Evin içindeki fazlalıkları elden çıkardıkça kafa da hafifliyor, bizzat test ettim. Geçen yıl Berlin’de 1+1 evde yatak, masa, sandalye ve kitaplık dışında hiçbir şey bırakmayınca hem temizlik hem taşınma derdi neredeyse sıfırlandı. Ama insan bazen bir anı ya da eski bir eşyayı özlüyor, minimalizm bu yanıyla biraz acımasız. Sahi, gerçekten ihtiyacın olmayan eşyayı atınca özgürleşiyor musun, yoksa hafızanı da çöp mü yapıyorsun?
2022’den beri markette sepetim küçüldükçe ülkedeki krizin gerçek yüzünü daha net görüyorum. İnsanların harcama tercihleri, ekonominin gidişatını direk belirliyor. Mesela 2023’te İstanbul’daki zincir marketlerde atıştırmalık satışları %18 düştü, temel gıdada BİM ve A101’de en ucuz markalara yönelim net şekilde arttı. AVM’lerde Zara ve H&M gibi markalar indirim dönemlerinde bile dolup taşmıyor artık, insanlar alışverişi ertelemeye başladı. Taksitli telefon satışlarında 2025’te %30 azalma yaşandı, cepte para kalmadıkça tüketim düşüyor. Kredi kartı limitleri, bireysel borçlar büyüdükçe ekonomideki çark da yavaşlıyor. Kısacası, tüketici kısarsa çarşı-pazar, üretici, ithalatçı herkes etkileniyor. Tüketim alışkanlığı değiştikçe ekonomide domino etkisi başlıyor, bunu bizzat market sıralarında gözlemleyebiliyorum.
Çoğu insan yatırım kararını sosyal medyadaki random adamın tweeti veya kahvehane sohbetine göre veriyor, bu da neredeyse garantili kayıp demek. Güvenilir kaynak derken Borsa İstanbul'un kendi raporları, Bloomberg Terminal (ücretli ama ciddi), CNBC Türk ve Financial Times gibi kuruluşlar var—bunlar da çıkar çatışması içerebilir ama en azından metodolojileri açık. Yerel finansal bloglar ve YouTube kanalları eğlencelidir ama yatırım tavsiyesi değil, sadece fikir için dinlenir. Temel kural: bir kaynağa inanan insan batarken, üç farklı kaynağı karşılaştıran insan para kazanır.
Kahvemi şekersiz içmeye başladığım gün ile işe küserek gittiğim gün arasında net bir bağlantı var mesela. 7 Şubat 2024’te “Bundan sonra şeker yok” dedim, üç gün sonra sabahları insanlara selam vermeyi bıraktığımı fark ettim. Küçük alışkanlıklar diye geçiştiriyoruz ama bazen bir çay bardağı kadar basit bir rutin, günün gidişatını tersine çevirebiliyor.
Pandemiden sonra sabah yataktan kalkar kalkmaz telefona bakmayı adet edinmiştim. İlk başta “Haber okurum, gündemi kaçırmam” diye masumdu. Sonra fark ettim, güne Twitter’daki kavga, borsa çakılmış, biri biriyle küsmüş postlarıyla başlamak ruhumu limon gibi sıkıyor. 2025’in başında, telefonu salonda bırakmaya başladım. Bir hafta sonra sabahları kendimi daha hafif hissettim. Nefes aldığımı, pencereyi açınca gelen rüzgârı fark ettim. Abartmıyorum, sanki beynimdeki pas silindi.
Bir rutin daha: Yemekten sonra yürümeyi öğrendim, tamamen doktor korkusundan. Gündelik dedikleri şey, meğerse insanın kafa dengesini de tutuyor. 15 dakikalık yürüyüş, akşamki sinirle karışık melankolinin panzehiriymiş. Hele ki İstanbul’da, Nisan 2025’te, Moda sahilinde yürüyüş yapınca anladım, insanın canı dertlenmek bile istemiyor.
2024’te Garanti’de kredi başvurusu yaparken, kredi notunu sorgulamadan başvuranları çok gördüm; boşuna ret yemeyin. Bankanın sunduğu faiz oranı cazip görünebilir ama dosya masraflarıyla toplam geri ödeme uçabiliyor. Kimse, 36 ay vadede ödeyemeyeceği tutara imza atmasın; gelen SMS onayları insanı gaza getiriyor. Bir de ekstra sigorta dayatıyorlar, gerek yoksa açık açık reddetmek lazım.
Geçen hafta Kadıköy vapurunda 7-8 kişilik bir arkadaş grubunun yanına oturdum, hepsi kafasını telefona gömmüş durumda. Bir tanesi kafasını kaldırıp manzaraya bakmıyor. Bir sohbet var ama WhatsApp grubunda dönüyor, yan yana oturup aynı espriye oradan gülüyorlar. İnsan ister istemez "Ne yapıyoruz abi?" diye düşünüyor.
Bundan 15 sene önce, 2011’de, cep telefonum sadece arama yapıyordu. Şimdi sabah gözümü açar açmaz elim otomatikman ekrana gidiyor. İlk baktığım şey döviz kuru, sonra haberler, ardından Instagram. Sonra aklıma geliyor, ortada bir iş yok, ne oldu da bu kadar bağımlı oldum? Fenalık geldiğinde bildirimleri kapatmayı denedim, iki saat sonra yine açtım. FOMO dedikleri illet işte, herkes bir şey yaşıyor da ben geride kalıyorum hissi.
Teknoloji bağımlılığı diyoruz ama durum bayağı ciddi. Sadece sosyal medya da değil, yemek siparişi, flört, alışveriş… Her şey uygulama. Geçen ay marketten alışveriş yapacağım, listeyi kağıda yazmak yerine marketin kendi uygulamasına yazdım, sonra markette uygulamaya bakarken reyonda önüme biri çıktı, neredeyse çarpışıyordum. Herkes kafası eğik, ekran bakıcısı olmuş.
Borç almak kolay, geri ödemek zor. Bu basit gerçeği çoğu insan krediye imza atarken görmezden geliyor.
Önce faiz oranını anlamalısın. Bankalar "yıllık yüzde 24" dediğinde, bu senin ödeyeceğin parasal tutarın ne kadar artacağı demek. 10 bin lirayı yüzde 24 faizle alırsan, bir sene sonra 12 bin 400 lira borcu oluyor. Ama çoğu kişi bu hesabı hiç yapmadan imza atıyor. Kredi kartı, çekiştirilmiş kredi, ihtiyaç kredisi — her birinin faiz oranı farklı. Kart borcu özellikle tehlikeli; aylık yüzde 2-3 faiz, yıllık yüzde 30'u geçiyor. Bir ay geciktirdin mi, borç katlanarak artıyor.
Borcunun toplam tutarını bilmen gerekir. Sadece aylık taksit miktarına bakma. Eğer 50 bin lira, 60 ayda geri ödeyeceksen, faizle beraber 80 bin liraya çıkabilir. Bu 30 bin liralık fark senin parasının boşa gittiği anlamına geliyor. Masraf ve sigorta giderleri de var; banka bunları ince yazıyla gizliyor.
Gelirin yüzde 30'unu geçen aylık ödeme alamazsın. Yani aylık 4 bin lira kazanıyorsan, 1200 liradan fazla borç ödemesi yapmamalısın. Aksi takdirde ev kirasını, yemeği, ulaşımı nasıl ödeyeceksin? Çoğu insan bu hesabı yapmıyor, sonra kredinin cezası oluyor.
Borsa İstanbul’da 2023’te hisse seçerken Bloomberg ve Matriks gibi ücretli platformlardan ciddi fayda gördüm; Twitter’daki “uzman” yorumları ise çoğu zaman kafa karıştırdı. YouTube’da Ekonomist Mahfi Eğilmez’in analizleri net ve sade, ama yatırım tavsiyesi kısmında temkinli davranıyor. Bankaların haftalık bültenleri ise rakam bazında düzgün, fakat piyasanın ruhunu yansıtmakta zayıf kalıyor. Kendi yatırım kararımda, internette herkesin aynı kaynaktan kopyaladığı bilgiler yerine, doğrudan şirketlerin KAP açıklamalarını ve bilanço dipnotlarını okumak en garanti yol oldu.
2000’lerde yatırımcının elindeki en güncel bilgi gazete ekonomisiydi, bir de akşam haberlerinde duyulanlar. Şimdi cebimdeki telefondan anlık bilanço, CEO’nun son açıklaması, Reddit tartışmaları, borsa uygulamalarında canlı veri... Eskiden dedikodu, şimdi algoritma ve anlık analiz savaşı. Fazla seçenekten insanın aklı daha çok karışıyor ama yine de doğru bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Ocak 2024’te bankaya gittim, döviz hesabı açtırdım; Euro’da tutulan para, Türk Lirası’na göre çok daha az eriyor. Kur artışından korunmak isteyen için birebir. Hele birikimi yurtdışına götürme planı varsa veya ithalat, ihracat işi varsa, TL’nin oynaklığına karşı sigorta gibi çalışıyor. Bankalar genelde döviz hesabından masraf kesiyor ama kurdaki oynaklığa bakınca, o kayıp devede kulak kalıyor.
90’larda üç kardeş, apartman dairesinde büyüdüm; evde tablet yok, çizgi film için saat beklenirdi. Şimdi oğlumun eline 2024 model bir tablet tutuşturuyorum, hem çizgi filmini açıyor, hem de anaokulu etkinliğini oradan yapıyor. Eskiden akşam yemeğinden sonra evde tam bir kaos olurdu: herkes bir köşede, biri oyuncakla oynar, diğeri salonda top sektirirdi. Şimdi çocuk tek başına odasında, sessizce oyun oynayınca garip geliyor. Annem, “Çocuk evin nabzı, hayat hareket ister,” derdi, şimdi evler biraz sessiz, biraz steril. Eskiden sokak sesinde büyüyen çocuklar vardı, şimdiki çocuklar evde kendi kabuğunda — hareket az, sessizlik çok. Teknoloji işleri kolaylaştırıyor ama evin içindeki o eski canlılık, o gürültü başka bir tatmış, şimdi eksikliği bayağı hissediliyor.
2022’de İstanbul’da üç ayda bir elektrik faturası 400 liradan 1200’e fırlayınca hayat dersi gibi bir şok yaşadım. Hesapsız harcayan, “nasıl olsa ay başında toparlarım” diyen herkes bir gün duvara tosluyor. Kredi kartı ekstresi mail kutusunda sürpriz olmasın istiyorsan, gelir-giderini yazmadan yaşanmaz. Kendi paranı yönetemeyen, başkasına muhtaç kalır; olay bu kadar net.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın sitesinde gezinirken insanın başı döner. Vergi sisteminin “tek düze” olduğunu sanan yanılır; her türlü kazanca, harcamaya, alışverişe ayrı vergi var. İstanbul’da 2024’te bir ev almak isteyen biri olarak yüzde 4 tapu harcı ve KDV’yle tanıştım. Binlerce lira sırf devletin kasasına giriyor, eline bir anahtar bile geçmeden.
Çalışanlar için olay net: Maaşın brütünden gelir vergisi, damga vergisi, SGK primleri takır takır kesiliyor. Asgari ücretliysen yüzde 15’le başlıyorsun, gelir arttıkça yüzde 40’a kadar yolu var. 2025’te bordroda brüt 50 bin TL üstü maaş alanların yüzde 35-40 bandına zıplaması, kafadan 5-10 bin TL’den fazla vergi demek. Memur, işçi, özel sektör fark etmiyor, devlet payını alıyor.
KDV’yi herkes ödüyor ama kimse “ben vergi verdim” diye hissetmiyor. Marketten alınan peynire yüzde 1, ayakkabıya yüzde 8, elektronik ve telefona yüzde 20 KDV yansıyor. 10 bin TL’lik iPhone’da 2 bin lirası direkt vergiye gidiyor. Bir de ÖTV var, özellikle arabada ve alkollü içkide. Arabada yüzde 220’ye kadar çıkan ÖTV yüzünden Clio fiyatına Almanya’da Mercedes alınabiliyor.
Dolar 35 lirayı geçtiğinde market çöküyor, bu da aslında yanlış bir refleks. Kurlar yükselmesi değil, paranın değer kaybetmesi sorun — ve bunun sorumlusu merkez bankasının para arzı kontrolü. İthalatçı firmalar maliyetleri artırıyor, enflasyon hızlanıyor, ama aynı zamanda ihracat rekabetçi hale geliyor. Çıkmazdan kurtulmanın yolu kurları manipüle etmek değil, üretim gücünü ve tasarruf oranını artırmak.
Geçen sene mart ayında Migros’ta 38 liraya aldığım zeytinyağını geçen hafta 119 liraya görünce, bir an aklımdan “acaba ben mi yanlış hatırlıyorum?” diye geçirdim. Fişleri karıştırınca rakam net: Üç katına çıkmış. Böyle şeylerde insanın hafızasıyla dalga geçiyor bu ülkede fiyatlar. Piyasa etiketiyle oynuyor resmen.
Aslında mevzu sadece marketteki etiket değil. Kira işi apayrı bir bela oldu. Kızıltoprak’ta 2022’de 4 bin liraya oturduğum eve yeni kiracı 16 bin liraya çıkıyor. Ev sahibiyle karşılaşmamak için sokağın köşesinden dönmeye başladım. Kuryelerin, garsonların halini sormaya bile gerek yok. Minimum ücretle geçinen insanlar için “asgari yaşam” artık bir şaka gibi. Hatta zamlı maaşlar banka hesabına yattığı gün eriyor. O kadar hızlı.
Sokak yemeği kültürü vardı eskiden, simit, poğaça, ayran. Şimdi Kadıköy’de simit 15 lira, poğaça 20 olmuş. Çay bahçesinde iki çay, bir tost: 120 lira. Kafede kahvaltı yapmak, resmen lüks tüketime döndü. Arkadaşlarla dışarı çıkınca menüye bakıp hesap makinesi açmak adetten. Kimse “benden” demiyor artık, herkes bölüşüyor.
Bir de görünmeyen tarafı var işin. İnsanlar gergin. Pazarda pazarlık eden teyze, minibüste söylenen amca… Herkes bir şekilde ay sonunu getirmeye çalışıyor. Çocuklu aileler için okul masrafları karaborsa gibi. Yarım ekmek arası döneri bile çocuklara lüks ettik, bu ülkede bunu görmek iç acıtıyor.
İlk kredi kartımı 2012’de, 22 yaşındayken Taksim’de bir bankanın standında, “ilk yıl aidat yok” gazıyla aldım. Kart limiti 1500 TL’ydi. O zamanlar paramı yönetmekle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. “Asgarisini öde geç” diye bir efsane dolaşıyordu; efsane miymiş, borcun faiziyle nasıl büyüdüğünü ay sonunda şak diye gördüm. Bir sene içinde 1500’ü 2500 yapıp, üç yıl boyunca kart borcuyla cebelleştim. Hangi harcamanın gereksiz olduğunu, aklım başıma gelene kadar anlamadım.
Şimdi dönüp bakınca, bu milletin para konusundaki cehaleti gerçekten can yakıyor. Hiç unutmam, geçen sene Kadıköy’de bir kafede oturuyorum, yan masada iki kişi kira konuşuyor. Biri diğerine, “Abi kredi çekip evi peşin alacağım, taksit taksit öderim, zaten ileride değerlenir” diyor. Faiz oranlarını, toplam ödenecek miktarı hesaplamadan, sırf “herkes yapıyor” diye öyle bir borcun altına giriyorlar. Sonra da “ekonomi kötü” diye hayıflanıyorlar.
Zaten bu işin eğitimini okulda vermiyorlar. Lise müfredatında bir tane bile ders yok, “Gel bu borsa nedir, enflasyon nedir?” diye soran yok. Herkes kendi ailesinden ne görüyorsa onu tekrar ediyor. Mesela 2023’te Ankara’da bir devlet okulunda, gönüllü olarak çocuklara temel finans dersi anlattım. 17 yaşında bir öğrenci, “Hocam, faize haram diyorlar ama devlet neden vergi alıyor?” dedi. O kadar temel konular bile gri alanda. Yastık altında para biriktirmek hâlâ kutsal; kimse parayı çalıştırmayı bilmiyor.
Vergi dairesiyle işim ilk defa 2023’te oldu, Kadıköy’de şirkete KDV borcu çıktığında anlamıştım ki burada işler elini kolunu sallayarak yürümüyor. Türkiye’de vergi kafası “önce al, sonra bakarız” şeklinde, önce devlet cebini dolduruyor, itiraz eden uğraşıp dursun. Mesela Almanya’da gelir vergisini her yıl beyanla kendin hesaplıyorsun, hakkın olan iade anında hesabına yatıyor, Türkiye’de ise eline geçen paradan zaten otomatik kesiliyor, uğraşıp geri almak da deveye hendek atlatmak kadar zor. Bir de stopaj muhabbeti var, kiracından tut maaşına kadar vergiye haciz gibi çökülüyor. Tahsilat sıkı, ama hizmet aynı hızda dönmüyor. Kısaca, kafalar “devlet vergi toplar, fazlası fantezi”ye ayarlı. Şeffaflık yok; neyi, niye ödediğini çoğu kişi bilmiyor. Bence işin özü; burada kamunun parayla ilişkisi, vatandaşın değil, idarenin lehine çalışıyor.
Güven bir günde inşa olmuyor. Hele arkadaşlıkta... 2022’de İstanbul’da taşındığım apartmanda bunu acı şekilde öğrendim. Karşı komşu Elif’e ilk gün selam verdim, çat! Hiçbir şey olmadı. Altı ay boyunca merhaba, günaydın, kapı önünde laflamalar. Sonunda bir gün, elektrikler kesildi, Elif’in zilini çaldım. “Şarj aletin var mı?” dedim. Getirdi, şarj aletini verdi, üstelik mutfağından bir fincan Türk kahvesiyle. O gün Elif’in bana güvendiğini hissettim. Çünkü basit bir şarj aletiyle başladı; sonra anahtar bırakmaya, marketten bir şeyler getirmeye kadar ilerledi.
Küçük şeylerde dürüstlükten şaşmamak, ilk adım. “Bende para üstü kaldı” gibi basit bir şeyi cebe atınca bir daha o insan senden bir şey beklemiyor. Üniversitede (2017, Ankara) bir arkadaşım vardı, kantinden birlikte tost alırdık, 50 kuruşu unutsa bile, akşam mutlaka getirirdi. O güven duygusu böyle oturuyor. Paradan bahsetmek tuhaf geliyor bazen, ama işin özü küçük detaylarda.
Bir de kimsenin arkasından konuşmamak. Hele ortak arkadaş ortamında… Lisede 11. sınıf, sınıfça bir whatsapp grubumuz vardı. Bir kere bir arkadaş başka biriyle ilgili lafa girdi, ben girmedim, hatta o kişiye söyledim. “Bak, arkanızdan şu konuşuldu.” Güven orada inşa oldu, çünkü dedikoduya ortak olmadım. Arkadaşlıkta itimat lafla olmuyor, davranışla gösteriyorsun.
2022’de markete girdiğimde 100 lirayla iki poşet dolduruyordum, şimdi aynı parayla peynir, ekmek ve süt alıp çıkıyorum. Dışarıda bir çay 15 lira olmuş, geçen yıl 6 liraydı. Kira fiyatları uçtu, 2020’de 1.200 lira olan ev 2026’da 8 bin lira. İnsan artık etikete bakmadan alışveriş yapamıyor, hesap makinesiyle market gezer olduk.
2021’de dolar 7 lirayken bankada döviz tutmaya başlayan babam hâlâ “keşke zamanında daha çok alsaydım” diye söyleniyor. Haklı adam. Şu an 12 Mart 2026, dolar/TL 44’ü zorluyor. Kendi adıma konuşayım: Altına, hisseye, dövize, kriptoya bulaştım; her biri farklı dert, farklı oyun.
Bankada TL mevduat hâlâ en az zahmetli yol. Ama faizler enflasyonun yanında şaka gibi kalıyor. Geçen yıl Akbank’ta 32 günlük mevduata %40 verdiler, enflasyon TÜİK’e göre bile %57. Yani paranı “korudun” sanıyorsun, ama aslında her yıl biraz daha fakirleşiyorsun. Hele gram altına 2022’de 900 liradan giren biri, şu an 3.050 TL’yi gördü. Altın “ezmez” dedikleri boşa değil. Ama fiziki altın taşıma, bozdurma, kuyumcu komisyonu derken, yine de sinsice yiyorlar.
Hisse senedi borsasında geçen yıl BIST100 %65 yaptı. Yalnız orası tam anlamıyla “roller coaster”. 2023 eylül ayında Tüpraş’a girip 310 liradan 550’ye satmıştım, deli para. Ama sonraki hafta aynı parayı Petkim’e gömdüm, endeks düştü, o kazanç gitti. Borsa kısa vadede ruleti andırıyor, uzun vadede ise şirket seçmeyi, bilanço okumayı bilmeyen için mezarlık.
Geçen yaz pandeminin etkisi hâlâ devam ederken, İzmir'deki evde mutfağa daha çok girer olmuştum. Market alışverişini haftada bir güne düşürdükten sonra, buzlukta hazır pizza stoğu yapmayı bırakıp sebze ağırlıklı yemeklere sardım. Özellikle brokoli, karnabahar ve havuç gibi şeyleri haşlayıp zeytinyağı-limon sosla geçiştirdim. Akşamları cips yerine kavrulmamış badem veya yoğurdun içine bir tutam tarçın atıp yedim. Dışarıdan yemek söyleme işini ciddi azalttım; hem para hem mide rahatladı. Bir noktadan sonra gözüm açlıkla dolapta gofret aramayı bıraktı, abur cubur alışkanlığı kendiliğinden kırıldı. Bence işin sırrı evde sağlıklı şeyleri göz önünde tutmak ve "bugünlük kaçamak" bahanesini fazla abartmamakta.
Asgari tutarı ödeyerek işin içinden çıkılmaz. 2024’te aylık faiz %4,25 oldu, borç katlanıyor. Limitini bankanın belirlediği gibi şişirmemekte fayda var; maaşın yarısı kadar limit bana yetti, fazlası yersiz cesaret. Ekstreyi her ay sonuna kadar sıfırlamazsan, bankanın seni avucunun içine alması an meselesi.
İstanbul’da 2022’de on yıllık dostluğum bittiğinde, evde tek başıma oturup duvarlara bakarken zaman geçmek bilmiyordu. Haftasonları bomboş kalınca, dışarı çıkmak için bahane uydurmaya başladım. Psikologum, “yeni rutinler oluştur, tek başına kahveye git, bir kursa yazıl" dediğinde başta saçma gelmişti ama gerçekten işe yaradı. İnsan yeni insanlarla tanışınca, kendini yeniden topluyor; terapi, kitap, bolca yürüyüş, hepsi işe yarıyor.
En büyük hata bütçeyi gelire göre değil, harcama alışkanlıklarına göre yapmak. İnsanlar "bu ay 5 bin lira harcamışım, demek bütçem bu" diye düşünüyor ama aslında yapması gereken şey tam tersi: gelirini belirle, sonra o paraya sığdır.
Sabit giderleri ayrı tutmak zorunlu. Kira, elektrik, internet, sigorta gibi her ay aynı çıkan şeyler mutlaka not et. Bunları yüzde 50'den fazla olamayacak şekilde ayarla, yoksa rahat nefes alamazsın. Geçen sene Kasım'da bir arkadaşım maaşının yüzde 65'ini kira ve faturalara gidiyor diye söyledi, bu noktada zaten kaybetmiş demektir.
Kategorilere böl ama aşırı detay yapma. "Yemek" ve "ulaşım" yeter, "çarşamba günü tost", "perşembe günü dolmuş" diye saymaya başlarsan iki hafta sonra pes edersin. Ama en az 3 ay geçmiş harcamalarına bak, o zaman gerçek rakamlar ortaya çıkar. Mart 2026'da henüz kış bitmiş, elektrik faturalarındaki dalgalanmayı da gözlemle.
Acil durum fonu yapma. Maaşının en az 1-3 aylık tutarı ayrı bir hesapta beklemeli. Diş tedavisi, araba tamiri, işten çıkarılma gibi şeyler birdenbire gelir, bütçeni mahveder. Bu fonun ucuna bile dokunma, sadece gerçek kriz zamanında.
Ankara’da büyükelçiliklerin gece yarısı yangın alarmı verdiği 2023 Ekim akşamı, diplomasinin soğukkanlı refleksiyle devletin klasik “toplantı üstüne toplantı” geleneği bir kez daha devreye girdi. Masanın etrafında alıştığımız yüzler: Dışişleri yetkilileri, istihbaratçılar, bir iki bakan danışmanı. Kriz yönetimi tam anlamıyla “kim daha hızlı WhatsApp grubu kurarsa o kadar etkin” seviyesine indirgenmiş vaziyette. 2015 Rusya uçak krizi hâlâ hafızalarda; 48 saatte önce panik, sonra “kontrollü suskunluk”, en sonunda “aracılarla barışma” faslına geçildiğini hatırlayan çok. Son üç yıldır ise sosyal medya üzerinden anlık açıklama yetiştirmek, diplomatik notadan daha önemli hale geldi. Kriz masalarında hâlâ “açık kapı bırak” geleneği var ama işin gerçeği, çoğu zaman son dakika kulaktan kulağa yayılan bilgiyle karar alınıyor. Bir de pratikte her şeyin merkezinde Ankara var; taşradaki konsolosluklar genelde sadece pasaport işleriyle meşgul.
00
Düzenli kitap okuma meselesine gelince… Herkes “günde 20 sayfa oku, başka birine dönüşürsün” diyor da, orada biraz şüpheliyim. Okuduğun kitap “Karamazov Kardeşler” ise ruh halin başka, “Pembe Dizi” ise bambaşka oluyor. Yani neyi alışkanlık haline getirdiğin, en az alışkanlığın kendisi kadar önemli. Mesela 2026’nın başında, her akşam yatmadan önce saçma sapan Reddit başlıkları okudum. Sonra rüyamda apartmanımızı uzaylılar bastı, komşularımı kurtarmak zorunda kaldım. Uyandığımda daha yorgundum.
Bazı alışkanlıklar ise insanı zombiye çeviriyor. Akşam yemeklerini televizyon karşısında yemek, mesela. Kafanı boşaltıyor sanıyorsun ama aslında içini çöplüğe çeviriyorsun. Hele ki 12 Mart 2026’da, televizyonda haberleri açınca, yediğin hiçbir yemeğin tadı kalmıyor.
Kendine iyi davranmak dedikleri şey, aslında alışkanlıklarını bir elden geçirmekten geçiyor. Arada sırada bakmak lazım: Bu rutin bana ne katıyor? Yoksa içimden bir şeyleri mi götürüyor? Şekerli kahve mi, şekersiz kahve mi? Cevap bazen küçük değişimlerde saklı. O da insanın ruh haline, sandığından daha fazla etki ediyor.
00
Bir de karşılaştırmalı bakınca, mesela Almanya’da kuzenim yaşıyor. Geçen yıl Berlin’e gittiğimde adamlar toplu taşımada hala kitap okuyor, dergi karıştırıyor, gazete çözüyor. Telefonu var ama bizim gibi her an elinde değil. Orada bir kahveye oturup sohbet etmek normal, burada ise kahvede yan masadakiler TikTok videosu çekiyor, bir gözü sürekli ekranda.
Teknolojinin günlük hayattaki kolaylığına laf yok, ekmek almaya gitmeden eve getiren uygulama candır. Ama o kolaylıkla birlikte hayatın tadı kaçtı biraz. Arkadaş ortamında bile herkes başka bir dünyada. Dışarı çıkınca kafede masaya oturup muhabbet etmek yerine dördümüz de Insta'da story bakıyoruz. O eski mahalle muhabbeti, spontane buluşmalar falan bitti. Her buluşma, plan, hatta doğum günü bile WhatsApp gruplarından çıkıyor.
Bazen düşünüyorum, 90’larda çocuk olanların çoğu sokakta oynayarak büyüdü. Şimdikiler ise ekran başında. Aradaki farkı kendi yeğenimde net gördüm. Oyun parkında 5 dakika duramıyor, sıkılınca YouTube açıyor. Elinde tablet, ya Minecraft izliyor ya da saçma sapan “oyuncak açılımı” videoları. Biz top peşinde koştururduk, onlar level peşinde.
Bunu çözmek zor, çünkü teknoloji bağımlılığı öyle sigara gibi “bıraktım” demekle bitmiyor. Dijital detoks diyorlar ama iki gün sonra eski haline dönüyorsun. Bence en azından bazı alanlarda sınırlama şart. Akşam yemeğinde telefonsuz sofra gibi ufak kurallar. Yoksa kafamız ekrana gömülü git gide robotlaşacağız.
Kendi adıma, bazen 1 gün boyunca telefonu evde bırakıp dışarı çıkıyorum. O günler başka türlü geçiyor. Etrafı daha çok görüyorum, kitap okuyorum, kafa dinliyorum. Herkese tavsiye ederim, denemesi bedava. Ama işte dedim ya, kolay değil. Çünkü bağımlılık dedikleri tam olarak bu.
00
Kredi çekmeden önce acil fonunu oluştur. Asgari 3 aylık yaşam masrafını biriktir. Böylece beklemeyen bir durum olursa borç almak zorunda kalmazsın. Türkiye'de işler hızlı değişiyor; işini kaybetmen, hastalanman, arabanın bozulması an meselesi.
Taksit süresi uzun olursa toplam ödenen para artar. 24 aylık kredi ile 60 aylık kredi arasında dev fark vardır. Hızlı bitirmek daha maliyetsizdir. Eğer gücün yeterse kısa dönemli borcunu seç.
Birden fazla borçtan kaçın. Bir kredi kartı, bir ihtiyaç kredisi, bir çekiştirilmiş kredi — bu kombinasyon seni çeker. Her birinin faizi ayrı, aylık ödeme yükü birikir. Sonunda bir ay ödeyemeyince hepsi birden sana saldırıyor.
Borç almadan önce gerçekten buna ihtiyacın var mı diye sor. Tüketim kredisi — yani cep telefonu, kameraman, yeni elbise için borç — çoğu zaman pişmanlığa dönüyor. Altı ay sonra kullanmadığın şeyi hala ödüyor musun?
00
Şirket açınca vergiyle yatıp kalkıyorsun. Limited kuran bir arkadaşım (2023 sonunda), daha ilk yıldan stopaj, KDV, kurumlar vergisi derken aylık 15-20 bin TL’yi sadece vergilere gömdü. Hele bir de muhasebeci masrafı var; ayda en az 2-3 bin TL. Fatura kesmezsen vergi kaçırma muhabbetiyle uğraşırsın, Hazine peşini bırakmaz.
Vergi affı furyası da Türkiye klasiği. Her seçim öncesi ya da kriz döneminde “vergi barışı” geliyor, borcunu ödemeyene yapılandırma. Düzgün ödeyen mal gibi kalıyor, çünkü ödül yok, ceza yok. 2026’da hâlâ aynı terane, herkes kısa yoldan cezadan kaçmanın yollarını arıyor.
Tavsiye isteyenlere net: Bordrodan kaçış yok, şirket açacaksan işin maliyetli ve zahmetli. Her harcamada gizli saklı vergi ödüyorsun. Hesap-kitap yapmadan iş kuran, ay sonu vergi ödeme günü geldiğinde tost olur. “Vergi uzmanına danışırım” deyip kafanı rahat tutmak en temizi; yoksa Gelir İdaresi’yle papaz olursun, devletle papaz olmak da Türkiye’de hiç çekilmez.
00
Ekonomistler enflasyon deyince kuru istatistikten bahsediyor. Oysa mesele rakam değil, insanın psikolojisi. Gelecek planı yapmak diye bir şey kalmadı. Herkes anlık yaşıyor, çünkü üç ay sonrası için hiçbir mali öngörü yok.
Bence en büyük etki güven duygusunun sarsılması. İnsan işine, evine, cebindeki paraya güvenemeyince, her gün bir sonraki zammı beklemeye başlıyor. Bu alışkanlıkla yaşamak ise insanı yoruyor. İnsanın alışveriş yaparken kendini suçlu hissetmesi kadar garip bir duygu yok. Hele çocukların bir şey istediğinde “şimdi olmaz” demek, en ağır köşesi.
Birileri hâlâ “enflasyon düşecek” diye umut aşılıyor ama markette, pazarda, kafede fiyatlar düşmüyor. Düşer mi, bilmiyorum. Ama şunu net gördüm: Türkiye’de artık plan yapmak değil, günü kurtarmak hayatta kalma taktiği oldu.
00
Bir de sosyal medyada “kolay yoldan zengin olma” furyası var. Kriptoya girip iki haftada trilyoner olacağını sanan bir tayfa türemişti 2021’de. O zaman Binance hesabı açıp, Twitter’dan alınan tüyolarla küçük sermayesini batıran arkadaşım var. Sonra da “sistem bizi yiyor” diye veryansın ediyorlar. Halbuki ilk kural, anlamadığın işe para yatırmayacaksın.
Parayı yönetmek, “çok kazanmak”tan daha kritik. Asgari ücretli olup para biriktiren insanlar gördüm, 30 bin maaşla ay sonunu getiremeyen de. Enflasyon artık hayatın gerçeği, 2026’da markette aynı ürünün üç ayda %40 zamlandığını görmek sıradanlaştı. Yani bugün 10 bin lira biriktirdin, onu bankada öylece tutarsan Mart ayında alacağın şeyle Haziran’da alacağın şey arasında dağlar kadar fark var. Yatırım yapmayı, riskleri dağıtmayı, birikimi enflasyona ezdirmemeyi öğrenmek şart.
Bir laf vardır: “Paranı yönetemezsen, seni paranın kölesi yaparlar.” Kimse sana finansal okuryazarlığı altın tepsiyle sunmayacak; ya kendin öğreneceksin ya da başkasının cebini dolduracaksın. O yüzden gerekiyorsa YouTube’dan, kitaplardan, ücretsiz seminerlerden, mümkünse deneyerek ama küçük miktarlarla başla. Yoksa hayat boyu “ay sonunu” beklerken ömrün geçer.
00
En önemlisi, insanın sözünü tutması. “Saat 8’de oradayım” dediysen, saat 8’de orada olacaksın. Ya da erken git, bekle ama söz verip tutmazsan, bir kere, iki kere, üçüncüde aramazlar bile. Benim için kırmızı çizgi bu.
Biraz da zamanla ilgili. Kaç yıl tanıdığın, kaç kriz atlattığın… 2021’de pandemide yurtdışında (Hamburg), en yakın üç arkadaşımla aynı evdeydik. Kim hasta oldu, kim parasız kaldı, kim stres attıysa, diğerleri hep yanında. O sınavlardan geçmeden gerçek güven oturmuyor zaten.
Ufak tavsiye:
- Sır tutmayı öğren. Sana anlatılanı üçüncü kişiye söyleme.
- Kendi hatanı kabul et. Özür dilemekten çekinme.
- Bir şeyi yapamayacaksan açık açık “Yapamam” de, sallama.
Kimse mükemmel değil, ama güvenilir insan olmak için mükemmel olmaya gerek yok. Kendi hayatımda gördüm; bazen basit bir dürüstlük, on mesajdan daha sağlam dostluk kuruyor.
00
Dövize gelince... Doların “yastık altı” garantisi var. 2023’te Ankara Siteler’de bir mobilyacı “ben parayı dolarda tutsam daha kârlıyım, ticaretin anlamı kalmadı” diyordu. Şimdi herkes günlük kur bakıyor, adeta ülkenin nabzı. Unutmayın, devlet yüksek dövizden rahatsız oluyor, el atarsa (KKM gibi) işler değişiyor.
Kripto bambaşka boyut. 2021’de Binance TR’den BTC alıp unutan arkadaşım, geçen ay bakıp şok oldu. Fiyatı uçmuş, ama vergilendirme, regülasyon korkusu var. Bir günde %20 düşüş de görülüyor. Yani adrenalini bol, ama mideyi kaldırabilene.
Gayrimenkul son 3 yılda devrim yaşadı. 2021’de İstanbul’da 1+1 daire 750 bin TL, bugün 4,5 milyon. Ama düne kadar tüm yatırımcılar oraya akın ettiği için kira çarpanları uçtu, alıcı bulmak zorlaştı, tapu masrafları, aidatlar, fırsatçılık cabası.
Hastasıyım; yatırım deyince herkesin aklı, “tek atımlık barut” arıyor. Halbuki portföy denen şey, hepsinden ufak ufak tutmak. Mesela 3 parça döviz, 2 hisse, 1 altın, gayrimenkul varsa da bonus. “Hepsi batar mı” korkusu azalıyor. Yatırımda en önemli şey, uyuyabilmek. Geceleri kur düşünmek istemiyorsan, hepsinden azar azar almak en temizi.
Püf noktası: Ne aldığını, neden aldığını bil. Başkasının gazına gelme. Hele dayının “banka faizi en iyisi” dediği masaya oturma. 2026’da enflasyonla savaşmak istiyorsan, tek silahın çeşitlendirme ve sabır. Başka yolu yok.
00
Hedef belirle ama saçma olmasın. "Ayda 200 lira tasarruf etmek" değil, "Haziran'a kadar 5 bin lira biriktirmek" gibi somut şey yaz. Neden Haziran'a kadar? Çünkü o zaman tatil planı yapacaksın ya da kış için hazırlık yapacaksın. Hedef olmayınca tasarruf da olmaz.
Bütçeyi aylık değil, üç aylık dönem bazında kontrol et. Şubat'ta kötü gittiyse, Mart'ta telafi et. Bir ayın hatası senin tüm planını mahvetmesine izin verme. Ama aynı hatayı üç ay boyunca yapıyorsan o zaman bütçeni yeniden düzenle.
Eksik kalan şeyler için "esnek bütçe" kısmı aç. Arkadaş doğum günü, aile yemeği, beklenmedik hediye gibi sosyal giderler var. Bunlara sıfır ayırırsan ya borç yaparsın ya da insanlardan uzaklaşırsın. Ayda 300-500 lira bu kategori için ayır, rahat et.