Sabah yediye kadar uykusuz kalıp, sekizde lego kutusuna tekme atınca insanlığından şüphe ediyorsun. Evde iki çocukla, özellikle ikisi de ilkokula gidiyorsa evin her köşesi ya bir sanat atölyesi ya da bir savaş alanı gibi. Sessizlik lüks, tuvalet bile takım oyunu. İki dakika rahat oturmak bile ödül gibi, bazen markete gitmek bile kaçamak sayılıyor.
Bankaya “borcumu ödeyeyim de beni adam yerine koysunlar” dedirten sistem. 2023’te kartı bir gün geciktirdim, anında 15 puan düştü. Asgari değil, tam ödeme şart. Limitin yüzde 30’unu geçmeden harca, otomatik ödeme tanımla. Sonra gelsin yüksek kredi notu, bankacılar gözünün içine bakıyor. Bürokrasiye dansöz kıvamında yaklaşmak lazım.
Toptancılık yaptığım yıllarda fiyat kırmanın her zaman müşteri kazandırmadığını canlı canlı gördüm. 2022’de İzmir Gıda Çarşısı’nda bir arkadaş, sırf rakipten ucuzum diye üç kuruş aşağıya verdi domatesi, altı ay sonra dükkânı kapattı. Fiyatı düşük tutmak anlık cazibe yaratıyor ama hem kâr marjını bitiriyor hem de marka algısını zedeliyor. Ucuzcuya dönüştüğün an, sana sadık müşteri kalmıyor.
Komşu dükkanın ustası, tam tersini yaptı. 2023 başından beri aynı ürünü piyasadan %10 pahalıya satıyor. Ama yanında taze çay, hızlı servis, muhabbet… Bir de en çok iş yapan o oldu. Fiyatlandırma sadece rakam değil, müşterinin algısıyla oynayacaksın. “Burada pahalıysa vardır bir sebebi” dedirtmek, bazen en iyi strateji.
Bir de paketleme işi var. Hazır yemek işine de girdim bir ara. Aynı yemeği küçük-orta-büyük boy diye ayırıp her birine ayrı fiyat çekiyorsun. Küçüğe aşırı ucuz, büyüğe de göze batacak bir fiyat koyuyorsun. İnsanların %70’i ortada buluşuyor. Buna psikolojide “çekim fiyatı” diyorlar. Kendi gözümle gördüm, 2024’te en çok satan menü hep ortanca boy oldu.
Bir diğer numara, “3 al 2 öde” gibi kampanyalar. Bunu 2025’te denedim, stok eritmede baya işe yarıyor. İnsan bedavacılığa dayanamıyor. Özellikle hızlı tüketilen ürünlerde (çikolata, çerez) patlama etkisi yaratıyor.
2021'de Binance’ın Türkiye operasyonunda yıllık milyon liralık işlemlerin anında donmasıyla gördüm, sistem bir anda yere çakılabiliyor. Sabah uyandığında %30 erimiş bakiyeye bakmak hiç komik değil. Düzenleme yok, aracı kurumların denetimi hâlâ yetersiz. Gözünü kırpmadan koyduğun parayı, üç gün sonra bulamayabilirsin; kimseye de hesap soramazsın.
Geçen sene 100 bin TL’yi faize koyan hâlâ markette peynir reyonunda huzurlu gezebiliyor, borsaya giren ise sinirden ETF’lere sardırdı. Dolar desen, 2024 yazında “artık bitti” diyenler şimdi 38 TL’ye selam çakıyor. Altın mı, gramı 2500 TL’ye dayandı, düğünde takılan bileziklerin hepsi aile içi hedge fonuna döndü. Kriptoya giren ise hâlâ kahvede “abi kurtaracak bu iş bizi” diye ay sonunu bekliyor.
Bir sabah uyanıp Euro 45 liraya koşmuşsa, bilin ki Merkez Bankası gece rüyasında faizi indirip terlemiştir. Siyasetçi seçim öncesi “dolar düşecek” dediyse, ekran başında savrulan her beş kuruşun arkasında bolca panik, biraz da dış borç ödeme tarihi vardır. Banka müdürleri WhatsApp grubunda “Ne yapıyoruz?” diye soruyorsa, bilin ki işler çığırından çıkmak üzeredir.
2022’de ilk defa kredi kartı ekstresine bakınca fark ettim: 1200 lira harcamışım, elimde ne var hâlâ hatırlamıyorum. Bankanın “minimum ödeme” oyununu bir kere çözdün mü arkası geliyor. Para yönetmeyi bilmeyen, günün sonunda başkasının borcunu öder. Hele şu enflasyon ortamında, cebini tanımayanı hayat tokatlar.
Geçen yaz Kadıköy’de dört duvar arasında, günde on kişiyle asansörde karşılaşıp bir tanesine bile günaydın demeden haftalar geçirdim. Apartmanda herkes gözünü kaçırıyor, markette sırada beklerken bile kimseyle muhabbet yok. Komşumun adını hâlâ bilmiyorum, sadece kapı önünde bıraktığı Migros poşetlerinden tahmin yürütüyorum. Şehirde kalabalığın içinde tek başına kalmak, insanın içini kemiren sessiz bir yorgunluk gibi.
Geçen ay kredi kartı faturasını görünce kafayı yemeden bütçe yapmaya başladım, sonra fark ettim ki çoğu insan harcamalarını hiç not etmiyor. Önce bir ay boyunca her kuruşu yazmalısın—kahve, market, fatura, hepsi. Böyle görüyorsün ki paranın nereye aktığı, hangi kategorilerde savurganlık yapıyorsun.
Sabit giderleri (kira, fatura, internet) ayır, değişken olanlardan (yemek, ulaşım) yüzde 20-30 kes. Kalanını tasarruf ve hobi için böl. Hile yok, disiplin var.
Geçen ay markette 70 liraya aldığım zeytinyağı bu sabah 95 liraydı, kasiyerle göz göze geldik, o da şaşkın. Herkes “dolar arttı, olan bize oluyor” diyor ama kimse tam olarak nedenini anlatamıyor. Halbuki basit: Türkiye’de neredeyse her şeyin, ithalatla veya arka planda dolarla bir bağlantısı var. Dolar yükseldikçe, akıllı telefonun, arabadan tut da marketteki peynirin bile fiyatı zıplıyor. Hatta geçen sene yurtdışına çıkan arkadaşlar, döviz bürosunda 1 dolar 33 lirayken “biraz daha pahalı olur” diyordu; bugün 42’yi gördü, hâlâ “daha ne kadar artabilir” diyeni var.
Birkaç patron için bol kazanç, milyonlar için ay sonunu getirememe hâli. İyi ekonomi yönetilmezse, doların yükselişi zam, işsizlik, güvensizlik demek. Yani o kadar basit değil, ama etkisi herkesin cebinde net.
2021’de 7 lirayken dolar, pazarda domatesi 3 liraya alıyordum; şimdi 12 Mart 2026, dolar 38 TL, pazarda domates 25 lira. Dışa bağımlı ekonomide dövizdeki bu kadar sert artış direkt gıda, akaryakıt, teknoloji fiyatlarına yansıyor. Geçen hafta Almanya’dan gelen kuzenim parayı buraya getirince kral gibi yaşadı, biz ise aynı asgari ücretle hayatta kalmaya çalışıyoruz. İthalatçılar maliyeti anında zam olarak yansıtıyor, ama maaşlar aynı hızda yükselmiyor. KOBİ’ler nefes alamıyor, kredi bulmak imkânsız, herkesin ağzında “dolar arttı, fiyatlar uçtu” lafı var. Kur oynaklığı yüzünden yatırımcı da gelmiyor; önünü göremeyince kimse uzun vadeli plan yapmıyor. Türk ekonomisinin yumuşak karnı bu; dövizdeki her sıçrama, halkın cebindeki parayı eritiyor.
İstanbul’da sabah sekizde metrobüse binmek, hayatımda gördüğüm en gerçek “survivor” testi. Mecidiyeköy durağında 2025 Aralık ayında, önümdeki adam çantasını koltuk gibi koyunca neye uğradığımı şaşırdım. Bir de yanımdaki teyze, “Genç adam, biraz sıkış da inelim” deyip kolumdan çekiştiriyor. Sonra durakta inen-binen savaşı başlıyor, omuz atmazsan geride kalırsın.
Bir başka unutulmazı, Ankara’da Eryaman’a giden banliyö treninde yaşadım. 2024 yazıydı, klima arızalı, içerisi hamam gibi. Yanımda oturan çocuk, LEGO kutusunu açıp parça biriktiriyordu, annesi bıkkın gözlerle “Evde oyna diyorum, dinlemiyor” diye söyleniyor. O çocukla göz göze gelip gülüştük, yol arkadaşlığı garip bir şey.
Bazen akşam saat yedide Kadıköy-Kartal metrosunda, herkesin yüzü asık. Yorgunluk, iş çıkışı, kimse kimseye bakmıyor bile. Arada bir biri telefonla yüksek sesle konuşursa, bakışlar hemen ok gibi saplanıyor. “Abi sessiz ol da hayatta kalalım” bakışı. Arka tarafta, ayakta kalmamak için binbir takla atanlar var. Metroya oturabilmek neredeyse piyango gibi. Bir keresinde, sekiz-dokuz durak ayakta gideceğimi baştan kabullenip kitap açtım, önümdeki genç “Abi ister misin otur?” dedi. Umudu kesince gelen naif teklif, hâlâ aklımda.
2022’de Almanya’ya taşındığımda ilk işim kredi kartlarını iptal etmek olmuştu, çünkü harcadıkça batıyorsun. Klasik Türk yöntemiyle, "zaruri olmayan harcama yok" diye liste çıkardım, marketi bile haftada bire düşürdüm. Geliri artırmak için de hafta sonları depoda ek mesai aldım, saatlik 14 eurodan. Cidden, masraf kalemlerini kağıda döküp birer birer budamak ve ek iş kovalamak dışında sihirli formül yok.
Geçen yıl eylül ayında dolar/TL 28’i gördü, sonra gevşedi derken tekrar 38’in üstünü test ettik; borsa, tasarruf sahipleri, ithalatçılar herkes diken üstünde. Başlıca sebep güven eksikliği ve beklenti yönetimi: Merkez Bankası faiz artırınca yabancı sermaye bir nebze gelse de, siyasi açıklamalar ya da ani kararlar piyasayı hop oturtup hop kaldırıyor. Enflasyon zaten kronik, ama asıl dalgalanmayı tetikleyen şey dış borç ödemeleri ve enerji ithalatı gibi devasa döviz ihtiyaçları. Mesela mart başında petrol fiyatı yükseldi, hemen ardından dolar yine sıçradı. Bir de yerel seçimlerin yaklaştığı dönemlerde manipülasyon sıklaşıyor; kimisi hedge yapıyor, kimisi fırsat kolluyor. Kısaca, olay sadece ekonomiyle bitmiyor, dış ilişkilerden siyasi hamlelere kadar her şey kurun üstüne benzin döküyor.
İstanbul’da ilk kez gerçek bir arkadaş grubum olduğunu hissettiğim yıl 2019’du. Üç kişi, moda sahilinde sabahlara kadar oturup hayaller, ilişkiler, saçmalıklar konuşuyorduk. Sonra bir gün, aramıza yeni bir kız dahil oldu. O kadar hızlı kaynaştı ki, bir baktım, en yakın hissettiğim arkadaşım ona sırlarımı anlatıyor. İçime garip bir huzursuzluk çöktü. Alakasız bir şekilde, buluşmalardan biri ertelendiğinde “Bana mı trip atıyorlar?” diye düşünmeye başladım. O zamana kadar kıskançlığın sadece sevgililer arasında olduğunu sanıyordum, ama arkadaşlıkta da işliyor resmen.
Net bir şey var: Arkadaşına “Senin başka arkadaşın olamaz, hep benimle ol” diyemezsin. Ama insanın içinden geçen o minik, tuhaf huzursuzluk da yalan değil. Hele ki, senin anlattığın esprilerle başkası gülüyorsa veya birlikte yaptığınız bir aktiviteyi başkasıyla yapmaya başladılarsa, için için kemiriyor işte. O kıskançlık, “Yedekte kalırsam?” korkusunun ürünüymüş, sonradan anladım. Yani, ait olma ve değer görme meselesi.
Bunu aşmak için şöyle bir yol izledim: İçimde patlayan her saçma duyguyu oturup yazmaya başladım. “Bu his nereden geliyor, bana ne anlatıyor?” diye. Sonra şu gerçekle yüzleştim: Arkadaşlık, bir sahiplik ilişkisi değil. Birbirini tutup köşede saklayamazsın. Bıraktım kontrol etmeye çalışmayı, samimi şekilde “Bunu hissettim, rahatsız oldum” dedim. Dışarıdan saçma gibi görünüyor ama kendi içimde kabullenince hafifledim.
2022’de Berlin’de yaşarken, üç aylık dönemde en çok battığım şey market harcamalarını takip etmeyişimdi. Küçük gibi görünen 3-5 euro’luk atıştırmalıklar ay sonunda kredi kartını patlatıyor. Harcama kalemlerini ayrıntılı yazmadan bütçe tutmak hayal; ben Excel’de, alışveriş, kira, ulaşım, eğlence diye ayırdım. Mutlaka yüzde 10’luk “acil durum” dilimi bırakmak şart, yoksa beklenmeyen bir doktor faturası tüm ayı yakıyor. Gelir belli ama giderler dalgalanıyor, o yüzden her ayın başı oturup yeni giderleri güncellemek gerekiyor. 2024’te Türkiye’de enflasyon yüzünden tek bir ay sabit fiyat görülemiyor zaten, bu yüzden geriye dönük üç ayın ortalamasını almak mantıklı. Lüks harcamaları ilk gözden çıkaran olmak lazım, yoksa tatil sonrası kara kara borç ödemek kaçınılmaz.
Gelir İdaresi Başkanlığı son iki yılda vergi mükellefleri için dijital platformu ciddi şekilde geliştirdi; e-Defter, e-Fatura ve mobil uygulama üzerinden beyanname vermek artık çok daha hızlı. Taksitlendirme imkanları genişletildi—2026'da 24 aya kadar ödeme planı yapabiliyorsun, ama faiz oranları yüksek kaldığı için erken ödeme hep daha karlı. Küçük esnaf ve freelancer'lar için Basit Usul Vergisi uygulaması yine dert ama en azından matrah tavanı yılda 900 bin liraya çıktı. Gerçek şu: kolaylıklar var ama vergiden kaçınmak yerine doğru beyan etmek ve zamanında ödemek hala en akıllı yol.
2001 krizini gören anneannem hâlâ yastık altı altınının yerini kimseye söylemez, paraya güveni sıfır. Ben de geçen yıl döviz ve gram altına küçük kaçamaklar yaptım, TL’de durana aşk olsun. Banka batarsa devlet 650 bin liraya kadar sigorta diyor ama, içim hiç rahat etmiyor. Gerçekten rahat uyumak için çeşit çeşit sepete yumurta koymak şart, yoksa gece rüyanda döviz kuru görüyorsun.
Freelance işler ve e-ticaret başlamak için sermaye gerektirmez ama vakit gerektirir; kripto trading'e kıyasla riski çok daha düşük. Fiverr, Upwork, Patreon gibi platformlarda yazı, tasarım, programlama satabilirsin, ilk ay 50-200 dolar çıkabilir. Dropshipping veya Etsy'de el sanatları satmak daha hızlı para getirir ama müşteri bulmak zor. Sosyal medyada içerik üretip sponsorluk almak uzun yol, 6-12 ay sürebilir. Gerçek yan gelir kurulum ve tutarlılık istiyor, bir hafta deneyip bırakmakla olmaz.
2018’de ilk maaşımı aldığım günü net hatırlıyorum; bankamatikten çekip üç gün içinde uçurmuştum. Sonra ayın yirmisinde telefona “bakiyeniz yetersiz” mesajı geldi. O ana kadar para yönetimiyle ilgili tek bildiğim şey, “harca bitsin” mantığıydı. O günden sonra, finansal okuryazarlık eksikliğinin insanı nasıl tuzağa düşürdüğünü kafama kazıdım.
Şimdi herkes “yatırım yap, kenara bir şeyler at” diyor ama kimse temelini anlatmıyor. Mesela, gelir-gider tablosu tutmak diye bir şey var. Excel’de iki dakika uğraşsan, neye ne harcadığını görüyorsun. Şok oluyorsun çünkü ayda 500 lira “ufak tefek” sandığın saçmalıklara gitmiş oluyor. Bunu İstanbul’da, aylık 17 bin lira maaşla yaşarken fark ettim. Bir ay not tuttum, kahve, gereksiz kargo, Uber derken maaşın üçte biri gitmiş.
Dolar kuru 33,5 olmuş şu an. En ufak hata bile büyük kayıp. Kimse sana öğretmiyor; kredi kartı patlatınca bankanın seni nasıl kıstıracağını, gecikme faizi ne demek, asgari ödeme kandırmacası nedir… Hepsi sonradan öğrenilen şeyler. Kendi çevremde gördüğüm en büyük örnek; 2023’te yakın bir arkadaşım, 6 adet kredi kartını “sonra öderim” diye diye borç batağına sapladı. Artık eve dönerken marketten poşet alamayacak hale geldi. Oysa temel şeyleri bilseydi, limitini bilip, ona göre yaşardı.
Çoğu insan para biriktirmeyi başlıyor ama yarısından fazlası ilk altı ayda bırakıyor çünkü yanlış beklenti ile başlıyor. Hedefsiz biriktirme en büyük hata; "biriktirelim" deyip hesaba para yatırmak hiçbir işe yaramıyor. Belirli bir miktar için, belirli bir tarihe kadar tasarlanmış plan lazım. İkinci hata ise acil durum fonunu ayırmadan diğer hedeflere para koyma. Maaş gelir gelmez tamamını yatırırsın, bir ay sonra araba tamiri lazım olur ve tüm birikinti gider. En az üç aylık giderinizi ayrı tutmadan başka hiçbir şeye dokunmayın. Üçüncü sorun enflasyonu görmezden gelmek; 2026'de ayda 500 lira biriktirmek 2024'teki kadar değer taşımıyor. Faiz ve getirisi olan hesaplara para koymak mecburi. Dördüncü hatayı ise kendi disiplinini kontrol edememek yapıyor insanlar. Biriktirirken aynı anda kredi çekmek, taksit almak çelişkidir.
2023’te Almanya’da bir belediyede çalışırken, kasada açık çıktı diye çay-kahve paralarını bile topladıklarına şahit oldum. Türkiye’de ise klasik üçlü devreye giriyor: zam, vergi, tasarruf(!). Vergi artışı için yeni bir şey icat etmeye gerek yok; elektrik, su, sigara, alkol… Hatta geçen sene Adana’da belediye, köprü geçişine pul parası kestirmişti, hâlâ gülüyorum. Harcamalarda (!) kısmı bence trajikomik. “Tasarruf” dediklerinde genelde dar gelirlinin devlet dairesinde çayına şeker bulamaması ya da kamu hizmetlerinde “geçici aksama” demek istiyorlar. Bir de tabii meşhur borçlanma; dışarıdan para bulup “kapatıyormuş” gibi yapıyorlar, ama faturası yine vatandaşa yazılıyor. Yani işin özü, kasadaki deliği milletin cebinden yamıyorlar, yeni bir numara yok.
Bir insanın evine her istediğinde gelemeyeceğini, her aklına estiğinde arayamayacağını 30 yaşımda anladım. Üniversitede (Ege, 2013-2017) her şey daha rahattı, sabaha karşı bile çaya gittiğimiz olurdu. Ama şimdi İzmir’de bir işim, sorumluluklarım, kendi özel alanım var. Geçen yıl bir yakın arkadaşım habersizce gelip saatlerce kalınca hem enerjim tükendi, hem de işlerim aksadı. O gün “şu saatten sonra müsait değilim” demeyi öğrendim. Hiç de dünyanın sonu olmuyor, hatta ilişkiler daha sağlıklı ilerliyor. Herkese açık sınır, sınır değildir; insan kendi alanını tanımlayınca hem saygı görüyor, hem de gerçekten dostun kim olduğunu anlıyorsun.
E-Devlet parolası cebindeyse çoğu şey gibi bu da çocuk oyuncağı. 2024’te SGK hizmet dökümüne bakmak için E-Devlet’e giriyorsun, arama kısmına “hizmet dökümü” yazıyorsun, ilk çıkan “SGK Tescil ve Hizmet Dökümü”ne tıklıyorsun. Prim gününü, hangi işyerinde ne kadar çalıştığını, en son ne zaman prim yatırıldığını net görüyorsun. Telefonun varsa 2 dakikada iş tamam. Özellikle 4A (yani eski SSK) çalışanları için en pratik yol bu.
Fakat hala E-Devlet şifresi olmayan bir nesil var. Özellikle 1960 ve öncesi doğanlar, mahalle bakkalında mı satılıyor sanıyor şifreyi. PTT’ye gitmek gerekiyor, çipli kimlik yanına şart, 2024’te fiyatı 10 TL. Şifreyi almak 5 dakika, kuyruk varsa 15. Sonrası yine E-Devlet.
Arada E-Devlet’in çöktüğü, “teknik bir hata oluştu” dediği günler oluyor; özellikle 2023’te emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) furyasında siteye giren adam sayısı artınca sabah 10’dan akşam 5’e kadar sistem bayılmıştı. O zaman iş eski usule kalıyor: Ya SGK müdürlüğüne gidiyorsun, ya da Alo 170’i arıyorsun. Alo 170’te sabrın test ediliyor, çünkü sırayı beklemek 15-30 dakika sürebiliyor. En iyisi sabah 09:05’ten önce aramak, o zaman telesekreterle fazla boğuşmuyorsun.
Küçükken her şey çok daha yalındı. 2004’te Eskişehir’de mahalleden arkadaşlarla akşamüstü top oynardık, eve çağıran olmadıkça kimse kimseye trip atmazdı. Arkadaş dediğinle bir ekmek arası döneri bölüşür, kavga da etsek ertesi gün yine yan yana gelirdik. Şimdi 2026’da, hele ki sosyal medyayla işin içine gösteriş girince, samimiyet diye bir şeyin ayakta kalması bence zorlaştı.
Yüz yüze görüşmek yerine WhatsApp gruplarında sahte samimiyetler dönüyor. Birisi “iyisin inşallah” diye yazınca, geri planda gerçek bir dertleşme yok. Herkesin derdi başından aşkın, havadan sudan muhabbet. Instagram’da story beğenip altına kalp koyunca, o kişiye gerçekten değer veriyormuşsun gibi bir hava yaratılıyor. Halbuki 2010’da MSN’de gece 2’ye kadar yazıştığın arkadaşın, şimdi 30 saniyelik sesli mesajı bile geçiştiriyor.
Bir noktadan sonra şu netleşiyor: Samimiyet, fazla hesap kitap işine girince eriyor. Mesela birinin doğum gününü Facebook hatırlatınca kutlamak, gerçek bir jest olmaktan çıkıyor. Veya kafeye gittiğinde herkes elinde telefon, biri konuşmaya çalışsa bile öbürü ekranında TikTok videolarında kaybolmuş. Böyle olunca, masada oturan dört kişi bile aslında bambaşka dünyalarda.
Büyük markalarda farklı işler dönüyor tabii. Carrefour’da 2026 Şubat’ta gördüm, deterjanlarda “haftanın ürünü” etiketiyle %15 indirim koymuşlar. Müşteri akın etti, ama indirimli ürünü çekerken başka şeyler de sepete giriyor. Yani fiyatı düşürerek müşteri çekip, diğer kalemlerden kazanıyorsun.
Bir de zam yapmayı hep kötü bir şey sandık. Oysa bazen zam yapmak, ürüne değer katıyor. Özellikle el emeği veya butik işi bir işte, fiyatı arttırınca “bu işte kalite var” algısı oluşuyor. Denedim, 2025’te kendi yaptığım reçelleri, piyasadan %20 pahalıya sattım ve çok daha sadık müşteri geldi.
Özetle fiyatlandırma matematikten çok psikoloji işi. Hem rakibi hem müşteriyi iyi analiz edeceksin. Ucuzlukla değil, değerle yarışacaksın. Herkesin cüzdanı başka ama insanın zihni hep aynı yerden vuruluyor: Değerlilik, ayrıcalık ve küçük bir kandırmaca.
00
Bir de şu kart doldurma makineleriyle cebelleşme kısmı var. 2026 Ocak’ta, Esenler Otogarı’nda, makinelerden biri bozuktu. Arkada en az yirmi kişi sırada, herkes birbirine bakıp “Birbirimize para versek de kart bassak?” diyor. O dayanışma garip bir şekilde birleştiriyor insanları. En son, hiç tanımadığım biri bana 10 lira verdi, ben de onun kartına bastım. Güven hâlâ var, o an anladım.
En temel tavsiyem: Kulaklık şart. İster müzik, ister podcast. Çünkü birileri illa ki telefonla, çocuktan sevgiliye kadar herkesle konuşacak. Kendi dünyanı yaratmazsan o kalabalık içinde kaybolursun. Bir de sabah saatlerinde mümkünse ön kapıdan binmemek lazım. Orası hem şoförle tartışmaya açık hem de inenlerle binenlerin çarpışma noktası.
Son olarak, otobüslerde pencere kenarı bulduysan bırakma. Hem dışarıyı izlemek insanı rahatlatıyor hem de sıcak havada camı açıp biraz nefes almak mümkün oluyor. Minibüslerde ise, özellikle Beşiktaş-Levent hattında, şoförün arkasındaki koltuklar adeta birinci sınıf. Kapanın elinde kalıyor.
Kısacası, toplu taşıma tam bir şehir antolojisi. Her gün yeni bir karakter, yeni bir hikaye. Şehirle, insanla ve bazen kendinle yüzleşme yeri. Alışınca bir parçası oluyorsun, arada bir gıcık olsan da özlüyor insan.
00
Kıskançlıkla baş etmek için üç şey işime yaradı:
- Kıyas yapmayı bırakmak. Her ilişkinin dinamiği başka.
- Duyguyu bastırmamak, ama davranışa da dökmemek. Yani trip atmadan, pasif agresifleşmeden önce kendine zaman vermek.
- Gündemi biraz dışarıya taşımak. Bir süreliğine başka insanlarla vakit geçirmek, kafayı dağıtmak.
Bir de şu var: Arkadaşına açık açık “Kıskandım” dediğinde, çoğu zaman o da “Ben de hissediyorum bazen” diyor. Sonra olay kabak gibi ortada oluyor ve gülmeye başlıyorsunuz. Herkesin kafasında dönüp duran bu duygunun adını koyunca, büyüsü bozuluyor.
2023 yazında, Bozcaada’da üç kişi tatildeydik. Bir akşam kavga çıktı, çünkü üçüncü kişi başka bir gruptan arkadaşlarını yemeğe çağırdı. Eski ben, trip atardı; yeni ben, duygumu söyledim, içimi döktüm, sonra hep beraber rakı sofrasında dağıldık. O gece anladım ki, kıskançlık arkadaşlığı bitirmez, saklamak ve çiğneyip büyütmek bitiriyor.
Hep şu soru dönüyor kafamda: Ya bu kıskançlık duygusu hiç olmasa, arkadaşlıklar daha mı “gerçek” olurdu? Sanmıyorum. Bence insani bir şey. Ama sahiplenmekle paylaşmak arasındaki çizgiyi iyi tutturmak gerekiyor. Yoksa ya yalnız kalırsın, ya da başkalarını boğarsın. Çok net.
00
Kimse Warren Buffett olmak zorunda değil. Ama şu üç şeyi bilmeyenin ayağı finansal anlamda yere basmaz:
- Borç kavramı (özellikle kredi kartı borcu)
- Faiz oranları ve basit faiz hesabı
- Tasarrufun ve acil durum fonunun gerekliliği
Bir de yatırım. Kimse çılgın kripto para zengini olmayacak, zaten çoğu batıyor. Ama mevduat hesabı nedir, vadeli/vadesiz farkı, enflasyon karşısında paranın erimesi… Bunları bilmeyen, 2026 Türkiye’sinde yaşamanın maliyetini kaldıramaz. Asgari ücret 20 bin liraya dayanmış, temel gıda fiyatları yıl başından beri ikiye katlamış. Elindeki parayı korumayı, artırmayı bilmezsen, ay sonunda evine ekmek götürmek bile dert.
Herkesin “bana bir şey olmaz” dediği anda, ekonomik krizin tokadını yersin. Bir gece ansızın işten çıkarılırsın; işte o zaman 3 aylık kenarda paran yoksa, zor zaman başlar. Benim başıma geldi. 2021’de pandemi patlarken birikimsiz yakalandım, 2 ay boyunca simit-çayla idare ettim. O gün bugündür, maaşımın %10’unu direkt kenara atıyorum, gözüm görmüyor. Küçük bir alışkanlık, ama hayat kurtarıyor.
Kısacası, finansal okuryazarlık demek, hayatını başkasının değil kendi aklınla yönetmek demek. Ne kadar erken öğrenirsen, o kadar az dersini can yakarak alırsın.
00
SGK müdürlüğüne gideceksen, yanında kimlik kartı şart. İstanbul’da 2024’te Beyoğlu SGK’da sabah 9’da gidersen yarım saate işin biter. Öğlene kalırsan noter kuyruğu gibi, 1-2 saat sürüyor. Prim gününü gösteren çıktı veriyorlar. Oradaki memurlar şaşırtıcı şekilde yardımcı oluyor, ama sabrının sınanacağını bil.
Cep telefonunda e-Devlet uygulaması yüklüyse, girişler artık parmak iziyle de oluyor, uğraşmıyorsun. Bilgisayardan girenler için de internetin hızlı olması avantaj. 3G ile sabrın taşa dönüyor.
Bir de bankalar var: Bazı kamu bankalarının (Ziraat, Halkbank gibi) mobil uygulamalarında e-Devlet entegrasyonu var. Oradan da giriş yapıp “SGK dökümü” çekebiliyorsun. Özellikle kendi işinin patronuysan, prim gününü takip etmek için bu çok pratik.
Burada en kritik detay: Gördüğün rakamları iyi oku. Çünkü bazen işveren yanlış bildirim yapıyor, ya da bir ay eksik yatmış oluyor. 2023’te tanıdığım biri, primlerinin 2019 ve 2020 yıllarında eksik yatırıldığını E-Devlet’te fark etti, mahkemelik oldu. Gözün açık olsun, her sene bir-iki defa kontrol et, varsa hata, işverenle konuş. Gerekirse Çalışma Bakanlığı’na şikayet et.
İşin özü, E-Devlet’ten bakmak birincil ve en hızlı yol. Alternatif olarak Alo 170 ve SGK müdürlükleri var. Şahsi tavsiye: E-Devlet şifresini ve giriş bilgilerini güvenli bir yerde tut, çünkü yanlış ellere geçerse sıkıntı büyük olur. Şifreni kimseyle paylaşma, özellikle aile içi “hadi bi bakayım” diyenlere karşı tetikte ol. Bu zamanda kimsenin SGK’sı kimseye emanet edilmez.
00
Yıllar geçtikçe içtenlik arayışı daha az kişiyle devam ediyor. 2018’de Ankara’da üç yakın arkadaşla haftada bir rakı sofrası kurardık, masada lafı dolandırmadan her şeyi konuşabilirdik. Şimdi aradan biri yurtdışına taşındı, diğeri evlendi. Grubumuzun yarısı WhatsApp sessize aldı bile. Haliyle, samimiyet için illa sayıya da bakmamak gerekiyor. Bir kişiyle bile gerçek bağ kurmak, yüzeysel on kişiye bedel.
Çocukken kim olduğumuzu saklamadan, doğrudan derdimizi söylerdik. Şimdi ise “Acaba yanlış anlar mı?” diye düşünüp cümleleri evirip çeviriyoruz. Eskiden her şey daha çiğ, daha filtresizdi. Bugün ise samimiyeti korumak için özellikle çaba harcamak gerekiyor. Lafı dolandırmadan, yeri gelince açık açık kırılmadan konuşmak önemli. Gerçekten değer verdiğin kişiyi arada sırada aramak, sadece haberdar olmak için yazmak bile fark yaratıyor. Çünkü dostluk, takipçi sayısı değil; omuz omuza verince belli oluyor.
Küçük bir not: Kışın İstanbul’da, Kadıköy’de soğuk bir gecede eski dostlarla bir bardak çay içmek, on tane “like”tan çok daha değerli. Samimi kalmak için bazen telefonun ekranını kapatıp, göz göze bir sohbet yeter. Denemesi bedava.