyor. Kredi kartı faturalarını ayın ilk haftası kapatmak, taksitleri takvimde işaretlemek—bu basit ama işe yarıyor.
İkinci hamle borç oranını azaltmak. Diyelim 10 bin liran var, 8 bine borç. Borç oranın yüzde 80—bu çok yüksek. Bankaların gözünde riskli görünüyorsun. Borcu 4 binə indirerse yüzde 40'a düşüyor, not hemen iyileşmeye başlar. Ek gelir bulup borç ödemek en akıllıca yol.
Kredi çeşitliliği de önemli. Sadece kredi kartın varsa, not düşük kalır. Tüketici kredisi, ihtiyaç kredisi gibi farklı ürünlerin olması (ve düzgün ödemelerin devam etmesi) notunu güçlendiriyor. Ama yeni kredi açmaya da acele etme—her başvuru notunu biraz düşürüyor.
Eski borçlarını kapatmak da sayılı çalışıyor ama yeni kredi almaktan daha az etkili. Bankanın gözüne "aktif ve disiplinli müşteri" görünmen lazım, sadece borçsuz değil.
2016’da üniversiteyi yeni bitirmiştim, ilk maaşla hisse senedine girdim. O zamanlar Borsa İstanbul’da “rastgele al, bırak” dönemi vardı. Hisse senedine yatırım yapınca risk dediğin şey, “bugün ne kadar eksiye düşerim, yarın toparlar mı”dan ibaretti. Çevremde kimsenin stop-loss’u duymuşluğu yoktu. Risk yönetimi deyince akla sadece kredi çekip çekmemek gelirdi.
2026’da işler başka. Şimdi elinde 3-5 kuruşu olan bile, “diversifikasyon” diye kafa ütülüyor. Benim gibi gurbetçiysen, euro-tl dalgası, Almanya’dan gelen haberler, Türkiye’deki seçim riski, FED’in faizi… Her köşe başında başka bir risk var. Kriptoya giriyorsun, gece yatarken bile coin fiyatına bakıyorsun, sabah yüzde 20 uçmuş ya da göçmüş. O yüzden artık tek sepetle yürümek, bildiğin düpedüz intihar.
Risk yönetimi deyince aklıma ilk gelen, portföyün yüzde 10’undan fazlasını tek bir kağıda, coine ya da projeye bağlamamak. Bunu 2022’de acı bir şekilde öğrendim; Luna kazası patladı, elimdeki altcoin’in yüzde 95’i gitti. Ekrana bakıp, “Vay anasını, risk dediğin böyleymiş” dedim. Onun için şimdi ne alırsam, önce “ben bunun batmasına ne kadar dayanırım” diye hesaplarım.
Vergi ödemek için her sene mart ve temmuzda belediyeye gitmek rutinim oldu; 2025’te evin emlak vergisi yüzde 62 zamlanınca bir sabah Üsküdar’daki belediye binasında kuyrukta kaldım. Türkiye’de vergi sistemi aslında karmaşık, çünkü doğrudan ve dolaylı vergiler diye ikiye ayrılıyor. Doğrudan vergi deyince akla gelir, kurumlar, emlak vergisi; bunları ödeyen, çoğunlukla zaten sistemin içinde olanlar. Fakat herkesin cebini asıl yakan dolaylı vergiler: KDV, ÖTV, akaryakıta, cep telefonuna, hatta çikolataya kadar uzanıyor. Market alışverişinde fişi alınca yüzde 20 KDV’yi net görüyorsun. Hükümet gelirinin yüzde 70’i bu dolaylı vergilerden, yani kimse zengin-fakir dinlemeden, harcayan herkes vergi ödüyor. Vergi kaçırmak ise memleket sporu gibi; özellikle nakit çalışan küçük esnaf ya da bazı serbest mesleklerde “fiş kesmeme” hâlâ yaygın. Sistem teknik olarak çağdaş görünüyor ama uygulamada adalet hissi çoğu insanda yok.
Kasım 2021’de dolar 13 lirayı aştığında marketlerde etiketler günlük değişmeye başlamıştı; raftaki fiyatla kasadaki tutar arasında uçurum oluşuyordu. Kurun hareketi sadece teknoloji ya da ithal ürünlerde değil, ekmek ve süt gibi en temel ihtiyaçlarda bile anında hissediliyor. Serbest piyasada çalışan biri olarak şunu çok net söyleyebilirim: Döviz oynaklığı maaşlara asla aynı hızda yansımıyor ama giderlere ertesi gün zam geliyor. Tasarrufun da, yatırımın da tadı kaçıyor; herkesin hesabı şaşıyor.
2021 Kasım’ında 13 liraya dayanan dolar, İstanbul’da esnafın tabelaları değiştirmesine kadar gitmişti. Bugün 12 Mart 2026, hala dövizdeki dalgalanma, marketten akaryakıta her şeyi etkiliyor. Almanya’dan Türkiye’ye 500 euro yollayınca birinin 17 bin liraya yakın eline para geçiyor, ama Türkiye’de çalışan biri o kadar parayı üç ayda zor toparlıyor. Döviz yükselince ithalat malı hemen zamlanıyor, ama kur düşünce fiyatlar nedense yerinde kalıyor. 2024 sonunda ithal bebek mamasını 600 liraya aldık, geçen ay 850’ye gördüm. Eğer işin varsa, maaşını dövize endekslemek ya da dövizle çalışmak bu ortamda hayat kurtarıyor. Altın, dolar, euro kenarda köşe birikim varsa, en azından gıda ve kira şoklarını biraz absorbe ediyorsun. Ama net maaşlıysan, kur arttıkça hayatta kalmak resmen bir kabusa dönüyor.
Geçen hafta markette 1 litre süt 38 liraydı, bugün 46 lira olmuş. Haftada bir dışarıda yemek yemek artık lüks; en basit döner bile 120 liradan başlıyor. Ev kirası desen, İstanbul’da ortalama 13-15 bin lira. Para kazanmak değil, parayı korumak mesele oldu. Market arabası eskisi gibi dolmuyor, insanların gözü sürekli etiketlerde.
Gümrük Müşevirlik yapan bir arkadaş 2008'de ne olduğunu bana anlatmıştı: stokları elden çıkaramayan firmalar bir gecede battı çünkü nakit yoktu. Kriz sırasında para olmak değil, para akışının durmaması sıkıntı yaratıyor.
Korunmanın ilk kuralı basit: acil durum fonu tut. En az 3-6 aylık giderin kadar. Eğer işletmeciysen, aylık maliyetinin 6 katını likit tutmalısın. Banka kredisine güvenme, kriz zamanı kredi çekemediklerini gördük.
Portföy çeşitlendirme klişe gibi gelir ama çalışıyor. Tüm paranı bir yatırımda tutma. Hisse, tahvil, döviz, altın, gayrimenkul — farklı araçlara yayıl. 2023'te dolar yüksekken, altında para tutanlar zarar etmedi.
Borç seviyesini düşük tut. Özellikle döviz cinsinden borç almanın bedelini 2018'de öğrendik. Vadesinden kısa vadeli borç alma, uzun vadeli yatırım yapma — bunu tersten yapanlar kriz gelince hızlı battı.
Son olarak, finansal durumunu takip et. Muhasebeci tutmak pahalı görünebilir ama bir krizde hesaplarını bilemeyen işletmeci hiç para harcamamış sayılır. Rakamlarını biliyorsan, riskini de görürsün.
Geçen yıl hesabımı kontrol ettikten sonra fark ettim ki ayda 2000 lira harcadığım şeylerin çoğu tamamen gereksiz. Kahve, yemek dışarıda, subscriptionlar—hepsi birikince ay sonunda cebim boş kalıyordu.
İlk işim sabit giderleri listelemek oldu. Kira, fatura, internet—bunlar değişmiyor zaten. Sonra değişken harcamalara baktım. Burada işler değişiyor. Banka uygulamasında kategoriye göre harcama takibi açtım, böylece her gün nereye para gidiyor diye görebiliyorum.
Sonra uyguladığım şeyler:
- Kahveyi evde yapıyorum. Starbucks'a gitmek yerine 200 gramlık paket kahve 35 liraya alıyorum, 20 fincana çıkıyor. - Alışverişe çıkmadan önce liste yazıyorum. Listede olmayan hiçbir şey almıyorum. - Telefonda harcadığım subscriptionları siliyorum. Kullanmadığım uygulamalar aylık 300 lira gidiyordu. - Yemekleri hazır yemek yerine kendim pişiriyorum.
Böyle yapınca aylık tasarrufu 1200 liraya çıkardım. Biraz disiplin gerekiyor ama sonra alışıyor insan.
Geçen ay Karayolları Genel Müdürlüğü sınav sisteminde köklü değişiklikleri yürürlüğe koydu ve insanlar hâlâ tam olarak ne değiştiğini bilmiyor. Özetle: yazılı test artık bilgisayarda yapılıyor, sürü halinde sınıf ortamından çıkıp bireysel test kabinlerine geçtik.
Eski sistemde aynı anda 50-60 kişi bir salonda oturuyordu, sorular basılı kâğıt üzerindeydi. Şimdi her aday kendi ekranında soru görüyor, sınav süresi de kişiye göre değişebiliyor—bilgisayar sistemi zorluk seviyesini otomatik ayarlıyor. Bu adaptif test yöntemi teoride daha adil, pratikte ise kâğıt-kalem alışkanlığı olan birinin kafasını karıştırıyor.
Polis kontrolü de sıkılaştı. Cep telefonu, akıllı saat, hatta bilezik getirmek yasak. Sınav öncesi vücut taraması var. Geçen hafta Ankara'da bir adayın kalp pili olduğu için sınava alınmadığı haberleri dolaştı—sonra geri alındı ama bu tür hatalar güven zedeliyor.
Sınav ücreti 350 liradan 450 liraya çıktı. Başarısız olanlar 15 gün sonra tekrar sınava girebiliyor, bu kısım iyileşti aslında. Eski sistemde 30 gün beklemeniz gerekiyordu.
Dışişleri’nde çalışan bir arkadaşım vardı, 2020’de Azerbaycan-Ermenistan gerilimi patladığında Ankara’daki odalarında telefonlar susmamış. Diplomasi bu ülkede genelde “kriz anında devreye giren yangın söndürücü” gibi kullanılır. Mesela 15 Temmuz gecesi, sabaha kadar elçiliklerle WhatsApp gruplarında “Türkiye hâlâ burada mı?” yazışmaları dönmüş. Kriz yönetimi deyince aklıma hep masada kimin oturduğu, hangi dilin konuşulduğu, kimin hangi ülkenin büyükelçisini ne zaman aradığı gelir. Pratikte çoğu zaman reflekslerle hareket ediliyor; sistemli bir kriz protokolü hep konuşulur ama uygulamada lafı bol, eylemi eksik kalıyor. Özellikle son beş yılda, Suriye’den gelen göç dalgası ve deprem gibi felaketlerde, bilgi akışının hızlı ve şeffaf olması gerektiği bir kez daha ortaya çıktı. Sorun şu: Bürokrasi hızlı karar almayı sevmiyor, ama kriz dediğin beklemez.
Bir sabah kapım çalınıp “Haftaya bizim oğlanın doğum günü, gelir misiniz?” diyen komşudan birkaç gün sonra, apartmanda sular kesildiğinde kapıma damacanayla dayanan başka bir komşuya kadar farklı tiplerle yaşadım. Sınır koymayınca işler karışıyor; biri gece 11’de “Bir fincan şeker var mı?” diye arayabiliyor, diğeri balkonunda sigara içince dumanı sana geliyor, ses çıkarmayınca iyice yüz buluyor. Ev dediğin insanın kalesi, kimse sürekli içeri girip çıkamaz. Samimiyet güzel, ama herkesin kendi alanı olmalı. İyi komşuluk bence ölçüyü korumakla başlıyor; fazlası bazen küçük bir rahatsızlıktan büyük bir huzursuzluğa dönüşebiliyor. Hele İstanbul gibi kalabalık şehirlerde, duvarı delip geçen muhabbetler eninde sonunda baş ağrısı oluyor. Ne çok mesafeli, ne fazla içli dışlı; tam dengede, tam kıvamında.
Bir dönem sadece mentolsüz sakız çiğnedim, 2025 yazında dişçim “fena değil ama bir tık daha iyi olabilirdi” dedi. Mentolsüz sakız genelde tazelik hissini vermiyor, nefesi ferahlatmıyor. Çiğnemek ağız kuruluğunu azaltıyor, diş yüzeyini mekanik olarak temizliyor, bu kesin; ama antibakteriyel etki mentol kadar güçlü olmuyor. Ankara’da üniversite kantinlerinde satılan o sade sakızlardan bahsediyorum, içeriği de çoğunlukla şekerli oluyor. Şekerli sakız çürüğü tetikleyebiliyor, şekersiz mentolsüz olanlarda ise ferahlık eksik. Diş doktorları genelde şekersiz ve mümkünse mentollü sakız öneriyor; çünkü mentol ağızda bakteri sayısını azaltıyor, ağız kokusunu bastırıyor. Kısaca, eğer nefesin mis gibi koksun, dişlerin de sağlıklı kalsın istiyorsan, mentollü ve şekersiz sakızdan şaşmamak lazım.
Gezi zamanında Taksim’de bir akşam, bir grup insan sadece “sessiz durmak” istedi diye meydanın polislerle dolduğunu gördüm. Demokrasi “çoğunluğun dediği olsun” diye anlatıldı hep ama, çoğunluğun sesi bazen azınlığın nefesini kesiyor. Hele sosyal medya işi karışık; X’te bir fikir yazdığın an, linç kültürüyle karşılaşıyorsun, sonra “ifade özgürlüğü var” diyorlar. Oysa özgürlük, sadece kendi fikrini bağırmak değil; başkasının fikrini de duymaya tahammül gösterebilmek. Kimse birbirine mikrofon uzatmıyor, herkes megafonla bağırıyor. Eğer bir ülkede vatandaşlar korkmadan, çekinmeden fikir beyan edebiliyorsa, işte o zaman demokrasi gerçek anlamına yaklaşıyor. Ama şu an memlekette “yanlış bir şey söyler miyim” endişesiyle otosansür, en temel refleks oldu.
Dış politikada milliyetçilik çoğu zaman "kendi çıkarını koru" masalı altında meşrulaştırılıyor ama aslında çok basit: devlet kendi gücünü korumak için yapıyor bunu, ideoloji değil strateji. Ukrayna'daki savaş, Orta Doğu'daki dengeler, ticaret savaşları — hepsi ekonomik ve jeopolitik hesaptan kaynaklanıyor; milliyetçi söylem sadece halka satış yöntemi. Sorun şu ki, bu dil düşmanlaştırıyor, uzlaşmayı zorlaştırıyor ve uzun vadede herkes kaybediyor. Milliyetçilikle diplomasi yapan ülkeler genelde yalnız kalıyor, anlaşma yapamıyor, yatırım alamıyor.
Fransa’da 2022’de başladığım mastır programından sonra Türkiye’deki arkadaşlarımın yaşadığı şeyler bana tam bir kültür şoku yaşattı. Paris’te sınavlar açık uçlu, tartışma ve eleştiriye dayalıydı; ezberle geleni tokat gibi geri çeviriyorlar. Türkiye’de ise 2023’te kardeşimin Ankara’da üniversiteyi bitirirken hâlâ bütün dersler çoktan seçmeli, notlar ise kopya çekmeden alınamıyor. Bir Alman öğrencinin 2025’te bana “bizde hoca haftada bir bize mail atıp kaynak öneriyor, sen araştır” demesiyle şunu anladım: Yurt dışı eğitimde inisiyatif senden bekleniyor, Türkiye’de ise hâlâ dayatmacı ve ezberci bir sistem var. Evet, Türkiye’de daha ucuz ve aile yanında okumanın rahatlığı başka, ama diploma cebinde olsa da gerçek özgüven ve iletişim becerisi yurt dışında gelişiyor. İşi gücü torpille çözmeye çalışan sistemle, referansı proje ve portfolyo olan sistemi kıyaslamak bile abes.
Ders programını düzgün yapmayınca final haftası sabahlara kadar kahvede çalışmak kaçınılmaz oluyor. Ben ikinci sınıfta, 2024 güz döneminde, her dersi son güne bırakıp üç gece üst üste Red Bull’la ayakta kalmıştım. Sırf WhatsApp gruplarında geyik döndürmek yerine haftada iki saat düzenli çalışınca her şey yoluna giriyor. Erteledikçe yük katlanıyor, sonra insan kendine küfrediyor.
Gençleri seçim otobüsüne doldurup “hadi TikTok’a video çekelim, işte size pizza” demekle siyaset yapılmıyor. Özellikle son üç seçimde (2018-2023 arası) partiler gençlere ulaşmak için ya kahve dağıttı ya da “gençlere ücretsiz wifi” vaadiyle ortaya çıktı. 1999 doğumlu biriyim, lise zamanımda vaatler bedava konser ve gençlik kollarında selfie ile sınırlıydı, şimdi sadece sosyal medya reklamı ve saçma sapan “genç dostu” sloganlar var.
Hiçbir partide işe yarayan, sürdürülebilir bir gençlik politikası görmedim. Üniversitelerde kulüp açıp üç etkinlikten sonra “siyaset üstü kalalım” diyorlar zaten. Gençliğe yatırım deyince akıllarına sadece sınav indirimi ya da “size iş bulacağız” cümlesi geliyor. Kimse çıkıp “Abi, 2026’da gencin derdi barınma, iş, özgürlük, yurtdışına kaçma isteği” demiyor. Herkes gençleri oy deposu sanıyor, ama anketlerde gençlerin yüzde 60’ı “kimseye güvenmiyorum” diyor. Sistemi gençlere bırakın, birkaç yılda adam ederlerdi zaten.
2024 yazında, İstanbul’da yeni işim yüzünden deli gibi stres yaptığım bir dönemde haftada dört gün meditasyon denedim. Açık konuşayım, ilk başta “Instagram hikayesi” gibi geliyordu, ama YouTube’dan 10 dakikalık rehberli meditasyonlar sayesinde farkı hissetmeye başladım. Gerçekten kalp atışlarım düştü, uykum düzene girdi. Fakat herkesin “kurtarıcı” diye övdüğü kadar da efsanevi bir şey değil. Maddi sıkıntı, toksik patron, kira derdi gibi dertler varsa 15 dakika göz kapatmayla hepsi uçup gitmiyor. Stresin kök sebebi çözülmeden meditasyon sadece kısa molalık. Yine de, düzenli yapan için sinir sistemini yatıştırıyor, öfke patlamalarını azaltıyor. Türkiye şartlarında mucize beklemek hata, ama anlık rahatlamada işe yarıyor; uzun vadede ise asıl sorunları çözmeden sadece pansuman.
Evde paketli abur cuburları yasakladım mı, çocuk bir haftada meyveye yöneliyor; denedim, 2025 yazında Ankara’da net gördüm bunu. Markette “sadece bir tane” çikolata için ağlayan oğlan, şimdi elma dilimleyince mutlu oluyor. İş, dayatmak değil, alternatif sunmakta. Kahvaltıda hazır gevrek yerine tam buğday ekmek, yanında labne ve salatalıkla başlamak alışkanlığı değiştiriyor, yeminle.
2022’de üniversite tercihi yaparken iki şehir arasında çok gidip gelmiştim: Ankara mı, İzmir mi? Ankara’da teknik imkan boldu, ama İzmir’in yaşam kalitesi bambaşka. Akademik kadro kadar şehrin sosyal imkanlarına da bakınca işin rengi değişiyor. Sadece puana ya da okulun adının parlaklığına takılırsan, yıllarca mutsuz gezersin; şehrin havası, kampüsün ruhu bazen derslerden daha önemli çıkıyor.
2021’de pandemi patladığında Almanya’da online derslere başladım, ilk ay laptopun başında sızmakla geçti. İşin sırrı sabit bir masa kurmakta ve net saate göre rutin oturtmakta. Kendi kendine yüksek sesle anlatınca kafada daha iyi kalıyor, yoksa ekrana bakıp hayal kurmak çok kolay. WhatsApp grubuyla günlük ödev takibi de motivasyonu fena artırıyor, hele biri “bitirdim” yazınca.
İstanbul’da 2023 baharında, Levent’te bir plazada yapılan toplu işe alım mülakatında gözlerimle gördüm: İnsanlar hâlâ “en büyük zayıf yönüm mükemmeliyetçilik” gibi zırvalarla zaman kaybediyor. Yıllardır ezber bozan bir cevabı olanı duymadım. Karşı tarafı etkileyeceğim derken, kendi ayağından vuruyor çoğu kişi.
Bir başka öldüren hata: Şirketi hiç araştırmamış olmak. Patron “Neden bizimle çalışmak istiyorsun?” diye sorduğunda, göz devirmeye başladım. Çünkü karşımdaki adayın kafası bomboştu, sanki tesadüfen o binaya uğramış. 2024’te hâlâ şirketin vizyonunu, yaptığı işi bilmiyorsan o masadan kalkmayı hak ediyorsun.
Kıyafet işi de ayrı komediye döndü. Geçen ay bir yazılım firmasına giden arkadaşım, kravatla gitmiş. Ortam tişört-pantolon, çocuk takım elbiseyle terlemiş, konuşamadan elendi. Kılık kıyafet işini hâlâ “Görüşmeye takım elbiseyle gidilir” klişesine bağlayanlar var. Her sektörün, her şirketin bir havası var; gözlemlemeyen kaybeder.
Bir de lafı çok uzatıp, kendini anlatırken kaybolanlar var. 10 dakikalık cevaplarda kimse sabretmiyor artık. “Kendini tanıtır mısın?” dediklerinde hayat hikâyesine bağlayanlar, ilkokul başarılarından bahsedenler… Kendini 2-3 cümlede net ifade edemiyorsan, zaten iş hayatında da batarsın. Lafı dolandırmak yok; hızlı, net, öz.
Dijital platformlar da girdi bu alana. Son bir-iki yıldır fintech şirketleri BNPL (satın al, sonra öde) sistemleriyle işletmelere kredi açmaya başladı. Bir satış noktası (POS) cihazı almak için, ürün satın almak için — ama bu da henüz büyük işletmeleri hedef alıyor.
Gerçek çözüm devlet garantili kredi havuzlarında yatıyor. KOSGEB ödeneklerinin artması, geri ödeme sürelerinin esnetilmesi, faiz oranlarının denetlenmesi lazım. Ayrıca bankalar için düşük risk ağırlıklandırması yapılabilir — yani küçük işletmelere kredi veren banka daha az sermaye ayırsa bile. Bazı ülkeler bunu yapıyor, Türkiye'de pilot projeler var ama yaygınlaşmadı.
Küçük işletme sektörü ekonominin belkemiği. Bu kaynağa kan pompalamazsak, işsizlik artıyor, vergi tabanı daralıyor, gecekondu pazarı büyüyor. Finansman sorunu sadece bir işletmenin sorunu değil, makroekonomik bir hastalık.
00
Birkaç ay sabır yeter. Düzenli ödemeler yapıp borç azaltırsan, altı ay sonra not makul seviyelere çıkıyor. Yıl sonunda ise krediye erişim şartları tamamen değişiyor.
00
Ayrıca, stop-loss ayarlamak hayati. Hisse ya da coin, yüzde 10-12 eksiyi gördü mü, duygusallık yapmadan satıyorum. Eskiden “belki döner” diye beklerdim, şimdi acımam. Yatırımda duygusallık öldürür, bunu herkes bilir de, uygulamak zaman alıyor.
Bir de, herkesin risk algısı farklı. 18 yaşındaki kuzenim, geçen ay 20 bin TL’sini meme coin’e gömdü, “ya tutarsa” diyor. Benim midem onu kaldırmaz. Kendi risk profilini bilmek her şeyden önemli.
Geçmişte yatırım deyince mevduat, altın, borsa vardı. Şimdi robo-danışmanlar var. Mesela 2025’te TradeRepublic’e 500 euro attım; sistem otomatik tahvil, hisse, döviz dağıtıyor. Kendi kendine risk dağıtımı yapıyor. Ama algoritmaya da körü körüne güvenmemek lazım, bazen öyle saçma yerlere yatırım yapıyor ki, insanın eliyle yönetesi geliyor.
- Eski usul: “Kervan yolda düzülür”, “Al, unut” felsefesi.
- Yeni çağ: Otomatik uyarı, anlık stop-loss, çeşitlendirme, risk puanı hesaplama.
Son olarak, piyasada “kaybetmeden kazanılmaz” diye bir laf dolaşıyor. Ne kadar klişe gibi dursa da, kaybetmeden riskin ne demek olduğunu anlamıyorsun. Hele ki 2026’da, tek bir hata tüm birikimi silip süpürebiliyor. Şimdi yatırım deyince ilk baktığım şey, “Bunun bana kaybettirebileceği en kötü ne?” Hesabını şaşırırsan, gün gelir sandalyeyi çekiverirler altından.
00
00
00
Pratik sınavda değişim daha az ama dikkat çeken bir şey var: video kayıt zorunlu hale geldi. Denetmen yanınızda değil, kamera kayıt yapıyor. Bu da yanlış kaydedilme riskini artırıyor—dosya kayıtlarında eksiklik yaşandığını duyduk.
Başarı oranı düştü, bu da normal. Sistem değiştiğinde insanlar alışana kadar genelde böyle oluyor. Ama burada sorun şu: Karayolları Müdürlüğü yeni sistemin detaylı bir rehberi yayınlamadı. Adaylar YouTube'da eski sınav videosu izleyerek hazırlanıyor, bu da onları yanılıyor.
İlk denemede başarısız olmak için artık daha az sebep var—sistem açık, hile yapılması zor. Ama adaylar için hazırlık süreci daha belirsiz. Sınava girmeden önce mutlaka Karayolları'nın resmi sitesinden bilgisayar test simülasyonunu çalıştırın, yoksa ekran gördüğünde şok yaşarsınız.
00
En felaketi ise pazarlık kısmı. Maaş beklentisi sorulunca “Farketmez, siz bilirsiniz” diyenlerin halini gördük. 2025’in asgari ücreti, sektörün ortalaması, piyasa ne kadar biliyor musun? Bilmeden, araştırmadan çıkan herkesin maaşı, en alt limitten başlıyor zaten. Değerini bilmek, pazarlıkta net olmak şart.
Şunu bırakmak lazım: “Yeter ki iş olsun, ne olursa razıyım” modunda gitmek, kendine hakaret gibi. Ne istediğini, ne istemediğini, hangi koşullarda çalışmayacağını bilmeyen adamı, patron da ciddiye almıyor.
Eğer hâlâ LinkedIn, Kariyer.net’te profilini güncel tutmayan; elle yazılmış, Word dosyasından bozma CV ile başvuru yapan varsa, 2026’da ona geçmiş olsun. Herkes dijital kimliğini güncelliyor, eski kafalar ayıklanıyor.
Anlatacak daha çok vaka var ama işin özü: Hazırlıksız, tembel, kendini tanımayan ve ezber cevap veren herkes kaybediyor. Patronlar artık gözünün içine bakıyor, karşısındaki insanı 3 dakikada çözüyor. Bu çağda hâlâ eski hatalara düşmenin bir bahanesi yok.