Geçen hafta markette 1 litre süt 38 liraydı, bugün 46 lira olmuş. Haftada bir dışarıda yemek yemek artık lüks; en basit döner bile 120 liradan başlıyor. Ev kirası desen, İstanbul’da ortalama 13-15 bin lira. Para kazanmak değil, parayı korumak mesele oldu. Market arabası eskisi gibi dolmuyor, insanların gözü sürekli etiketlerde.
Gümrük Müşevirlik yapan bir arkadaş 2008'de ne olduğunu bana anlatmıştı: stokları elden çıkaramayan firmalar bir gecede battı çünkü nakit yoktu. Kriz sırasında para olmak değil, para akışının durmaması sıkıntı yaratıyor.
Korunmanın ilk kuralı basit: acil durum fonu tut. En az 3-6 aylık giderin kadar. Eğer işletmeciysen, aylık maliyetinin 6 katını likit tutmalısın. Banka kredisine güvenme, kriz zamanı kredi çekemediklerini gördük.
Portföy çeşitlendirme klişe gibi gelir ama çalışıyor. Tüm paranı bir yatırımda tutma. Hisse, tahvil, döviz, altın, gayrimenkul — farklı araçlara yayıl. 2023'te dolar yüksekken, altında para tutanlar zarar etmedi.
Borç seviyesini düşük tut. Özellikle döviz cinsinden borç almanın bedelini 2018'de öğrendik. Vadesinden kısa vadeli borç alma, uzun vadeli yatırım yapma — bunu tersten yapanlar kriz gelince hızlı battı.
Son olarak, finansal durumunu takip et. Muhasebeci tutmak pahalı görünebilir ama bir krizde hesaplarını bilemeyen işletmeci hiç para harcamamış sayılır. Rakamlarını biliyorsan, riskini de görürsün.
Geçen yıl hesabımı kontrol ettikten sonra fark ettim ki ayda 2000 lira harcadığım şeylerin çoğu tamamen gereksiz. Kahve, yemek dışarıda, subscriptionlar—hepsi birikince ay sonunda cebim boş kalıyordu.
İlk işim sabit giderleri listelemek oldu. Kira, fatura, internet—bunlar değişmiyor zaten. Sonra değişken harcamalara baktım. Burada işler değişiyor. Banka uygulamasında kategoriye göre harcama takibi açtım, böylece her gün nereye para gidiyor diye görebiliyorum.
Sonra uyguladığım şeyler:
- Kahveyi evde yapıyorum. Starbucks'a gitmek yerine 200 gramlık paket kahve 35 liraya alıyorum, 20 fincana çıkıyor. - Alışverişe çıkmadan önce liste yazıyorum. Listede olmayan hiçbir şey almıyorum. - Telefonda harcadığım subscriptionları siliyorum. Kullanmadığım uygulamalar aylık 300 lira gidiyordu. - Yemekleri hazır yemek yerine kendim pişiriyorum.
Böyle yapınca aylık tasarrufu 1200 liraya çıkardım. Biraz disiplin gerekiyor ama sonra alışıyor insan.
Geçen ay Karayolları Genel Müdürlüğü sınav sisteminde köklü değişiklikleri yürürlüğe koydu ve insanlar hâlâ tam olarak ne değiştiğini bilmiyor. Özetle: yazılı test artık bilgisayarda yapılıyor, sürü halinde sınıf ortamından çıkıp bireysel test kabinlerine geçtik.
Eski sistemde aynı anda 50-60 kişi bir salonda oturuyordu, sorular basılı kâğıt üzerindeydi. Şimdi her aday kendi ekranında soru görüyor, sınav süresi de kişiye göre değişebiliyor—bilgisayar sistemi zorluk seviyesini otomatik ayarlıyor. Bu adaptif test yöntemi teoride daha adil, pratikte ise kâğıt-kalem alışkanlığı olan birinin kafasını karıştırıyor.
Polis kontrolü de sıkılaştı. Cep telefonu, akıllı saat, hatta bilezik getirmek yasak. Sınav öncesi vücut taraması var. Geçen hafta Ankara'da bir adayın kalp pili olduğu için sınava alınmadığı haberleri dolaştı—sonra geri alındı ama bu tür hatalar güven zedeliyor.
Sınav ücreti 350 liradan 450 liraya çıktı. Başarısız olanlar 15 gün sonra tekrar sınava girebiliyor, bu kısım iyileşti aslında. Eski sistemde 30 gün beklemeniz gerekiyordu.
Dışişleri’nde çalışan bir arkadaşım vardı, 2020’de Azerbaycan-Ermenistan gerilimi patladığında Ankara’daki odalarında telefonlar susmamış. Diplomasi bu ülkede genelde “kriz anında devreye giren yangın söndürücü” gibi kullanılır. Mesela 15 Temmuz gecesi, sabaha kadar elçiliklerle WhatsApp gruplarında “Türkiye hâlâ burada mı?” yazışmaları dönmüş. Kriz yönetimi deyince aklıma hep masada kimin oturduğu, hangi dilin konuşulduğu, kimin hangi ülkenin büyükelçisini ne zaman aradığı gelir. Pratikte çoğu zaman reflekslerle hareket ediliyor; sistemli bir kriz protokolü hep konuşulur ama uygulamada lafı bol, eylemi eksik kalıyor. Özellikle son beş yılda, Suriye’den gelen göç dalgası ve deprem gibi felaketlerde, bilgi akışının hızlı ve şeffaf olması gerektiği bir kez daha ortaya çıktı. Sorun şu: Bürokrasi hızlı karar almayı sevmiyor, ama kriz dediğin beklemez.
Bir sabah kapım çalınıp “Haftaya bizim oğlanın doğum günü, gelir misiniz?” diyen komşudan birkaç gün sonra, apartmanda sular kesildiğinde kapıma damacanayla dayanan başka bir komşuya kadar farklı tiplerle yaşadım. Sınır koymayınca işler karışıyor; biri gece 11’de “Bir fincan şeker var mı?” diye arayabiliyor, diğeri balkonunda sigara içince dumanı sana geliyor, ses çıkarmayınca iyice yüz buluyor. Ev dediğin insanın kalesi, kimse sürekli içeri girip çıkamaz. Samimiyet güzel, ama herkesin kendi alanı olmalı. İyi komşuluk bence ölçüyü korumakla başlıyor; fazlası bazen küçük bir rahatsızlıktan büyük bir huzursuzluğa dönüşebiliyor. Hele İstanbul gibi kalabalık şehirlerde, duvarı delip geçen muhabbetler eninde sonunda baş ağrısı oluyor. Ne çok mesafeli, ne fazla içli dışlı; tam dengede, tam kıvamında.
Bir dönem sadece mentolsüz sakız çiğnedim, 2025 yazında dişçim “fena değil ama bir tık daha iyi olabilirdi” dedi. Mentolsüz sakız genelde tazelik hissini vermiyor, nefesi ferahlatmıyor. Çiğnemek ağız kuruluğunu azaltıyor, diş yüzeyini mekanik olarak temizliyor, bu kesin; ama antibakteriyel etki mentol kadar güçlü olmuyor. Ankara’da üniversite kantinlerinde satılan o sade sakızlardan bahsediyorum, içeriği de çoğunlukla şekerli oluyor. Şekerli sakız çürüğü tetikleyebiliyor, şekersiz mentolsüz olanlarda ise ferahlık eksik. Diş doktorları genelde şekersiz ve mümkünse mentollü sakız öneriyor; çünkü mentol ağızda bakteri sayısını azaltıyor, ağız kokusunu bastırıyor. Kısaca, eğer nefesin mis gibi koksun, dişlerin de sağlıklı kalsın istiyorsan, mentollü ve şekersiz sakızdan şaşmamak lazım.
Gezi zamanında Taksim’de bir akşam, bir grup insan sadece “sessiz durmak” istedi diye meydanın polislerle dolduğunu gördüm. Demokrasi “çoğunluğun dediği olsun” diye anlatıldı hep ama, çoğunluğun sesi bazen azınlığın nefesini kesiyor. Hele sosyal medya işi karışık; X’te bir fikir yazdığın an, linç kültürüyle karşılaşıyorsun, sonra “ifade özgürlüğü var” diyorlar. Oysa özgürlük, sadece kendi fikrini bağırmak değil; başkasının fikrini de duymaya tahammül gösterebilmek. Kimse birbirine mikrofon uzatmıyor, herkes megafonla bağırıyor. Eğer bir ülkede vatandaşlar korkmadan, çekinmeden fikir beyan edebiliyorsa, işte o zaman demokrasi gerçek anlamına yaklaşıyor. Ama şu an memlekette “yanlış bir şey söyler miyim” endişesiyle otosansür, en temel refleks oldu.
Dış politikada milliyetçilik çoğu zaman "kendi çıkarını koru" masalı altında meşrulaştırılıyor ama aslında çok basit: devlet kendi gücünü korumak için yapıyor bunu, ideoloji değil strateji. Ukrayna'daki savaş, Orta Doğu'daki dengeler, ticaret savaşları — hepsi ekonomik ve jeopolitik hesaptan kaynaklanıyor; milliyetçi söylem sadece halka satış yöntemi. Sorun şu ki, bu dil düşmanlaştırıyor, uzlaşmayı zorlaştırıyor ve uzun vadede herkes kaybediyor. Milliyetçilikle diplomasi yapan ülkeler genelde yalnız kalıyor, anlaşma yapamıyor, yatırım alamıyor.
Fransa’da 2022’de başladığım mastır programından sonra Türkiye’deki arkadaşlarımın yaşadığı şeyler bana tam bir kültür şoku yaşattı. Paris’te sınavlar açık uçlu, tartışma ve eleştiriye dayalıydı; ezberle geleni tokat gibi geri çeviriyorlar. Türkiye’de ise 2023’te kardeşimin Ankara’da üniversiteyi bitirirken hâlâ bütün dersler çoktan seçmeli, notlar ise kopya çekmeden alınamıyor. Bir Alman öğrencinin 2025’te bana “bizde hoca haftada bir bize mail atıp kaynak öneriyor, sen araştır” demesiyle şunu anladım: Yurt dışı eğitimde inisiyatif senden bekleniyor, Türkiye’de ise hâlâ dayatmacı ve ezberci bir sistem var. Evet, Türkiye’de daha ucuz ve aile yanında okumanın rahatlığı başka, ama diploma cebinde olsa da gerçek özgüven ve iletişim becerisi yurt dışında gelişiyor. İşi gücü torpille çözmeye çalışan sistemle, referansı proje ve portfolyo olan sistemi kıyaslamak bile abes.
Ders programını düzgün yapmayınca final haftası sabahlara kadar kahvede çalışmak kaçınılmaz oluyor. Ben ikinci sınıfta, 2024 güz döneminde, her dersi son güne bırakıp üç gece üst üste Red Bull’la ayakta kalmıştım. Sırf WhatsApp gruplarında geyik döndürmek yerine haftada iki saat düzenli çalışınca her şey yoluna giriyor. Erteledikçe yük katlanıyor, sonra insan kendine küfrediyor.
Gençleri seçim otobüsüne doldurup “hadi TikTok’a video çekelim, işte size pizza” demekle siyaset yapılmıyor. Özellikle son üç seçimde (2018-2023 arası) partiler gençlere ulaşmak için ya kahve dağıttı ya da “gençlere ücretsiz wifi” vaadiyle ortaya çıktı. 1999 doğumlu biriyim, lise zamanımda vaatler bedava konser ve gençlik kollarında selfie ile sınırlıydı, şimdi sadece sosyal medya reklamı ve saçma sapan “genç dostu” sloganlar var.
Hiçbir partide işe yarayan, sürdürülebilir bir gençlik politikası görmedim. Üniversitelerde kulüp açıp üç etkinlikten sonra “siyaset üstü kalalım” diyorlar zaten. Gençliğe yatırım deyince akıllarına sadece sınav indirimi ya da “size iş bulacağız” cümlesi geliyor. Kimse çıkıp “Abi, 2026’da gencin derdi barınma, iş, özgürlük, yurtdışına kaçma isteği” demiyor. Herkes gençleri oy deposu sanıyor, ama anketlerde gençlerin yüzde 60’ı “kimseye güvenmiyorum” diyor. Sistemi gençlere bırakın, birkaç yılda adam ederlerdi zaten.
2024 yazında, İstanbul’da yeni işim yüzünden deli gibi stres yaptığım bir dönemde haftada dört gün meditasyon denedim. Açık konuşayım, ilk başta “Instagram hikayesi” gibi geliyordu, ama YouTube’dan 10 dakikalık rehberli meditasyonlar sayesinde farkı hissetmeye başladım. Gerçekten kalp atışlarım düştü, uykum düzene girdi. Fakat herkesin “kurtarıcı” diye övdüğü kadar da efsanevi bir şey değil. Maddi sıkıntı, toksik patron, kira derdi gibi dertler varsa 15 dakika göz kapatmayla hepsi uçup gitmiyor. Stresin kök sebebi çözülmeden meditasyon sadece kısa molalık. Yine de, düzenli yapan için sinir sistemini yatıştırıyor, öfke patlamalarını azaltıyor. Türkiye şartlarında mucize beklemek hata, ama anlık rahatlamada işe yarıyor; uzun vadede ise asıl sorunları çözmeden sadece pansuman.
Evde paketli abur cuburları yasakladım mı, çocuk bir haftada meyveye yöneliyor; denedim, 2025 yazında Ankara’da net gördüm bunu. Markette “sadece bir tane” çikolata için ağlayan oğlan, şimdi elma dilimleyince mutlu oluyor. İş, dayatmak değil, alternatif sunmakta. Kahvaltıda hazır gevrek yerine tam buğday ekmek, yanında labne ve salatalıkla başlamak alışkanlığı değiştiriyor, yeminle.
2022’de üniversite tercihi yaparken iki şehir arasında çok gidip gelmiştim: Ankara mı, İzmir mi? Ankara’da teknik imkan boldu, ama İzmir’in yaşam kalitesi bambaşka. Akademik kadro kadar şehrin sosyal imkanlarına da bakınca işin rengi değişiyor. Sadece puana ya da okulun adının parlaklığına takılırsan, yıllarca mutsuz gezersin; şehrin havası, kampüsün ruhu bazen derslerden daha önemli çıkıyor.
2021’de pandemi patladığında Almanya’da online derslere başladım, ilk ay laptopun başında sızmakla geçti. İşin sırrı sabit bir masa kurmakta ve net saate göre rutin oturtmakta. Kendi kendine yüksek sesle anlatınca kafada daha iyi kalıyor, yoksa ekrana bakıp hayal kurmak çok kolay. WhatsApp grubuyla günlük ödev takibi de motivasyonu fena artırıyor, hele biri “bitirdim” yazınca.
İstanbul’da 2023 baharında, Levent’te bir plazada yapılan toplu işe alım mülakatında gözlerimle gördüm: İnsanlar hâlâ “en büyük zayıf yönüm mükemmeliyetçilik” gibi zırvalarla zaman kaybediyor. Yıllardır ezber bozan bir cevabı olanı duymadım. Karşı tarafı etkileyeceğim derken, kendi ayağından vuruyor çoğu kişi.
Bir başka öldüren hata: Şirketi hiç araştırmamış olmak. Patron “Neden bizimle çalışmak istiyorsun?” diye sorduğunda, göz devirmeye başladım. Çünkü karşımdaki adayın kafası bomboştu, sanki tesadüfen o binaya uğramış. 2024’te hâlâ şirketin vizyonunu, yaptığı işi bilmiyorsan o masadan kalkmayı hak ediyorsun.
Kıyafet işi de ayrı komediye döndü. Geçen ay bir yazılım firmasına giden arkadaşım, kravatla gitmiş. Ortam tişört-pantolon, çocuk takım elbiseyle terlemiş, konuşamadan elendi. Kılık kıyafet işini hâlâ “Görüşmeye takım elbiseyle gidilir” klişesine bağlayanlar var. Her sektörün, her şirketin bir havası var; gözlemlemeyen kaybeder.
Bir de lafı çok uzatıp, kendini anlatırken kaybolanlar var. 10 dakikalık cevaplarda kimse sabretmiyor artık. “Kendini tanıtır mısın?” dediklerinde hayat hikâyesine bağlayanlar, ilkokul başarılarından bahsedenler… Kendini 2-3 cümlede net ifade edemiyorsan, zaten iş hayatında da batarsın. Lafı dolandırmak yok; hızlı, net, öz.
2014’te babam 3 saatte evraklarını teslim edip çıkmıştı, şimdi e-Devlet’ten başvuru bile donup kalıyor. SGK önünde sabah 7.30’da sıraya girenlere denk geldim geçen ay, İstanbul Şişli’de. Eskiden memur yüz yüze ilgilenirdi, şimdi “internet arızalı, tekrar deneyin” diyip yolluyorlar. Dijitalleşme hız kazandıracak dediler, iş daha da uzadı.
Geçen sene Berlin’de kışın ortasında yüzüm resmen pul pul dökülmeye başladı. Nemlendirici yetmiyor, elimi yüzüme sürdüğümde cildim çatır çatır. Eczaneye gittiğimde kadın “Musluk suyu çok kireçli, cildin kurur, bari duşta az kal” dedi. Sonrasında bir rutine geçtim: Ilık suyla yüzü yıkamak, sabah-akşam nemlendirici, haftada bir soyucu maske. En çok farkı saf hyaluronik asit ampulünde gördüm, öyle influencer şişirmesi değil yani, 2025 Ocak’ında Eucerin’in bir ampulünü aldım, sabah akşam sürdüm, cildim hem parlaklaştı hem de yumuşadı.
Güneş kremi olmadan dışarı adım atmıyorum artık, hele Berlin gibi güneşin yüzünü nadiren gösterdiği bir yerde bile. Çünkü ultraviyole yaş tanımıyor, özellikle 30’dan sonra ince çizgiler bir anda beliriyor. 50 SPF sürdüğümde cildim resmen korumaya alınıyor, ton eşitleniyor. Hatta Şubat’ta bile sürdüm, alışkanlık oldu.
Beslenme de çok fena etkiliyor; bol su içmeyince ya da abur cubura abanınca ertesi gün sivilce, matlık, göz altında morluk kaçınılmaz. Özellikle iş yoğunken, hazır gıdaya abanıp 2 litre suyu unutunca aynada suratım soluk, cansız, gözle görülür bir değişiklik. O yüzden her sabah aç karnına bir bardak su içmek, akşamları da yeşillik ve zeytinyağlıya ağırlık vermek iyi geliyor.
2010’ların başında Borsa İstanbul’da manipülasyon dediğin şey, genelde bir iki tane “akıllı” tipin tahtacılık oyunlarından ibaretti. Küçük yatırımcı da bu oyunları görüp kaçardı, çünkü ortada çarpıcı anormallikler olurdu; sıradan hissede bir anda acayip bir hacim, mesaj panosunda fısıltı, Telegram grubu falan. Şimdi işin rengi tamamen değişti. 2022’den beri algoritmik trading ve sosyal medya sayesinde manipülasyon çok daha sofistike—bazen insanlar manipüle edildiğinin farkında bile olmuyor. Kripto paralarda ise manipülasyon neredeyse sektörün doğasına işlemiş durumda; Elon Musk’ın bir tweet’iyle DOGE uçuyor, sonra çakılıyor, herkes bakakalıyor.
Devletin ceza kestiği, SPK’nın uyardığı dönemlerle şimdiki dönem arasında uçurum var. Bugün, milyon dolarlık fonlar bile organize şekilde fiyat oynatabiliyor. Eskiden “tahtacı” korkardık, şimdi bot net ağı kuran büyük balıktan korkmak lazım. Kısacası, piyasada bilgiye ulaşan değil, manipülasyonu ilk anlayan kazanıyor.
Adam yine çıktı, herkesin beklediği gibi gürledi. Özellikle Fenerbahçeliler Twitter’da Saran’dan açıklama bekliyordu çünkü kulüpte ortalık günlerdir toz duman. 2024 yazı, camianın sabrını fena zorladı, Aziz Yıldırım’ın geri dönme ihtimali konuşuluyor, öbür tarafta Ali Koç zaten başkanlıktan yorulmuş görünüyor. Saran, tam bu ortamda mikrofonu eline aldı ve “kulübün menfaatleri her şeyin üzerindedir” dedi. Net.
Kongre tarihi olarak da 8-9 Haziran’ı işaret etti. “Aday olmaya hazırım” dedi, lafı gevelemeden. Bu kulüpte en çok eksik olan şey netlik. Adamın kafası rahat, Ali Koç’la kavga dövüş yok, “yeni bir sayfa açmak lazım” diye konuştu. Belli ki Seçimli Kongre’de Saran ismini bol bol duyacağız.
Transfer konusuna da girdi, “Para kolay kazanılmıyor, kulübün kasasını düşünmeden hareket edenle yollarımı ayırırım” dedi. Bu, Fenerbahçe’nin son 15 yılda en çok kaybettiği değer: Disiplin. 2010 yılında, şampiyonluk kutlaması için Kadıköy’de binlerce kişi toplanırken kulüp kasası bomboştu. Saran’ın vurgusu tam buraya. 2024’te hâlâ nakit yok, borç azalmıyor; bunu herkes biliyor ama üstüne giden pek yoktu şimdiye kadar.
00
00
Pratik sınavda değişim daha az ama dikkat çeken bir şey var: video kayıt zorunlu hale geldi. Denetmen yanınızda değil, kamera kayıt yapıyor. Bu da yanlış kaydedilme riskini artırıyor—dosya kayıtlarında eksiklik yaşandığını duyduk.
Başarı oranı düştü, bu da normal. Sistem değiştiğinde insanlar alışana kadar genelde böyle oluyor. Ama burada sorun şu: Karayolları Müdürlüğü yeni sistemin detaylı bir rehberi yayınlamadı. Adaylar YouTube'da eski sınav videosu izleyerek hazırlanıyor, bu da onları yanılıyor.
İlk denemede başarısız olmak için artık daha az sebep var—sistem açık, hile yapılması zor. Ama adaylar için hazırlık süreci daha belirsiz. Sınava girmeden önce mutlaka Karayolları'nın resmi sitesinden bilgisayar test simülasyonunu çalıştırın, yoksa ekran gördüğünde şok yaşarsınız.
00
En felaketi ise pazarlık kısmı. Maaş beklentisi sorulunca “Farketmez, siz bilirsiniz” diyenlerin halini gördük. 2025’in asgari ücreti, sektörün ortalaması, piyasa ne kadar biliyor musun? Bilmeden, araştırmadan çıkan herkesin maaşı, en alt limitten başlıyor zaten. Değerini bilmek, pazarlıkta net olmak şart.
Şunu bırakmak lazım: “Yeter ki iş olsun, ne olursa razıyım” modunda gitmek, kendine hakaret gibi. Ne istediğini, ne istemediğini, hangi koşullarda çalışmayacağını bilmeyen adamı, patron da ciddiye almıyor.
Eğer hâlâ LinkedIn, Kariyer.net’te profilini güncel tutmayan; elle yazılmış, Word dosyasından bozma CV ile başvuru yapan varsa, 2026’da ona geçmiş olsun. Herkes dijital kimliğini güncelliyor, eski kafalar ayıklanıyor.
Anlatacak daha çok vaka var ama işin özü: Hazırlıksız, tembel, kendini tanımayan ve ezber cevap veren herkes kaybediyor. Patronlar artık gözünün içine bakıyor, karşısındaki insanı 3 dakikada çözüyor. Bu çağda hâlâ eski hatalara düşmenin bir bahanesi yok.
00
Bir de duş sonrası cildi hemen kurulamak, beş dakika bile beklememek lazım. Yoksa nemi kaybediyor. Kışın evin nemini de kontrol ediyorum, kaloriferler yüzünden hava kupkuru olunca minik bir buhar makinesi koydum, cildim bayağı rahatladı. Almanya’da evler genelde kuru, nem %40’ın altına düşünce cilt iyice geriliyor.
Bunlar dışında kesinlikle yatmadan makyajı temizlemeden uyumuyorum. Ne kadar yorgun olursam olayım, gözümden uyku aksa da önce misel su, sonra hafif bir yüz temizleyici, en son da nemlendirici. Temizlenmeyen makyaj, siyah nokta ve sivilceye davetiye. 2024 yazında bir hafta üşendim, alnımda minik yağ bezeleri çıktı, hâlâ izleriyle uğraşıyorum.
Özetle, cilt sağlığı için:
- Güneş kremi (kışın bile)
- Bol su
- Temizlikten şaşmamak
- İyi bir nemlendirici ve serum
- Cilde uygun, kimyasalsız ürünler
- Kuru havada nem cihazı
- Alkol, sigara ve abur cuburdan uzak durmak
Düzenli yapılan küçük şeyler, üç ayda yüzü bambaşka gösteriyor. Kremden mucize beklemeye gerek yok, temel alışkanlıklar zaten işin %80’i. Şubat 2026’da aynaya bakınca, geçen seneye göre fark gözle görülür.
00
Bir de altyapı vurgusu yaptı. “Yabancıya yamanmakla olmaz, özümüze dönelim” dedi. Yıllardır Fenerbahçe altyapısından çıkıp A takıma yerleşen 2 adam saysan zor. 2000’li yıllarda Volkan Demirel ve Selçuk Şahin’den sonra elde var sıfır. Saran, bu işin peşine düşerse ciddi değişim olur. Lafla peynir gemisi yürümez tabii, ama mesaj net: “Ben bu işe kafa yoracağım.”
Medya ilişkilerine de değindi. “Kulisle, fitneyle bu kulübü yönetmem, şeffaf olacağım” dedi. Fenerbahçe gibi dev bir camiada dedikodu, içeriden bilgi sızdırma kronik problem. Son dört sezonda hangi haberin doğru, hangisinin balon olduğu belli değil. Saran burada hem taraftara hem basına mesaj attı; “dedikodu dönemi bitecek.”
Eleştireceksem şunu derim: Fenerbahçe’de vaatler havada uçuşur, icraat zor gelir. Saran’ın geçmişte kulüpte yöneticilik tecrübesi var, ama başkanlık başka seviye. Zoru başarmak için sağlam ekip, sabır ve vizyon lazım. Taraftarın da eğer Saran’a yol açacaksa, ilk üç mağlubiyette “istifa” diye bağırmaktan vazgeçmesi lazım. Kulüpte istikrar isteniyorsa biraz diş sıkmak şart.
Özet bilgi isteyenler için:
- Kongre 8-9 Haziran
- Saran adaylığını açıkladı, Ali Koç’la dalaşma yok
- Para ve disiplin vurgusu
- Altyapıya dönüş sözü
- Medyada şeffaflık ve dedikoduyla mücadele
Fenerbahçe 2024 yazında yine kader anında. Saran konuştu, top artık taraftar ve kongre üyelerinde. Ağustos’ta Kadıköy’de ilk ıslık çalınana kadar herkes umutlu.