Her yıl Mart’ta beyanname dönemi geldi mi, gözüm otomatik gider Gelir İdaresi’nin sitesine. Çoğu kişi unutuyor ama, asgari geçim indirimi, eğitim, sağlık, hatta bağış makbuzunu toplarsan ciddi tutar düşürüyor. Kira geliri beyanında özellikle; bankadan ödeme, doğru adres, makbuz şart. Denetimde belge eksikse, indirim iptal, ceza kapıda.
İstanbul’da 1+1 eve taşınınca anladım; ayakkabılık kitaplık olarak, fırın da tencere saklama alanı olarak kullanılabiliyor. Duvara monte edilen katlanır masa hayat kurtarıyor, IKEA kataloglarındaki mucizeleri de fazla abartmamak lazım. Şu hayatımda dolaba sığmayan çoraplar yüzünden bir gün kavga çıkacak, eminim.
90’larda babamın Akbank şubesinde elden alınan “karma fon” kuponunu hatırlıyorum, hiç anlam verememiştim. Şimdi ise tek tıkla, Garanti BBVA Mobil’den sabah girip akşama anında satılabiliyor. Temelde mantık hâlâ aynı: Yatırılan para, bir havuzda toplanıp uzmanlarca hisse, tahvil, altın gibi araçlara dağıtılıyor. Halka arz gibi heyecanı yok ama risksiz de değil; bankaya yatırıp unutunca para katlanmıyor, iyi takip etmek şart.
2024 yazında Almanya’ya taşındığımda, euro cinsinden birikim hesabı açmanın rahatlığını yaşadım. Türkiye’deki bankada tuttuğum döviz hesabı, kur dalgalanmasında paranı korumanı sağlıyor. Özellikle TL’nin değer kaybettiği dönemlerde, sabah baktığın bakiye gerçek anlamda erimemiş oluyor. Ama faiz getirisi düşük, bir de komisyonlara dikkat etmek lazım; yoksa elindeki dövizden de olursun.
Ekonomi, ay sonunu getiremeyenlerin olimpiyatı gibi oldu bu aralar; her ay yeni bir rekor denemesi… İstanbul’da 2026 kirası, market alışverişi derken kafayı kırmamak mucize. Benim taktiğim şu: Sabit giderler listesini baştan yazıyorum, kira, fatura, internet ne varsa. Sonra market alışverişi için haftalık tavan koyuyorum, 1500 lirayı geçmemek gibi bir kural. Lüks harcamaya gelince, ayda bir dışarıda yemek hakkı var o da indirim yakalanırsa. Kartı deli gibi fırlatıp sonra “Nereye gitti bu para?” diye ağlamaktansa, ufak bir Excel dosyası açmak hayat kurtarıyor. Bir de, “gerekli mi, yoksa canım mı çekti?” diye sormak şart. Bazen öyle saçma şeylere para gidiyor ki, fark edince insan kendiyle kavga ediyor.
Sabah yediye kadar uykusuz kalıp, sekizde lego kutusuna tekme atınca insanlığından şüphe ediyorsun. Evde iki çocukla, özellikle ikisi de ilkokula gidiyorsa evin her köşesi ya bir sanat atölyesi ya da bir savaş alanı gibi. Sessizlik lüks, tuvalet bile takım oyunu. İki dakika rahat oturmak bile ödül gibi, bazen markete gitmek bile kaçamak sayılıyor.
Bankaya “borcumu ödeyeyim de beni adam yerine koysunlar” dedirten sistem. 2023’te kartı bir gün geciktirdim, anında 15 puan düştü. Asgari değil, tam ödeme şart. Limitin yüzde 30’unu geçmeden harca, otomatik ödeme tanımla. Sonra gelsin yüksek kredi notu, bankacılar gözünün içine bakıyor. Bürokrasiye dansöz kıvamında yaklaşmak lazım.
Toptancılık yaptığım yıllarda fiyat kırmanın her zaman müşteri kazandırmadığını canlı canlı gördüm. 2022’de İzmir Gıda Çarşısı’nda bir arkadaş, sırf rakipten ucuzum diye üç kuruş aşağıya verdi domatesi, altı ay sonra dükkânı kapattı. Fiyatı düşük tutmak anlık cazibe yaratıyor ama hem kâr marjını bitiriyor hem de marka algısını zedeliyor. Ucuzcuya dönüştüğün an, sana sadık müşteri kalmıyor.
Komşu dükkanın ustası, tam tersini yaptı. 2023 başından beri aynı ürünü piyasadan %10 pahalıya satıyor. Ama yanında taze çay, hızlı servis, muhabbet… Bir de en çok iş yapan o oldu. Fiyatlandırma sadece rakam değil, müşterinin algısıyla oynayacaksın. “Burada pahalıysa vardır bir sebebi” dedirtmek, bazen en iyi strateji.
Bir de paketleme işi var. Hazır yemek işine de girdim bir ara. Aynı yemeği küçük-orta-büyük boy diye ayırıp her birine ayrı fiyat çekiyorsun. Küçüğe aşırı ucuz, büyüğe de göze batacak bir fiyat koyuyorsun. İnsanların %70’i ortada buluşuyor. Buna psikolojide “çekim fiyatı” diyorlar. Kendi gözümle gördüm, 2024’te en çok satan menü hep ortanca boy oldu.
Bir diğer numara, “3 al 2 öde” gibi kampanyalar. Bunu 2025’te denedim, stok eritmede baya işe yarıyor. İnsan bedavacılığa dayanamıyor. Özellikle hızlı tüketilen ürünlerde (çikolata, çerez) patlama etkisi yaratıyor.
2021'de Binance’ın Türkiye operasyonunda yıllık milyon liralık işlemlerin anında donmasıyla gördüm, sistem bir anda yere çakılabiliyor. Sabah uyandığında %30 erimiş bakiyeye bakmak hiç komik değil. Düzenleme yok, aracı kurumların denetimi hâlâ yetersiz. Gözünü kırpmadan koyduğun parayı, üç gün sonra bulamayabilirsin; kimseye de hesap soramazsın.
Geçen sene 100 bin TL’yi faize koyan hâlâ markette peynir reyonunda huzurlu gezebiliyor, borsaya giren ise sinirden ETF’lere sardırdı. Dolar desen, 2024 yazında “artık bitti” diyenler şimdi 38 TL’ye selam çakıyor. Altın mı, gramı 2500 TL’ye dayandı, düğünde takılan bileziklerin hepsi aile içi hedge fonuna döndü. Kriptoya giren ise hâlâ kahvede “abi kurtaracak bu iş bizi” diye ay sonunu bekliyor.
Bir sabah uyanıp Euro 45 liraya koşmuşsa, bilin ki Merkez Bankası gece rüyasında faizi indirip terlemiştir. Siyasetçi seçim öncesi “dolar düşecek” dediyse, ekran başında savrulan her beş kuruşun arkasında bolca panik, biraz da dış borç ödeme tarihi vardır. Banka müdürleri WhatsApp grubunda “Ne yapıyoruz?” diye soruyorsa, bilin ki işler çığırından çıkmak üzeredir.
2022’de ilk defa kredi kartı ekstresine bakınca fark ettim: 1200 lira harcamışım, elimde ne var hâlâ hatırlamıyorum. Bankanın “minimum ödeme” oyununu bir kere çözdün mü arkası geliyor. Para yönetmeyi bilmeyen, günün sonunda başkasının borcunu öder. Hele şu enflasyon ortamında, cebini tanımayanı hayat tokatlar.
Geçen yaz Kadıköy’de dört duvar arasında, günde on kişiyle asansörde karşılaşıp bir tanesine bile günaydın demeden haftalar geçirdim. Apartmanda herkes gözünü kaçırıyor, markette sırada beklerken bile kimseyle muhabbet yok. Komşumun adını hâlâ bilmiyorum, sadece kapı önünde bıraktığı Migros poşetlerinden tahmin yürütüyorum. Şehirde kalabalığın içinde tek başına kalmak, insanın içini kemiren sessiz bir yorgunluk gibi.
Geçen ay kredi kartı faturasını görünce kafayı yemeden bütçe yapmaya başladım, sonra fark ettim ki çoğu insan harcamalarını hiç not etmiyor. Önce bir ay boyunca her kuruşu yazmalısın—kahve, market, fatura, hepsi. Böyle görüyorsün ki paranın nereye aktığı, hangi kategorilerde savurganlık yapıyorsun.
Sabit giderleri (kira, fatura, internet) ayır, değişken olanlardan (yemek, ulaşım) yüzde 20-30 kes. Kalanını tasarruf ve hobi için böl. Hile yok, disiplin var.
Geçen ay markette 70 liraya aldığım zeytinyağı bu sabah 95 liraydı, kasiyerle göz göze geldik, o da şaşkın. Herkes “dolar arttı, olan bize oluyor” diyor ama kimse tam olarak nedenini anlatamıyor. Halbuki basit: Türkiye’de neredeyse her şeyin, ithalatla veya arka planda dolarla bir bağlantısı var. Dolar yükseldikçe, akıllı telefonun, arabadan tut da marketteki peynirin bile fiyatı zıplıyor. Hatta geçen sene yurtdışına çıkan arkadaşlar, döviz bürosunda 1 dolar 33 lirayken “biraz daha pahalı olur” diyordu; bugün 42’yi gördü, hâlâ “daha ne kadar artabilir” diyeni var.
Birkaç patron için bol kazanç, milyonlar için ay sonunu getirememe hâli. İyi ekonomi yönetilmezse, doların yükselişi zam, işsizlik, güvensizlik demek. Yani o kadar basit değil, ama etkisi herkesin cebinde net.
2021’de 7 lirayken dolar, pazarda domatesi 3 liraya alıyordum; şimdi 12 Mart 2026, dolar 38 TL, pazarda domates 25 lira. Dışa bağımlı ekonomide dövizdeki bu kadar sert artış direkt gıda, akaryakıt, teknoloji fiyatlarına yansıyor. Geçen hafta Almanya’dan gelen kuzenim parayı buraya getirince kral gibi yaşadı, biz ise aynı asgari ücretle hayatta kalmaya çalışıyoruz. İthalatçılar maliyeti anında zam olarak yansıtıyor, ama maaşlar aynı hızda yükselmiyor. KOBİ’ler nefes alamıyor, kredi bulmak imkânsız, herkesin ağzında “dolar arttı, fiyatlar uçtu” lafı var. Kur oynaklığı yüzünden yatırımcı da gelmiyor; önünü göremeyince kimse uzun vadeli plan yapmıyor. Türk ekonomisinin yumuşak karnı bu; dövizdeki her sıçrama, halkın cebindeki parayı eritiyor.
İstanbul’da sabah sekizde metrobüse binmek, hayatımda gördüğüm en gerçek “survivor” testi. Mecidiyeköy durağında 2025 Aralık ayında, önümdeki adam çantasını koltuk gibi koyunca neye uğradığımı şaşırdım. Bir de yanımdaki teyze, “Genç adam, biraz sıkış da inelim” deyip kolumdan çekiştiriyor. Sonra durakta inen-binen savaşı başlıyor, omuz atmazsan geride kalırsın.
Bir başka unutulmazı, Ankara’da Eryaman’a giden banliyö treninde yaşadım. 2024 yazıydı, klima arızalı, içerisi hamam gibi. Yanımda oturan çocuk, LEGO kutusunu açıp parça biriktiriyordu, annesi bıkkın gözlerle “Evde oyna diyorum, dinlemiyor” diye söyleniyor. O çocukla göz göze gelip gülüştük, yol arkadaşlığı garip bir şey.
Bazen akşam saat yedide Kadıköy-Kartal metrosunda, herkesin yüzü asık. Yorgunluk, iş çıkışı, kimse kimseye bakmıyor bile. Arada bir biri telefonla yüksek sesle konuşursa, bakışlar hemen ok gibi saplanıyor. “Abi sessiz ol da hayatta kalalım” bakışı. Arka tarafta, ayakta kalmamak için binbir takla atanlar var. Metroya oturabilmek neredeyse piyango gibi. Bir keresinde, sekiz-dokuz durak ayakta gideceğimi baştan kabullenip kitap açtım, önümdeki genç “Abi ister misin otur?” dedi. Umudu kesince gelen naif teklif, hâlâ aklımda.
2022’de Almanya’ya taşındığımda ilk işim kredi kartlarını iptal etmek olmuştu, çünkü harcadıkça batıyorsun. Klasik Türk yöntemiyle, "zaruri olmayan harcama yok" diye liste çıkardım, marketi bile haftada bire düşürdüm. Geliri artırmak için de hafta sonları depoda ek mesai aldım, saatlik 14 eurodan. Cidden, masraf kalemlerini kağıda döküp birer birer budamak ve ek iş kovalamak dışında sihirli formül yok.
Geçen yıl eylül ayında dolar/TL 28’i gördü, sonra gevşedi derken tekrar 38’in üstünü test ettik; borsa, tasarruf sahipleri, ithalatçılar herkes diken üstünde. Başlıca sebep güven eksikliği ve beklenti yönetimi: Merkez Bankası faiz artırınca yabancı sermaye bir nebze gelse de, siyasi açıklamalar ya da ani kararlar piyasayı hop oturtup hop kaldırıyor. Enflasyon zaten kronik, ama asıl dalgalanmayı tetikleyen şey dış borç ödemeleri ve enerji ithalatı gibi devasa döviz ihtiyaçları. Mesela mart başında petrol fiyatı yükseldi, hemen ardından dolar yine sıçradı. Bir de yerel seçimlerin yaklaştığı dönemlerde manipülasyon sıklaşıyor; kimisi hedge yapıyor, kimisi fırsat kolluyor. Kısaca, olay sadece ekonomiyle bitmiyor, dış ilişkilerden siyasi hamlelere kadar her şey kurun üstüne benzin döküyor.
İstanbul’da ilk kez gerçek bir arkadaş grubum olduğunu hissettiğim yıl 2019’du. Üç kişi, moda sahilinde sabahlara kadar oturup hayaller, ilişkiler, saçmalıklar konuşuyorduk. Sonra bir gün, aramıza yeni bir kız dahil oldu. O kadar hızlı kaynaştı ki, bir baktım, en yakın hissettiğim arkadaşım ona sırlarımı anlatıyor. İçime garip bir huzursuzluk çöktü. Alakasız bir şekilde, buluşmalardan biri ertelendiğinde “Bana mı trip atıyorlar?” diye düşünmeye başladım. O zamana kadar kıskançlığın sadece sevgililer arasında olduğunu sanıyordum, ama arkadaşlıkta da işliyor resmen.
Net bir şey var: Arkadaşına “Senin başka arkadaşın olamaz, hep benimle ol” diyemezsin. Ama insanın içinden geçen o minik, tuhaf huzursuzluk da yalan değil. Hele ki, senin anlattığın esprilerle başkası gülüyorsa veya birlikte yaptığınız bir aktiviteyi başkasıyla yapmaya başladılarsa, için için kemiriyor işte. O kıskançlık, “Yedekte kalırsam?” korkusunun ürünüymüş, sonradan anladım. Yani, ait olma ve değer görme meselesi.
Bunu aşmak için şöyle bir yol izledim: İçimde patlayan her saçma duyguyu oturup yazmaya başladım. “Bu his nereden geliyor, bana ne anlatıyor?” diye. Sonra şu gerçekle yüzleştim: Arkadaşlık, bir sahiplik ilişkisi değil. Birbirini tutup köşede saklayamazsın. Bıraktım kontrol etmeye çalışmayı, samimi şekilde “Bunu hissettim, rahatsız oldum” dedim. Dışarıdan saçma gibi görünüyor ama kendi içimde kabullenince hafifledim.
2022’de Berlin’de yaşarken, üç aylık dönemde en çok battığım şey market harcamalarını takip etmeyişimdi. Küçük gibi görünen 3-5 euro’luk atıştırmalıklar ay sonunda kredi kartını patlatıyor. Harcama kalemlerini ayrıntılı yazmadan bütçe tutmak hayal; ben Excel’de, alışveriş, kira, ulaşım, eğlence diye ayırdım. Mutlaka yüzde 10’luk “acil durum” dilimi bırakmak şart, yoksa beklenmeyen bir doktor faturası tüm ayı yakıyor. Gelir belli ama giderler dalgalanıyor, o yüzden her ayın başı oturup yeni giderleri güncellemek gerekiyor. 2024’te Türkiye’de enflasyon yüzünden tek bir ay sabit fiyat görülemiyor zaten, bu yüzden geriye dönük üç ayın ortalamasını almak mantıklı. Lüks harcamaları ilk gözden çıkaran olmak lazım, yoksa tatil sonrası kara kara borç ödemek kaçınılmaz.
Gelir İdaresi Başkanlığı son iki yılda vergi mükellefleri için dijital platformu ciddi şekilde geliştirdi; e-Defter, e-Fatura ve mobil uygulama üzerinden beyanname vermek artık çok daha hızlı. Taksitlendirme imkanları genişletildi—2026'da 24 aya kadar ödeme planı yapabiliyorsun, ama faiz oranları yüksek kaldığı için erken ödeme hep daha karlı. Küçük esnaf ve freelancer'lar için Basit Usul Vergisi uygulaması yine dert ama en azından matrah tavanı yılda 900 bin liraya çıktı. Gerçek şu: kolaylıklar var ama vergiden kaçınmak yerine doğru beyan etmek ve zamanında ödemek hala en akıllı yol.
2001 krizini gören anneannem hâlâ yastık altı altınının yerini kimseye söylemez, paraya güveni sıfır. Ben de geçen yıl döviz ve gram altına küçük kaçamaklar yaptım, TL’de durana aşk olsun. Banka batarsa devlet 650 bin liraya kadar sigorta diyor ama, içim hiç rahat etmiyor. Gerçekten rahat uyumak için çeşit çeşit sepete yumurta koymak şart, yoksa gece rüyanda döviz kuru görüyorsun.
Freelance işler ve e-ticaret başlamak için sermaye gerektirmez ama vakit gerektirir; kripto trading'e kıyasla riski çok daha düşük. Fiverr, Upwork, Patreon gibi platformlarda yazı, tasarım, programlama satabilirsin, ilk ay 50-200 dolar çıkabilir. Dropshipping veya Etsy'de el sanatları satmak daha hızlı para getirir ama müşteri bulmak zor. Sosyal medyada içerik üretip sponsorluk almak uzun yol, 6-12 ay sürebilir. Gerçek yan gelir kurulum ve tutarlılık istiyor, bir hafta deneyip bırakmakla olmaz.
2022’de Berlin’de ufak bir kahve dükkanı açtım. O zamanlar döviz kuru 15 TL civarıydı, euro bazında hesap yaparken Türkiye’den gelenlere fiyat düşük geliyordu. Hatta “burada kahve daha ucuz” diyen çok oldu. Sonra euro 35’e dayanınca aynı fiyatlar Türkiye’den gelenlere uçuk gelmeye başladı. İşin özü, fiyatlandırma tamamen bulunduğun şehre, müşteri tipine ve dönemin ekonomik koşullarına göre şekil değiştiriyor.
Bir ürünü satarken “müşteri ne kadar öder” sorusuna net bir cevap şart. Mesela Almanya’da yaşayan Türkler için geleneksel baklava 7 euroya cazip, Alman müşteriye ise pahalı. Burada psikolojik fiyatlandırma devreye giriyor. 6.99 yazınca 7’den ucuz algılanıyor ve ciddi şekilde satış artıyor. Markete gidip de 19.99 yerine 20 yazan kaç ürün var? Yok denecek kadar az.
Bir de rekabeti unutma. 2024’te Amsterdam’da ikinci el bisiklet aldım. Dükkan sahibi “yan sokakta 120 euroya var, ben 110’a bırakırım” dedi. Fiyat kırma olayı doğrudan rekabetten kaynaklanıyor. Ama fazla indirime girince de “ucuzsa bir numarası yoktur” algısı oluşuyor. Bu yüzden bazı butiklerin özellikle yüksekten sattığı ürünler var. 150 euroya t-shirt satıyor, müşterisi az ama o az müşteri markaya bağlı kalıyor. Lüks segmentte fiyatı yüksek tutmak prestij getiriyor.
Büyük markalarda farklı işler dönüyor tabii. Carrefour’da 2026 Şubat’ta gördüm, deterjanlarda “haftanın ürünü” etiketiyle %15 indirim koymuşlar. Müşteri akın etti, ama indirimli ürünü çekerken başka şeyler de sepete giriyor. Yani fiyatı düşürerek müşteri çekip, diğer kalemlerden kazanıyorsun.
Bir de zam yapmayı hep kötü bir şey sandık. Oysa bazen zam yapmak, ürüne değer katıyor. Özellikle el emeği veya butik işi bir işte, fiyatı arttırınca “bu işte kalite var” algısı oluşuyor. Denedim, 2025’te kendi yaptığım reçelleri, piyasadan %20 pahalıya sattım ve çok daha sadık müşteri geldi.
Özetle fiyatlandırma matematikten çok psikoloji işi. Hem rakibi hem müşteriyi iyi analiz edeceksin. Ucuzlukla değil, değerle yarışacaksın. Herkesin cüzdanı başka ama insanın zihni hep aynı yerden vuruluyor: Değerlilik, ayrıcalık ve küçük bir kandırmaca.
00
Bir de şu kart doldurma makineleriyle cebelleşme kısmı var. 2026 Ocak’ta, Esenler Otogarı’nda, makinelerden biri bozuktu. Arkada en az yirmi kişi sırada, herkes birbirine bakıp “Birbirimize para versek de kart bassak?” diyor. O dayanışma garip bir şekilde birleştiriyor insanları. En son, hiç tanımadığım biri bana 10 lira verdi, ben de onun kartına bastım. Güven hâlâ var, o an anladım.
En temel tavsiyem: Kulaklık şart. İster müzik, ister podcast. Çünkü birileri illa ki telefonla, çocuktan sevgiliye kadar herkesle konuşacak. Kendi dünyanı yaratmazsan o kalabalık içinde kaybolursun. Bir de sabah saatlerinde mümkünse ön kapıdan binmemek lazım. Orası hem şoförle tartışmaya açık hem de inenlerle binenlerin çarpışma noktası.
Son olarak, otobüslerde pencere kenarı bulduysan bırakma. Hem dışarıyı izlemek insanı rahatlatıyor hem de sıcak havada camı açıp biraz nefes almak mümkün oluyor. Minibüslerde ise, özellikle Beşiktaş-Levent hattında, şoförün arkasındaki koltuklar adeta birinci sınıf. Kapanın elinde kalıyor.
Kısacası, toplu taşıma tam bir şehir antolojisi. Her gün yeni bir karakter, yeni bir hikaye. Şehirle, insanla ve bazen kendinle yüzleşme yeri. Alışınca bir parçası oluyorsun, arada bir gıcık olsan da özlüyor insan.
00
Kıskançlıkla baş etmek için üç şey işime yaradı:
- Kıyas yapmayı bırakmak. Her ilişkinin dinamiği başka.
- Duyguyu bastırmamak, ama davranışa da dökmemek. Yani trip atmadan, pasif agresifleşmeden önce kendine zaman vermek.
- Gündemi biraz dışarıya taşımak. Bir süreliğine başka insanlarla vakit geçirmek, kafayı dağıtmak.
Bir de şu var: Arkadaşına açık açık “Kıskandım” dediğinde, çoğu zaman o da “Ben de hissediyorum bazen” diyor. Sonra olay kabak gibi ortada oluyor ve gülmeye başlıyorsunuz. Herkesin kafasında dönüp duran bu duygunun adını koyunca, büyüsü bozuluyor.
2023 yazında, Bozcaada’da üç kişi tatildeydik. Bir akşam kavga çıktı, çünkü üçüncü kişi başka bir gruptan arkadaşlarını yemeğe çağırdı. Eski ben, trip atardı; yeni ben, duygumu söyledim, içimi döktüm, sonra hep beraber rakı sofrasında dağıldık. O gece anladım ki, kıskançlık arkadaşlığı bitirmez, saklamak ve çiğneyip büyütmek bitiriyor.
Hep şu soru dönüyor kafamda: Ya bu kıskançlık duygusu hiç olmasa, arkadaşlıklar daha mı “gerçek” olurdu? Sanmıyorum. Bence insani bir şey. Ama sahiplenmekle paylaşmak arasındaki çizgiyi iyi tutturmak gerekiyor. Yoksa ya yalnız kalırsın, ya da başkalarını boğarsın. Çok net.
00
Dinamik fiyatlandırma da ayrı bir dünya oldu. Otel ve uçak bileti alırken hep “erken al, ucuz al” mantığı var. 2025 yazında Antalya’ya uçak bileti bakarken sabah 3000 TL olan fiyat akşam 4200 TL’ye fırladı. Tamamen algoritmaların arz-talep dengesini okuması. Benim gibi son dakikacıysan kazığı yiyorsun.
Maliyet hesabı da işin temelinde. 2023'te Türkiye’de bir tekstil atölyesinde çalıştım. Pamuk fiyatı arttıkça patron hemen fiyat güncelliyordu, çünkü maliyet artınca eski fiyattan satmak zarar. Ama müşteri bunu anlamıyor. “Geçen hafta 100’dü, şimdi niye 120?” Başta açıklama yapıyorduk, sonra bırakıp “bu böyle” deyip geçtik. Zaten o kadar çok değişken var ki, sürekli izah etsen işin içinden çıkamazsın.
Bir de paket fiyatlama var. Özellikle yazılım ve hizmet sektöründe çok karşıma çıktı. Tek başına sunduğunuzda pahalı gelen bir şey, paket halinde cazip oluyor. Mesela SaaS üyeliklerinde “basic 19 euro, pro 39 euro, enterprise 99 euro” şeklinde sıralıyorlar. Ortadaki paketi satmak için en pahalısını göz boyama olarak koyuyorlar. Çoğu müşteri ortadakini seçiyor, çünkü en mantıklısı o gibi duruyor.
İşin özü, fiyatlandırmada tek bir doğru yok. Yer, zaman, müşteri profili ve piyasadaki rekabeti iyi tartmak gerekiyor. Sadece rakamlara takılıp kalınca işin psikolojik ve algı boyutu kaçıyor. Hele ki kriz dönemlerinde insanlar kuruş hesabı yaparken, bir anda satışlar çakılabiliyor. En iyi yol, sahadan gözlem yapmak ve rakipleri iyi analiz etmek. Masa başında yapılan hesap kitapla piyasa tutmuyor, o kesin.