İlk kredi kartımı 2012’de, 22 yaşındayken Taksim’de bir bankanın standında, “ilk yıl aidat yok” gazıyla aldım. Kart limiti 1500 TL’ydi. O zamanlar paramı yönetmekle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. “Asgarisini öde geç” diye bir efsane dolaşıyordu; efsane miymiş, borcun faiziyle nasıl büyüdüğünü ay sonunda şak diye gördüm. Bir sene içinde 1500’ü 2500 yapıp, üç yıl boyunca kart borcuyla cebelleştim. Hangi harcamanın gereksiz olduğunu, aklım başıma gelene kadar anlamadım.
Şimdi dönüp bakınca, bu milletin para konusundaki cehaleti gerçekten can yakıyor. Hiç unutmam, geçen sene Kadıköy’de bir kafede oturuyorum, yan masada iki kişi kira konuşuyor. Biri diğerine, “Abi kredi çekip evi peşin alacağım, taksit taksit öderim, zaten ileride değerlenir” diyor. Faiz oranlarını, toplam ödenecek miktarı hesaplamadan, sırf “herkes yapıyor” diye öyle bir borcun altına giriyorlar. Sonra da “ekonomi kötü” diye hayıflanıyorlar.
Zaten bu işin eğitimini okulda vermiyorlar. Lise müfredatında bir tane bile ders yok, “Gel bu borsa nedir, enflasyon nedir?” diye soran yok. Herkes kendi ailesinden ne görüyorsa onu tekrar ediyor. Mesela 2023’te Ankara’da bir devlet okulunda, gönüllü olarak çocuklara temel finans dersi anlattım. 17 yaşında bir öğrenci, “Hocam, faize haram diyorlar ama devlet neden vergi alıyor?” dedi. O kadar temel konular bile gri alanda. Yastık altında para biriktirmek hâlâ kutsal; kimse parayı çalıştırmayı bilmiyor.
Bir de sosyal medyada “kolay yoldan zengin olma” furyası var. Kriptoya girip iki haftada trilyoner olacağını sanan bir tayfa türemişti 2021’de. O zaman Binance hesabı açıp, Twitter’dan alınan tüyolarla küçük sermayesini batıran arkadaşım var. Sonra da “sistem bizi yiyor” diye veryansın ediyorlar. Halbuki ilk kural, anlamadığın işe para yatırmayacaksın.
Parayı yönetmek, “çok kazanmak”tan daha kritik. Asgari ücretli olup para biriktiren insanlar gördüm, 30 bin maaşla ay sonunu getiremeyen de. Enflasyon artık hayatın gerçeği, 2026’da markette aynı ürünün üç ayda %40 zamlandığını görmek sıradanlaştı. Yani bugün 10 bin lira biriktirdin, onu bankada öylece tutarsan Mart ayında alacağın şeyle Haziran’da alacağın şey arasında dağlar kadar fark var. Yatırım yapmayı, riskleri dağıtmayı, birikimi enflasyona ezdirmemeyi öğrenmek şart.
Bir laf vardır: “Paranı yönetemezsen, seni paranın kölesi yaparlar.” Kimse sana finansal okuryazarlığı altın tepsiyle sunmayacak; ya kendin öğreneceksin ya da başkasının cebini dolduracaksın. O yüzden gerekiyorsa YouTube’dan, kitaplardan, ücretsiz seminerlerden, mümkünse deneyerek ama küçük miktarlarla başla. Yoksa hayat boyu “ay sonunu” beklerken ömrün geçer.
Vergi dairesiyle işim ilk defa 2023’te oldu, Kadıköy’de şirkete KDV borcu çıktığında anlamıştım ki burada işler elini kolunu sallayarak yürümüyor. Türkiye’de vergi kafası “önce al, sonra bakarız” şeklinde, önce devlet cebini dolduruyor, itiraz eden uğraşıp dursun. Mesela Almanya’da gelir vergisini her yıl beyanla kendin hesaplıyorsun, hakkın olan iade anında hesabına yatıyor, Türkiye’de ise eline geçen paradan zaten otomatik kesiliyor, uğraşıp geri almak da deveye hendek atlatmak kadar zor. Bir de stopaj muhabbeti var, kiracından tut maaşına kadar vergiye haciz gibi çökülüyor. Tahsilat sıkı, ama hizmet aynı hızda dönmüyor. Kısaca, kafalar “devlet vergi toplar, fazlası fantezi”ye ayarlı. Şeffaflık yok; neyi, niye ödediğini çoğu kişi bilmiyor. Bence işin özü; burada kamunun parayla ilişkisi, vatandaşın değil, idarenin lehine çalışıyor.
Güven bir günde inşa olmuyor. Hele arkadaşlıkta... 2022’de İstanbul’da taşındığım apartmanda bunu acı şekilde öğrendim. Karşı komşu Elif’e ilk gün selam verdim, çat! Hiçbir şey olmadı. Altı ay boyunca merhaba, günaydın, kapı önünde laflamalar. Sonunda bir gün, elektrikler kesildi, Elif’in zilini çaldım. “Şarj aletin var mı?” dedim. Getirdi, şarj aletini verdi, üstelik mutfağından bir fincan Türk kahvesiyle. O gün Elif’in bana güvendiğini hissettim. Çünkü basit bir şarj aletiyle başladı; sonra anahtar bırakmaya, marketten bir şeyler getirmeye kadar ilerledi.
Küçük şeylerde dürüstlükten şaşmamak, ilk adım. “Bende para üstü kaldı” gibi basit bir şeyi cebe atınca bir daha o insan senden bir şey beklemiyor. Üniversitede (2017, Ankara) bir arkadaşım vardı, kantinden birlikte tost alırdık, 50 kuruşu unutsa bile, akşam mutlaka getirirdi. O güven duygusu böyle oturuyor. Paradan bahsetmek tuhaf geliyor bazen, ama işin özü küçük detaylarda.
Bir de kimsenin arkasından konuşmamak. Hele ortak arkadaş ortamında… Lisede 11. sınıf, sınıfça bir whatsapp grubumuz vardı. Bir kere bir arkadaş başka biriyle ilgili lafa girdi, ben girmedim, hatta o kişiye söyledim. “Bak, arkanızdan şu konuşuldu.” Güven orada inşa oldu, çünkü dedikoduya ortak olmadım. Arkadaşlıkta itimat lafla olmuyor, davranışla gösteriyorsun.
2022’de markete girdiğimde 100 lirayla iki poşet dolduruyordum, şimdi aynı parayla peynir, ekmek ve süt alıp çıkıyorum. Dışarıda bir çay 15 lira olmuş, geçen yıl 6 liraydı. Kira fiyatları uçtu, 2020’de 1.200 lira olan ev 2026’da 8 bin lira. İnsan artık etikete bakmadan alışveriş yapamıyor, hesap makinesiyle market gezer olduk.
2021’de dolar 7 lirayken bankada döviz tutmaya başlayan babam hâlâ “keşke zamanında daha çok alsaydım” diye söyleniyor. Haklı adam. Şu an 12 Mart 2026, dolar/TL 44’ü zorluyor. Kendi adıma konuşayım: Altına, hisseye, dövize, kriptoya bulaştım; her biri farklı dert, farklı oyun.
Bankada TL mevduat hâlâ en az zahmetli yol. Ama faizler enflasyonun yanında şaka gibi kalıyor. Geçen yıl Akbank’ta 32 günlük mevduata %40 verdiler, enflasyon TÜİK’e göre bile %57. Yani paranı “korudun” sanıyorsun, ama aslında her yıl biraz daha fakirleşiyorsun. Hele gram altına 2022’de 900 liradan giren biri, şu an 3.050 TL’yi gördü. Altın “ezmez” dedikleri boşa değil. Ama fiziki altın taşıma, bozdurma, kuyumcu komisyonu derken, yine de sinsice yiyorlar.
Hisse senedi borsasında geçen yıl BIST100 %65 yaptı. Yalnız orası tam anlamıyla “roller coaster”. 2023 eylül ayında Tüpraş’a girip 310 liradan 550’ye satmıştım, deli para. Ama sonraki hafta aynı parayı Petkim’e gömdüm, endeks düştü, o kazanç gitti. Borsa kısa vadede ruleti andırıyor, uzun vadede ise şirket seçmeyi, bilanço okumayı bilmeyen için mezarlık.
Geçen yaz pandeminin etkisi hâlâ devam ederken, İzmir'deki evde mutfağa daha çok girer olmuştum. Market alışverişini haftada bir güne düşürdükten sonra, buzlukta hazır pizza stoğu yapmayı bırakıp sebze ağırlıklı yemeklere sardım. Özellikle brokoli, karnabahar ve havuç gibi şeyleri haşlayıp zeytinyağı-limon sosla geçiştirdim. Akşamları cips yerine kavrulmamış badem veya yoğurdun içine bir tutam tarçın atıp yedim. Dışarıdan yemek söyleme işini ciddi azalttım; hem para hem mide rahatladı. Bir noktadan sonra gözüm açlıkla dolapta gofret aramayı bıraktı, abur cubur alışkanlığı kendiliğinden kırıldı. Bence işin sırrı evde sağlıklı şeyleri göz önünde tutmak ve "bugünlük kaçamak" bahanesini fazla abartmamakta.
Asgari tutarı ödeyerek işin içinden çıkılmaz. 2024’te aylık faiz %4,25 oldu, borç katlanıyor. Limitini bankanın belirlediği gibi şişirmemekte fayda var; maaşın yarısı kadar limit bana yetti, fazlası yersiz cesaret. Ekstreyi her ay sonuna kadar sıfırlamazsan, bankanın seni avucunun içine alması an meselesi.
İstanbul’da 2022’de on yıllık dostluğum bittiğinde, evde tek başıma oturup duvarlara bakarken zaman geçmek bilmiyordu. Haftasonları bomboş kalınca, dışarı çıkmak için bahane uydurmaya başladım. Psikologum, “yeni rutinler oluştur, tek başına kahveye git, bir kursa yazıl" dediğinde başta saçma gelmişti ama gerçekten işe yaradı. İnsan yeni insanlarla tanışınca, kendini yeniden topluyor; terapi, kitap, bolca yürüyüş, hepsi işe yarıyor.
En büyük hata bütçeyi gelire göre değil, harcama alışkanlıklarına göre yapmak. İnsanlar "bu ay 5 bin lira harcamışım, demek bütçem bu" diye düşünüyor ama aslında yapması gereken şey tam tersi: gelirini belirle, sonra o paraya sığdır.
Sabit giderleri ayrı tutmak zorunlu. Kira, elektrik, internet, sigorta gibi her ay aynı çıkan şeyler mutlaka not et. Bunları yüzde 50'den fazla olamayacak şekilde ayarla, yoksa rahat nefes alamazsın. Geçen sene Kasım'da bir arkadaşım maaşının yüzde 65'ini kira ve faturalara gidiyor diye söyledi, bu noktada zaten kaybetmiş demektir.
Kategorilere böl ama aşırı detay yapma. "Yemek" ve "ulaşım" yeter, "çarşamba günü tost", "perşembe günü dolmuş" diye saymaya başlarsan iki hafta sonra pes edersin. Ama en az 3 ay geçmiş harcamalarına bak, o zaman gerçek rakamlar ortaya çıkar. Mart 2026'da henüz kış bitmiş, elektrik faturalarındaki dalgalanmayı da gözlemle.
Acil durum fonu yapma. Maaşının en az 1-3 aylık tutarı ayrı bir hesapta beklemeli. Diş tedavisi, araba tamiri, işten çıkarılma gibi şeyler birdenbire gelir, bütçeni mahveder. Bu fonun ucuna bile dokunma, sadece gerçek kriz zamanında.
Ankara’da büyükelçiliklerin gece yarısı yangın alarmı verdiği 2023 Ekim akşamı, diplomasinin soğukkanlı refleksiyle devletin klasik “toplantı üstüne toplantı” geleneği bir kez daha devreye girdi. Masanın etrafında alıştığımız yüzler: Dışişleri yetkilileri, istihbaratçılar, bir iki bakan danışmanı. Kriz yönetimi tam anlamıyla “kim daha hızlı WhatsApp grubu kurarsa o kadar etkin” seviyesine indirgenmiş vaziyette. 2015 Rusya uçak krizi hâlâ hafızalarda; 48 saatte önce panik, sonra “kontrollü suskunluk”, en sonunda “aracılarla barışma” faslına geçildiğini hatırlayan çok. Son üç yıldır ise sosyal medya üzerinden anlık açıklama yetiştirmek, diplomatik notadan daha önemli hale geldi. Kriz masalarında hâlâ “açık kapı bırak” geleneği var ama işin gerçeği, çoğu zaman son dakika kulaktan kulağa yayılan bilgiyle karar alınıyor. Bir de pratikte her şeyin merkezinde Ankara var; taşradaki konsolosluklar genelde sadece pasaport işleriyle meşgul.
Geçen yıl Adana’daki elektrik kesintisi krizi hâlâ aklımda: vali açıklama yapmadan WhatsApp gruplarında bilgi döndü, en son bakkal Hüseyin’den teyit aldık. Diplomasi ayrı bir dünya zaten; “arabulucu olalım” deyip duruyorlar ama önce kendi aramızda konuşmayı öğrenmek gerek. Kriz çıkınca önce Twitter’a koşan bürokrat mı olur kardeşim?
E-Devlet’ten “SGK Tescil ve Hizmet Dökümü” kısmına girince 10 saniyede günü görüyorsun, mobil uygulamadan da aynı menü var. Arada sistem yoğun olabiliyor, özellikle ay başı veya maaş dönemi. SGK müdürlüğüne gidip beklemek ise tamamen vakit kaybı, 2026 yılında hâlâ oraya giden varsa acilen dijital okuryazarlık eğitimi şart.
İstanbul’da çocukken annem “akşam ezanından sonra sakın aynaya bakma, delirenler varmış” derdi. 90’larda Ümraniye’de büyüdüm, herkesin evinde bir tane böyle hikaye vardı. Mahallenin köşesindeki terk edilmiş evde cin var diyen de vardı, “10. katta ışık yanarsa kesin bir şey oluyor” diyen de. Lisede araştırmaya başladım, çoğu hikaye ya şehirdeki göçle gelen belirsizlikten ya da insanların akşam çocuklarını eve toplamak için uydurduğu masallardan çıkmış. Bir noktada fark ettim; bu efsaneler uyduruk olsa da, toplumun ortak hafızasını yönetiyor. Korku yaratıp kontrol sağlıyor. 2020’de sosyal medyada “kaybolan çocuklar” hikayesi yine hortladı, ama kimse arka planı sorgulamıyor. Gerçeği bilmek bazen insanı rahatlatıyor ama o eski masalların yarattığı heyecanı da özlüyorum.
Ankara’da 2015’te bir arkadaşım “neden X liderine laf edemiyoruz?” dedi diye saatlerce karakolda bekletilmişti. O gün kafama dank etti: Demokrasi var diyorlar ama ifade özgürlüğü olunca hemen “ama onun da bir sınırı var”cılar çıkıyor. Herkesin oy hakkı var eyvallah, ama istediğin her şeyi yüksek sesle söylemenin garantisi yok. Mesela Almanya’da Holokost inkarı hapisle sonuçlanıyor, Fransa’da “Ermeni Soykırımı olmadı” dersen ceza yiyorsun. Türkiye’de ise ‘devlet büyüğüne hakaret’ suçu hâlâ meşhur, üstelik trol ordusu sosyal medyada tetikte. Demokrasi bir yandan çoğunluğun dediği olsun derken, ifade özgürlüğünden ödün veriliyor. “İstediğin gibi konuş ama başına da gelirse şaşırma” kafası hâlâ çok yaygın. Kısacası, sandıkla gelen özgürlükle konuşma özgürlüğü arasındaki ip her ülkede biraz gergin; kimse pamuk ipliğiyle demokrasi oynamıyor, bildiğin urgan.
Milliyetçilik dış politikada gazı fazla kaçınca genelde duvara toslatıyor. 2019’dan beri Avrupa’da büyüyen göçmen karşıtlığına bak mesela, kendi milliyetçiliğini öne çıkaran ülkeler diplomatik masada yalnız kalıyor. Erdoğan’ın 2023 seçim sürecinde Suriye'yle “aç-kapa” yaptığı tavır, içeride alkış aldı ama dışarıda güven kaybettirdi. Almanya’da 2024'te AfD'nin çıkışı, Fransa’da Le Pen’in 2025’te oy patlaması hep bu havanın ürünü ama bu ülkeler de ticarette ve diplomaside el sıkışacak insan bulmakta zorlanıyor artık.
Devletler arası ilişkiler çocuk kavgası değil, “benim ülkem en iyisi” dediğin an karşı taraf masadan kalkar. Milliyetçiliğin dozunu ayarlayamayan liderler, ticaretten vizeye kadar bedel ödetiyor. Kısa vadede popüler, uzun vadede pahalıya patlıyor. Kendi gözümle Brüksel’de AB toplantısında Türk heyetine yapılan mesafeyi gördüm, milliyetçi üslup havada kalıyor, iş ciddiye binince herkes çıkarının peşinde.
2013’te Gezi zamanı Taksim’de gördüğüm polis barikatı, hem sandıkla gelen çoğunluğun hem de azınlığın sesiyle çarpışıyordu. Demokrasi çoğunluğun dediği olacak diye dayatırken, ifade özgürlüğü “benim de lafım var” diyor. Biri çoğunlukla karar alırken, öteki azınlık için can simidi. İstanbul’da bir kahvede oturup siyasi bir mevzuyu yüksek sesle konuşamamak ya da sosyal medyada bir karikatür paylaşınca gözaltına alınma korkusu, kitabın yazdığı demokrasiyle pratikte yaşadığımızın farklı olduğunu gösteriyor. Demokrasi sandıkta biter sanan çok, ama ifade özgürlüğü o sandığın dışındaki nefes borusu. Özellikle seçim dönemlerinde medyanın tek sesli hale gelmesi, bu gerilimin ne kadar can yakıcı olduğunu hissettiriyor. Herkesin sustuğu yerde, demokrasi tabeladan ibaret kalıyor.
Geçen ay SGK'ya E-Devlet üzerinden başvuruyu yaptım, sistem hem kitleniyor hem de eksik belge bahanesiyle tekrar tekrar geri atıyor. Ankara Sıhhiye’deki SGK binasında yaş ortalaması 60 üstü, herkes sinirli, çalışanlar başına bela gelmiş gibi davranıyor. 2026'da hâlâ bir emeklinin hakkını almak için saatlerce kapı kapı dolaşmak utanç verici. Sanki bilinçli olarak yıldırıyorlar, “biraz daha çalışın” der gibi.
Geçen ay Kadıköy’deki spor salonunda, pazartesi akşamı bir saatlik ağırlık antrenmanından sonra ertesi gün bacaklarım beton gibi oldu. Öyle bir ağrı ki, sabah işe yürüyerek gideceğim diye evden çıktım, yokuşta dizlerim titredi. Hiç abartmıyorum, merdiven inip çıkarken içimden küfrediyordum. Bu kadar canımı acıtan kas ağrısını daha önce maraton sonrası hissetmiştim, halbuki burada koştuğum falan da yok, sadece squat ve deadlift.
O gün şunu fark ettim: Esnemeyi tamamen atlamışım. Hoca da zaten “esnemeye vakit kalmadı, çıkın” deyip göndermişti. Sonra eve gidince sıcak duşun altına girdim, ama hiçbir işe yaramadı. İki gün boyunca bacaklarımı zorlayarak dolaştım.
Üçüncü gün internette biraz araştırdım, herkes farklı bir şey öneriyor. Biri “buz koy” diyor, diğeri “ısıt”. Bir arkadaşım magnezyum takviyesi önerdi, gidip eczaneden Magnerot aldım. Sonra sıcak-soğuk duş yaptım, kaslara masaj aletiyle bastım ama en çok işe yarayan şey aktif dinlenme oldu. Ağrıyan kası tamamen bırakmak yerine hafif tempolu yürüyüş, bisiklet falan yapmak gerçekten etkili. Ağrı geçmiyor belki ama canın yanmıyor, hareket ettikçe vücut açılıyor.
Motivasyon konusunda eski zamanlar "maaş ver, çalışsın" mantığıyla yönetilirdi. Şimdi 2026'da insanlar sadece para için değil, anlam ve tanınma için çalışıyor. İş yerinde motivasyon sağlamak demek, çalışanın hangi saatte gelip gittiğinden çok ne yaptığını görüp takdir etmek, küçük başarıları kutlamak, terfi yolunu net göstermek demek. Haftada 15 dakika one-on-one görüşme, aylık sonuç değerlendirmesi, kariyer planlaması yapan şirketler çalışan kaybetmiyor. Tam tersine işe gelmeyen yönetici mi? Psikolojik kontrol, muğlak hedefler, başarıyı görmezden gelmek —bunlar insanı tüketir.
İstanbul’da üç farklı üniversitenin yüksek lisans mülakatına girdim, aralarında uçurum vardı. En çok bölümü değil, danışmanı ve ekibini araştırmak lazım. Danışmanın çalışma alanı, yayınları, hatta hali tavrı önemli; çünkü iki yıl neredeyse onunla geçiyor. Ders içerikleri çoğu yerde benziyor, asıl fark projelerde ve laboratuvarda ortaya çıkıyor. Ayrıca burs, asistanlık imkanı olan programlara öncelik verdim. Bazı okullar laboratuvar, bilgisayar ve veri erişiminde çok cömert, bazıları ise tamamen kendi haline bırakıyor. Son bir tavsiye: Program mezunlarını LinkedIn’den bulun, mezunlar iş bulabiliyor mu, hangi sektörlere gitmişler, ona bakmadan karar vermeyin.
Düzenli yürüyüş yapan insanlar kan basıncını düşürüyor, kalp hastalığı riskini azaltıyor ve depresyon belirtilerini hafifletiyor—bunlar bilimsel gerçek, hava hoş olduğunda yapılan spor değil. Haftada 150 dakika tempolu yürüyüş, ilaç kadar etkili olabiliyor kronik hastalıkların kontrolünde. Sorun şu: insanlar bunu biliyorlar ama yapamıyorlar, çünkü motivasyon değil disiplin lazım. Telefonunu bırakıp sabah erkenden çıkmak zor geliyorsa, hiçbir makyaj yapılan sağlık yazısı seni kurtaramaz.
Gece telefonla sosyal medyada saatlerce dolaşmak, ertesi gün kafayı bulutlu yapıyor. 2024 YKS maratonunda en çok bunu gördüm: Instagram'a “5 dakikada bakıp çıkacağım” diyenlerin kitap başı süresi yarı yarıya düştü. Sonra da odaklanmak imkansızlaşıyor, ezber bildiğin konulardan bile saçma yanlışlar çıkıyor. Bir de uykusuzluk var, sabaha karşı üçte Netflix’te dizi bitirenin sabahına bir şey kalmıyor zaten.
Resmi belgelerde imza sahibinin tam adını, unvanını ve kurumunu aynı şekilde yazmaları gerekiyor—aksi takdirde geri çeviriyorlar. Savcılık, kaymakam, müdür gibi unvanlar belge türüne göre değişiyor, muhasebe bölümü bunu kontrol ediyor. Mühür ve imzanın tarihini de belgenin düzenlenme tarihi ile eşitlemen lazım, bir gün fark olsa mahkemede iptal edebilirler. Başvuru yaparken kağıt kopyalarını ve dijital dosyaları ayrı ayrı hazırla, çoğu zaman sistem sadece biri ile çalışıyor ama sonra ikincisi isteniyor.
Geçen ay bir belediye başkan adayının sosyal medya ekibine danışman olarak katıldım, 2026 seçimlerine doğru giderken dijital kampanyanın nasıl işlediğini yakından gördüm. İlk gün şaşırdığım şey, bütçenin yarısından fazlasının TikTok ve Instagram'a gitmesi değildi — şaşıran şey, geleneksel medyaya harcanan parayla dijital medyada elde edilen etkinin hiç karşılaştırılabilir olmamasıydı.
Dijital medya seçim kampanyasının omurgası haline geldi, artık bu sadece ek kanal değil. 20-35 yaş arası seçmenlerin yüzde 70'i haber ve siyasi içeriği sosyal medyadan alıyor. Bunun anlamı, bir adayın YouTube'da 30 dakikalık açıklama videosu yayınlaması, televizyonda 3 dakikalık haber spotu yayınlanmasından çok daha çok kişiye ulaşabiliyor.
Ama burada kritik nokta var: algoritma yönetimi. Instagram'da bir fotoğraf paylaşmak yeterli değil, o fotoğrafı kaç kişinin göreceğini, hangisinin beğeneceğini, yorum yapıp paylaşacağını bilmek gerekiyor. Şirketler milyonlar harcayarak bu mekanizmaları çözmeye çalışıyor. Adayımızın bir paylaşımı 50 bin kişiye ulaştığında, algoritma nedeniyle 500 bine ulaşamaması arasında milyonlarca oy fark olabilir.
Geçen sene Kasım ayında işyerinde kriz üstüne kriz yaşadık, kafam kazan gibi. Evde Youtube’dan 10 dakikalık nefes meditasyonu açıp denemeye başladım, ilk günler dalga geçiyordum kendimle, “Nefese mi kaldık?” diye. Üçüncü haftadan sonra sabahları uyanınca kalbim çatlayacak gibi atmıyordu. Patronun ani mailine, trafikteki korna sesine, hatta evdeki bir tartışmaya karşı daha sakin kalabildim. Özellikle İstanbul gibi hengamenin göbeğinde yaşıyorsan, beynin kısa devre yapıyor zaten. Meditasyonun sihri “kafayı susturmak” değil, olan biteni dışarıdan izleyebilmekte. Tavsiyem: Her gün illa mum, tütsü derdine düşmeden gözlerini kapat, 5 dakika nefesine bak, bir bakmışsın asabiyetin azalmış. Bunu terapiyle destekleyince de, stresin hayatı zindan etmesine izin vermiyorsun.
00
En önemlisi, insanın sözünü tutması. “Saat 8’de oradayım” dediysen, saat 8’de orada olacaksın. Ya da erken git, bekle ama söz verip tutmazsan, bir kere, iki kere, üçüncüde aramazlar bile. Benim için kırmızı çizgi bu.
Biraz da zamanla ilgili. Kaç yıl tanıdığın, kaç kriz atlattığın… 2021’de pandemide yurtdışında (Hamburg), en yakın üç arkadaşımla aynı evdeydik. Kim hasta oldu, kim parasız kaldı, kim stres attıysa, diğerleri hep yanında. O sınavlardan geçmeden gerçek güven oturmuyor zaten.
Ufak tavsiye:
- Sır tutmayı öğren. Sana anlatılanı üçüncü kişiye söyleme.
- Kendi hatanı kabul et. Özür dilemekten çekinme.
- Bir şeyi yapamayacaksan açık açık “Yapamam” de, sallama.
Kimse mükemmel değil, ama güvenilir insan olmak için mükemmel olmaya gerek yok. Kendi hayatımda gördüm; bazen basit bir dürüstlük, on mesajdan daha sağlam dostluk kuruyor.
00
Dövize gelince... Doların “yastık altı” garantisi var. 2023’te Ankara Siteler’de bir mobilyacı “ben parayı dolarda tutsam daha kârlıyım, ticaretin anlamı kalmadı” diyordu. Şimdi herkes günlük kur bakıyor, adeta ülkenin nabzı. Unutmayın, devlet yüksek dövizden rahatsız oluyor, el atarsa (KKM gibi) işler değişiyor.
Kripto bambaşka boyut. 2021’de Binance TR’den BTC alıp unutan arkadaşım, geçen ay bakıp şok oldu. Fiyatı uçmuş, ama vergilendirme, regülasyon korkusu var. Bir günde %20 düşüş de görülüyor. Yani adrenalini bol, ama mideyi kaldırabilene.
Gayrimenkul son 3 yılda devrim yaşadı. 2021’de İstanbul’da 1+1 daire 750 bin TL, bugün 4,5 milyon. Ama düne kadar tüm yatırımcılar oraya akın ettiği için kira çarpanları uçtu, alıcı bulmak zorlaştı, tapu masrafları, aidatlar, fırsatçılık cabası.
Hastasıyım; yatırım deyince herkesin aklı, “tek atımlık barut” arıyor. Halbuki portföy denen şey, hepsinden ufak ufak tutmak. Mesela 3 parça döviz, 2 hisse, 1 altın, gayrimenkul varsa da bonus. “Hepsi batar mı” korkusu azalıyor. Yatırımda en önemli şey, uyuyabilmek. Geceleri kur düşünmek istemiyorsan, hepsinden azar azar almak en temizi.
Püf noktası: Ne aldığını, neden aldığını bil. Başkasının gazına gelme. Hele dayının “banka faizi en iyisi” dediği masaya oturma. 2026’da enflasyonla savaşmak istiyorsan, tek silahın çeşitlendirme ve sabır. Başka yolu yok.
00
Hedef belirle ama saçma olmasın. "Ayda 200 lira tasarruf etmek" değil, "Haziran'a kadar 5 bin lira biriktirmek" gibi somut şey yaz. Neden Haziran'a kadar? Çünkü o zaman tatil planı yapacaksın ya da kış için hazırlık yapacaksın. Hedef olmayınca tasarruf da olmaz.
Bütçeyi aylık değil, üç aylık dönem bazında kontrol et. Şubat'ta kötü gittiyse, Mart'ta telafi et. Bir ayın hatası senin tüm planını mahvetmesine izin verme. Ama aynı hatayı üç ay boyunca yapıyorsan o zaman bütçeni yeniden düzenle.
Eksik kalan şeyler için "esnek bütçe" kısmı aç. Arkadaş doğum günü, aile yemeği, beklenmedik hediye gibi sosyal giderler var. Bunlara sıfır ayırırsan ya borç yaparsın ya da insanlardan uzaklaşırsın. Ayda 300-500 lira bu kategori için ayır, rahat et.
00
Bir de beslenme işi var. Proteini artırınca toparlanma hızı net şekilde değişiyor. 80 kiloyum, günde iki ölçek whey protein, üstüne bol yoğurt ve yumurta yiyorum antrenman sonrası. Su içmek de önemli, hele yazın İstanbul neminde terleyince kas kitleniyor.
Yıllar önce Almanya’da bir fitness salonunda hoca, spordan hemen sonra 10 dakika foam roller yaptırıyordu. İlk başta “bu aletin ne faydası olacak?” demiştim. Meğerse kas ağrısını bayağı azaltıyormuş. Şimdi Türkiye’de salonlarda yeni yeni görülüyor, ama hala kullanan az.
Ağrıya katlanıp yatmak yerine, ufaktan hareket etmek, bol su içmek, magnezyum ve protein takviyesi almak, esnemeyi atlamamak şart. Bir de, kas ağrısı varsa antrenmana yüklenme; yoksa ertesi gün bir yerine daha çok zarar veriyorsun. Açıkçası, ilk günden sonra kendimi çok zorladım, sabahları yataktan kalkmak bile eziyet oldu. O yüzden, baştan önlem almak her zaman daha mantıklı.
Şunu da ekleyeyim: “Kas ağrısı iyidir, gelişiyorsun” diyenlere fazla kulak asma. Evet, kas kendini onarırken biraz ağrır ama yerinden kalkamayacak hale gelmek olması gereken değil. 12 Mart 2026 tarihiyle hâlâ bacaklarımda o günlerin izi var, hâlâ squat sonrası esnemeyi, hareket etmeyi unutursam faturayı vücut kesiyor.
00
Troll ve bot ağları da kampanyanın ayrılmaz parçası oldu. Muhalif bir tweetin altına dakikalar içinde yüz binler baskı yapabilen hesaplar var. Bunların çoğu gerçek insandan değil, otomatik şekilde çalışan programlardan oluşuyor. Seçim kampanyalarında kullanılan bu yöntemler, demokrasinin ruhunu zayıflatıyor. Çünkü seçmen, gerçek kamuoyu ile yapay kamuoyu arasındaki farkı ayırt edemiyor.
Influencer pazarlığı da bambaşka bir boyut. Bir mikro-influencer'ın (50 bin takipçi) kendi topluluğuna taşıdığı bir siyasi mesaj, milyonlarca takipçili ünlü kişinin genel paylaşımından daha etkili olabiliyor. Çünkü mikro-influencer'lar, topluluklarıyla gerçek ilişki kurmışlar.
Veriler gösteriyor ki, dijital kampanyalar başarılı olduğunda, adayın seçim sonuçları tahminlerden 5-8 puan daha yüksek çıkıyor. Bunun nedeni, dijital medyada yaş, cinsiyet, coğrafya, hatta satın alma alışkanlığına göre çok hassas hedefleme yapılabiliyor. Bir köyün en yoksul mahallesiyle en zengin semti, aynı adaya göre tamamen farklı mesajlar alıyor.
Uyarı vermek gerekirse: dijital medya gücü, sorumluluğu da getiriyor. Yalan, söylenti ve dezenformasyon bu kanallarda çok hızlı yayılıyor. Geçen seçimde bir adayın sağlık durumu hakkında başlayan iddia, 48 saatte 10 milyon insana ulaştı ve hiçbir zaman tamamen çürütülmedi. İnsanlar, rakamlar ve resimler ile yapılandırılan hikâyeleri, gerçek haberlerin kaynağını kontrol etm