Geçen sene mart ayında Migros’ta 38 liraya aldığım zeytinyağını geçen hafta 119 liraya görünce, bir an aklımdan “acaba ben mi yanlış hatırlıyorum?” diye geçirdim. Fişleri karıştırınca rakam net: Üç katına çıkmış. Böyle şeylerde insanın hafızasıyla dalga geçiyor bu ülkede fiyatlar. Piyasa etiketiyle oynuyor resmen.
Aslında mevzu sadece marketteki etiket değil. Kira işi apayrı bir bela oldu. Kızıltoprak’ta 2022’de 4 bin liraya oturduğum eve yeni kiracı 16 bin liraya çıkıyor. Ev sahibiyle karşılaşmamak için sokağın köşesinden dönmeye başladım. Kuryelerin, garsonların halini sormaya bile gerek yok. Minimum ücretle geçinen insanlar için “asgari yaşam” artık bir şaka gibi. Hatta zamlı maaşlar banka hesabına yattığı gün eriyor. O kadar hızlı.
Sokak yemeği kültürü vardı eskiden, simit, poğaça, ayran. Şimdi Kadıköy’de simit 15 lira, poğaça 20 olmuş. Çay bahçesinde iki çay, bir tost: 120 lira. Kafede kahvaltı yapmak, resmen lüks tüketime döndü. Arkadaşlarla dışarı çıkınca menüye bakıp hesap makinesi açmak adetten. Kimse “benden” demiyor artık, herkes bölüşüyor.
Bir de görünmeyen tarafı var işin. İnsanlar gergin. Pazarda pazarlık eden teyze, minibüste söylenen amca… Herkes bir şekilde ay sonunu getirmeye çalışıyor. Çocuklu aileler için okul masrafları karaborsa gibi. Yarım ekmek arası döneri bile çocuklara lüks ettik, bu ülkede bunu görmek iç acıtıyor.
Ekonomistler enflasyon deyince kuru istatistikten bahsediyor. Oysa mesele rakam değil, insanın psikolojisi. Gelecek planı yapmak diye bir şey kalmadı. Herkes anlık yaşıyor, çünkü üç ay sonrası için hiçbir mali öngörü yok.
Bence en büyük etki güven duygusunun sarsılması. İnsan işine, evine, cebindeki paraya güvenemeyince, her gün bir sonraki zammı beklemeye başlıyor. Bu alışkanlıkla yaşamak ise insanı yoruyor. İnsanın alışveriş yaparken kendini suçlu hissetmesi kadar garip bir duygu yok. Hele çocukların bir şey istediğinde “şimdi olmaz” demek, en ağır köşesi.
Birileri hâlâ “enflasyon düşecek” diye umut aşılıyor ama markette, pazarda, kafede fiyatlar düşmüyor. Düşer mi, bilmiyorum. Ama şunu net gördüm: Türkiye’de artık plan yapmak değil, günü kurtarmak hayatta kalma taktiği oldu.
Aslında mevzu sadece marketteki etiket değil. Kira işi apayrı bir bela oldu. Kızıltoprak’ta 2022’de 4 bin liraya oturduğum eve yeni kiracı 16 bin liraya çıkıyor. Ev sahibiyle karşılaşmamak için sokağın köşesinden dönmeye başladım. Kuryelerin, garsonların halini sormaya bile gerek yok. Minimum ücretle geçinen insanlar için “asgari yaşam” artık bir şaka gibi. Hatta zamlı maaşlar banka hesabına yattığı gün eriyor. O kadar hızlı.
Sokak yemeği kültürü vardı eskiden, simit, poğaça, ayran. Şimdi Kadıköy’de simit 15 lira, poğaça 20 olmuş. Çay bahçesinde iki çay, bir tost: 120 lira. Kafede kahvaltı yapmak, resmen lüks tüketime döndü. Arkadaşlarla dışarı çıkınca menüye bakıp hesap makinesi açmak adetten. Kimse “benden” demiyor artık, herkes bölüşüyor.
Bir de görünmeyen tarafı var işin. İnsanlar gergin. Pazarda pazarlık eden teyze, minibüste söylenen amca… Herkes bir şekilde ay sonunu getirmeye çalışıyor. Çocuklu aileler için okul masrafları karaborsa gibi. Yarım ekmek arası döneri bile çocuklara lüks ettik, bu ülkede bunu görmek iç acıtıyor.
Ekonomistler enflasyon deyince kuru istatistikten bahsediyor. Oysa mesele rakam değil, insanın psikolojisi. Gelecek planı yapmak diye bir şey kalmadı. Herkes anlık yaşıyor, çünkü üç ay sonrası için hiçbir mali öngörü yok.
Bence en büyük etki güven duygusunun sarsılması. İnsan işine, evine, cebindeki paraya güvenemeyince, her gün bir sonraki zammı beklemeye başlıyor. Bu alışkanlıkla yaşamak ise insanı yoruyor. İnsanın alışveriş yaparken kendini suçlu hissetmesi kadar garip bir duygu yok. Hele çocukların bir şey istediğinde “şimdi olmaz” demek, en ağır köşesi.
Birileri hâlâ “enflasyon düşecek” diye umut aşılıyor ama markette, pazarda, kafede fiyatlar düşmüyor. Düşer mi, bilmiyorum. Ama şunu net gördüm: Türkiye’de artık plan yapmak değil, günü kurtarmak hayatta kalma taktiği oldu.
00