2018’de ilk maaşımı aldığım günü net hatırlıyorum; bankamatikten çekip üç gün içinde uçurmuştum. Sonra ayın yirmisinde telefona “bakiyeniz yetersiz” mesajı geldi. O ana kadar para yönetimiyle ilgili tek bildiğim şey, “harca bitsin” mantığıydı. O günden sonra, finansal okuryazarlık eksikliğinin insanı nasıl tuzağa düşürdüğünü kafama kazıdım.
Şimdi herkes “yatırım yap, kenara bir şeyler at” diyor ama kimse temelini anlatmıyor. Mesela, gelir-gider tablosu tutmak diye bir şey var. Excel’de iki dakika uğraşsan, neye ne harcadığını görüyorsun. Şok oluyorsun çünkü ayda 500 lira “ufak tefek” sandığın saçmalıklara gitmiş oluyor. Bunu İstanbul’da, aylık 17 bin lira maaşla yaşarken fark ettim. Bir ay not tuttum, kahve, gereksiz kargo, Uber derken maaşın üçte biri gitmiş.
Dolar kuru 33,5 olmuş şu an. En ufak hata bile büyük kayıp. Kimse sana öğretmiyor; kredi kartı patlatınca bankanın seni nasıl kıstıracağını, gecikme faizi ne demek, asgari ödeme kandırmacası nedir… Hepsi sonradan öğrenilen şeyler. Kendi çevremde gördüğüm en büyük örnek; 2023’te yakın bir arkadaşım, 6 adet kredi kartını “sonra öderim” diye diye borç batağına sapladı. Artık eve dönerken marketten poşet alamayacak hale geldi. Oysa temel şeyleri bilseydi, limitini bilip, ona göre yaşardı.
Kimse Warren Buffett olmak zorunda değil. Ama şu üç şeyi bilmeyenin ayağı finansal anlamda yere basmaz: - Borç kavramı (özellikle kredi kartı borcu) - Faiz oranları ve basit faiz hesabı - Tasarrufun ve acil durum fonunun gerekliliği
Bir de yatırım. Kimse çılgın kripto para zengini olmayacak, zaten çoğu batıyor. Ama mevduat hesabı nedir, vadeli/vadesiz farkı, enflasyon karşısında paranın erimesi… Bunları bilmeyen, 2026 Türkiye’sinde yaşamanın maliyetini kaldıramaz. Asgari ücret 20 bin liraya dayanmış, temel gıda fiyatları yıl başından beri ikiye katlamış. Elindeki parayı korumayı, artırmayı bilmezsen, ay sonunda evine ekmek götürmek bile dert.
Herkesin “bana bir şey olmaz” dediği anda, ekonomik krizin tokadını yersin. Bir gece ansızın işten çıkarılırsın; işte o zaman 3 aylık kenarda paran yoksa, zor zaman başlar. Benim başıma geldi. 2021’de pandemi patlarken birikimsiz yakalandım, 2 ay boyunca simit-çayla idare ettim. O gün bugündür, maaşımın %10’unu direkt kenara atıyorum, gözüm görmüyor. Küçük bir alışkanlık, ama hayat kurtarıyor.
Kısacası, finansal okuryazarlık demek, hayatını başkasının değil kendi aklınla yönetmek demek. Ne kadar erken öğrenirsen, o kadar az dersini can yakarak alırsın.
Çoğu insan para biriktirmeyi başlıyor ama yarısından fazlası ilk altı ayda bırakıyor çünkü yanlış beklenti ile başlıyor. Hedefsiz biriktirme en büyük hata; "biriktirelim" deyip hesaba para yatırmak hiçbir işe yaramıyor. Belirli bir miktar için, belirli bir tarihe kadar tasarlanmış plan lazım. İkinci hata ise acil durum fonunu ayırmadan diğer hedeflere para koyma. Maaş gelir gelmez tamamını yatırırsın, bir ay sonra araba tamiri lazım olur ve tüm birikinti gider. En az üç aylık giderinizi ayrı tutmadan başka hiçbir şeye dokunmayın. Üçüncü sorun enflasyonu görmezden gelmek; 2026'de ayda 500 lira biriktirmek 2024'teki kadar değer taşımıyor. Faiz ve getirisi olan hesaplara para koymak mecburi. Dördüncü hatayı ise kendi disiplinini kontrol edememek yapıyor insanlar. Biriktirirken aynı anda kredi çekmek, taksit almak çelişkidir.
2023’te Almanya’da bir belediyede çalışırken, kasada açık çıktı diye çay-kahve paralarını bile topladıklarına şahit oldum. Türkiye’de ise klasik üçlü devreye giriyor: zam, vergi, tasarruf(!). Vergi artışı için yeni bir şey icat etmeye gerek yok; elektrik, su, sigara, alkol… Hatta geçen sene Adana’da belediye, köprü geçişine pul parası kestirmişti, hâlâ gülüyorum. Harcamalarda (!) kısmı bence trajikomik. “Tasarruf” dediklerinde genelde dar gelirlinin devlet dairesinde çayına şeker bulamaması ya da kamu hizmetlerinde “geçici aksama” demek istiyorlar. Bir de tabii meşhur borçlanma; dışarıdan para bulup “kapatıyormuş” gibi yapıyorlar, ama faturası yine vatandaşa yazılıyor. Yani işin özü, kasadaki deliği milletin cebinden yamıyorlar, yeni bir numara yok.
Bir insanın evine her istediğinde gelemeyeceğini, her aklına estiğinde arayamayacağını 30 yaşımda anladım. Üniversitede (Ege, 2013-2017) her şey daha rahattı, sabaha karşı bile çaya gittiğimiz olurdu. Ama şimdi İzmir’de bir işim, sorumluluklarım, kendi özel alanım var. Geçen yıl bir yakın arkadaşım habersizce gelip saatlerce kalınca hem enerjim tükendi, hem de işlerim aksadı. O gün “şu saatten sonra müsait değilim” demeyi öğrendim. Hiç de dünyanın sonu olmuyor, hatta ilişkiler daha sağlıklı ilerliyor. Herkese açık sınır, sınır değildir; insan kendi alanını tanımlayınca hem saygı görüyor, hem de gerçekten dostun kim olduğunu anlıyorsun.
E-Devlet parolası cebindeyse çoğu şey gibi bu da çocuk oyuncağı. 2024’te SGK hizmet dökümüne bakmak için E-Devlet’e giriyorsun, arama kısmına “hizmet dökümü” yazıyorsun, ilk çıkan “SGK Tescil ve Hizmet Dökümü”ne tıklıyorsun. Prim gününü, hangi işyerinde ne kadar çalıştığını, en son ne zaman prim yatırıldığını net görüyorsun. Telefonun varsa 2 dakikada iş tamam. Özellikle 4A (yani eski SSK) çalışanları için en pratik yol bu.
Fakat hala E-Devlet şifresi olmayan bir nesil var. Özellikle 1960 ve öncesi doğanlar, mahalle bakkalında mı satılıyor sanıyor şifreyi. PTT’ye gitmek gerekiyor, çipli kimlik yanına şart, 2024’te fiyatı 10 TL. Şifreyi almak 5 dakika, kuyruk varsa 15. Sonrası yine E-Devlet.
Arada E-Devlet’in çöktüğü, “teknik bir hata oluştu” dediği günler oluyor; özellikle 2023’te emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) furyasında siteye giren adam sayısı artınca sabah 10’dan akşam 5’e kadar sistem bayılmıştı. O zaman iş eski usule kalıyor: Ya SGK müdürlüğüne gidiyorsun, ya da Alo 170’i arıyorsun. Alo 170’te sabrın test ediliyor, çünkü sırayı beklemek 15-30 dakika sürebiliyor. En iyisi sabah 09:05’ten önce aramak, o zaman telesekreterle fazla boğuşmuyorsun.
Küçükken her şey çok daha yalındı. 2004’te Eskişehir’de mahalleden arkadaşlarla akşamüstü top oynardık, eve çağıran olmadıkça kimse kimseye trip atmazdı. Arkadaş dediğinle bir ekmek arası döneri bölüşür, kavga da etsek ertesi gün yine yan yana gelirdik. Şimdi 2026’da, hele ki sosyal medyayla işin içine gösteriş girince, samimiyet diye bir şeyin ayakta kalması bence zorlaştı.
Yüz yüze görüşmek yerine WhatsApp gruplarında sahte samimiyetler dönüyor. Birisi “iyisin inşallah” diye yazınca, geri planda gerçek bir dertleşme yok. Herkesin derdi başından aşkın, havadan sudan muhabbet. Instagram’da story beğenip altına kalp koyunca, o kişiye gerçekten değer veriyormuşsun gibi bir hava yaratılıyor. Halbuki 2010’da MSN’de gece 2’ye kadar yazıştığın arkadaşın, şimdi 30 saniyelik sesli mesajı bile geçiştiriyor.
Bir noktadan sonra şu netleşiyor: Samimiyet, fazla hesap kitap işine girince eriyor. Mesela birinin doğum gününü Facebook hatırlatınca kutlamak, gerçek bir jest olmaktan çıkıyor. Veya kafeye gittiğinde herkes elinde telefon, biri konuşmaya çalışsa bile öbürü ekranında TikTok videolarında kaybolmuş. Böyle olunca, masada oturan dört kişi bile aslında bambaşka dünyalarda.
İşin içinde mentol yoksa, ağızda o ferahlık ve temiz hissi de kayboluyor. 2024’te Berlin’de bir diş hekimi bana, mentolsüz sakızların tükürük akışını artırsa da nefes kokusuna ve ağızda oluşan bakteri yüküne karşı mentollüler kadar etkili olmadığını söylemişti. Deneyip de gördüm: Şekerli, aromasız sakızlarda 15 dakika sonra ağzımda o bayat tat hakim oluyor. Özellikle kahve veya sigara sonrası, mentolsüz sakız neredeyse hiçbir işe yaramıyor.
Bir de marketteki bazı ucuz markalarda — özellikle Migros’un isimsiz beyaz paketinde — sakız çiğnedikten sonra dişlerimde garip bir tabaka oluştuğunu fark ettim. Bu da, bazı sakızların içeriğindeki kimyasalların diş minesine iyi gelmediği anlamına geliyor. Kısacası, sırf çene kası çalışsın diye değil, gerçekten temiz bir ağız için mentollü sakız şart.
Geçen ay Kadıköy’de tek başıma bir konsere gittim, 15 dakikada iki insanla arkadaş oldum. Ortak ilgi zaten bahaneyi yaratıyor. Bir de kahve etkinlikleri var, mesela Meetup’tan bulup Moda’da bir kafede oturduk geçen hafta, masadan üç kişiyle çıkıp geceye devam ettik. Cesaret işi değil, bahaneyi bul, gerisi kolay.
Almanya’daki 1,5 milyon çifte vatandaş, Türkiye seçimlerinde sandığın rengini değiştiriyor. 2023’te Erdoğan’a yurt dışından çıkan oyların %60’ı geldi, ciddi fark yarattı. Hollanda ve Fransa’da da seçim dönemlerinde partilerin gurbetçi oylarına özel kampanya yapması boşuna değil. Diaspora artık sadece döviz gönderen kitle değil, seçim sonucunu etkileyen siyasi aktör.
Yıllarca “Asmalımescit’in altındaki tünellerin ucu Ayasofya’ya çıkar” diye anlatıp durdular. 2018’de, bir akşam meyhanede otururken, yan masadaki adam hararetle “Tünelleri gizli tutuyorlar, oradan Fatih’in hazinesine ulaşılıyor” diye anlatınca anladım; şehir efsaneleri Türk insanının en sevdiği masal türü. Bir yanda mantık dışı bir inanç, öbür yanda “Belki de gerçek” diye içten içe bir merak.
Hiç kimse “Ben uydurdum” demez, hep bir “Dayımın arkadaşı” eklemesiyle gelir hikaye. Geçen yaz, Antalya’da yaşayan kuzenim aradı, “Abi, Konyaaltı’nda denize giren birinin altına ahtapot yapışmış, bayağı adamı aşağı çekmiş” diyor. Bir haftada o hikaye, Konya’dan İzmir’e kadar uzadı. Ne polis raporu var, ne de haber geçen bir gazete. Ama herkes olmuş gibi anlatıyor.
Çocukken mahallede “Sakız çiğneyen çocuğun midesinde sakız 7 yıl kalır” diye korkutmuşlardı. Gittim, bakkaldan aldığım Yedigün sakızını tükürüp attım. Yıllar sonra öğrendim ki sindirim sistemi öyle bir şey değil. Sindirilmeden çıkıp gidiyor. Yani boş yere “Bağırsakta patladı, hastanelik oldu” korkusu!
Bu tür lafların çoğu, ya korkutmak ya da toplu bir heyecan yaratmak için atılıyor. Mesela İstanbul’da 90’larda yayılan “Ayna karşısında gece 12’de ‘Cincin’ dersen karşında belirir” olayı. Hep birinin bir tanıdığı, bir arkadaş grubu denemiş, hep bir şey olmuş. Deneyen yok, ama anlatan çok. Çünkü gerçek hayatta kimse böyle saçma bir şeye kalkışmaz, kalksa da anlatmaz.
Normal beslenmeyle günlük protein ihtiyacını karşılayabilirsen protein tozu senin için lüks. Ama spor yapıyorsan, özellikle kas geliştirmek istiyorsan ve hızlı bir şekilde yeterli protein almak zorundaysan işe yarar — pratik ve ucuz bir çözüm. Sorun şu: marketin çoğu tozu "sihirli" gösteriyor, oysa hiçbir sihir yok, sadece protein var. Düzenli uyku, doğru antrenman ve tutarlı beslenme olmadan hiçbir tozun faydası yok.
Salona masa koyup, üzerine marketten alınma yulaf, avokado ve bir kavanoz fıstık ezmesi dizince sağlıklı beslenme halleri başlamıyor. Pandemi zamanı evde otura otura kilo alan biriyim, 2020’den beri bu işin kitabını yazdım. Buzdolabına kocaman bir “Çikolata yok, canın sıkıldı diye yemek yok” post-it’i asmakla da olmuyor, denedim.
İlk iş, mutfağı düzenlemek. Göz önünde ne varsa gece yarısı saldırısı kesin. O yüzden çekmecede çikolata, cips bulundurmak yasak. Yerine ne koydum? Bol yeşillik, domates, haşlanmış yumurta... Sabah kalkınca gözüm otomatikmen onlara kayıyor. Market alışverişinde de kural belli: Açken gitmeyeceksin. Açken alınan “sağlıklı atıştırmalık” diye satılan ballı barlar, eve gelince çöpün en altında kalıyor. Zaten 2025’te Migros’ta reyonda “fit bar” diye satılan şeyin yüzde yetmişi şeker, kimse anlatmasın bana.
Bir de yemek hazırlama işi var. Yemek yapmak zor gelince dışarıdan söyleme riski artıyor. O yüzden pazar akşamı 2 saatimi mutfakta geçirdim mi, haftanın geri kalanı rahat. Bir tencere mercimek çorbası, koca tava sebzeli fırın tavuk, yanında bol bol yeşillik… Pratik işler. Abartmaya da gerek yok. “Her gün farklı smoothie tarifi deneyeceğim” diye heveslenip ikinci gün bırakanlardanım.
Ankara’da 2023’te üniversiteye başladığımda, kafede garsonluk yaparak harçlığımı çıkarıyordum. Ayda 8-10 bin lira kazanıyordum, kira ve faturaları rahatça ödüyordum. İşin bana kattığı en büyük şey zaman yönetimi oldu; sabah ders, akşam iş koşturmacasında hayatı hızlı öğrendim. Kendi paranı kazanmak özgüven veriyor, aileye minnet psikolojisini yok ediyor. Çalışınca, paranın nasıl geldiğini gördüğün için gereksiz harcamalardan da vazgeçiyorsun. Ayrıca, işyerinde müşteriyle, patronla, ekip arkadaşıyla muhatap olmak iletişim becerini ciddi anlamda geliştiriyor. Mezun olunca CV’nde tek satır boşluk olmuyor; iş görüşmelerinde de “ben tembel değilim, çalışmayı biliyorum” demek kolaylaşıyor.
Üniversitede saati çalabilmek ile işi planlamayı bilmek arasında dağlar kadar fark var. Birincisinde haftasonu 15 saatte bitirmeye çalıştığın dersi ikincisinde haftaya yayıp günde 2 saatlik oturumlarla halledersin. Fark sadece not değil, beyinin ne kadar tüketildiğinde ortaya çıkıyor. Erteleme alışkanlığı başında basit görünür ama Aralık'ta sınav haftasında çöküşün başı olur.
Her sabah saat 07:00’de Kadıköy sahilinde koşanlarla akşam Netflix başında pinekleyenler arasındaki ruh hali farkı bariz. Egzersiz sonrası gelen o hafif sersemlik, gün boyu kafa berraklığı ve stresle baş etme kapasitesini ciddi artırıyor. Depresyona meyilli olduğum dönemde haftada 3 gün 5 kilometre koşmak ilaç gibi gelmişti. Spor salonuna düzenli giden arkadaşların da kaygı düzeylerinin belirgin şekilde düştüğünü gözlemledim; hareket eden insanla etmeyen arasında duvar var.
Üniversite üçüncü sınıfta, bölümde herkesin kafası karışık. Kimisi akademisyen olacağım diye yanıp tutuşuyor, kimisi “mezun olayım da gerisi gelir” kafasında. Bir gün, İTÜ’de Kariyer Zirvesi diye bir etkinliğe gittim. Orada bir adam çıktı sahneye, eski bir mezun, 10 yıldır kurumsal bir şirkette çalışıyor. “Hedefin yoksa, başkasının hedefleri için çalışırsın” dedi. O an dank etti. Kendi yolunu çizmezsen, piyasadaki dalgalar seni oradan oraya sürüklüyor.
Çevremde gördüğüm en net örneklerden biri, hazırlık sınıfında tanıştığım Burak. Adam 2019’da “yurt dışında mühendislik yapacağım” dedi, Almanca kurslarına başladı, LinkedIn profili elinden düşmedi. Dört yıl boyunca, Erasmus’a gitti, Alman şirketlerinde staj kovaladı, mezun olur olmaz Münih’te bir firmada işe girdi. Amaç net, adımlar net, sonuç net. Bir de benim gibi “ya bankacı mı olsam, yoksa yazılım mı öğrensem, girişimci mi olmalı?” diye üç yıl boyunca savrulanların hali var.
Her şeyin başı kendine net bir soru sormak: Ben 5 yıl sonra ne yapmak istiyorum? Para mı, prestij mi, özgürlük mü, dünyayı gezmek mi? Şu klasik “herkes bir yerlere kapağı atsın da” kafası seni bir yere götürmüyor. O yüzden somut amaç şart. Mesela:
2021’in yazında Berlin’de işsiz kalınca anladım ki gerçek dayanıklılık, kriz anında paniklememekte yatıyor. Her sabah aynı saatte kalkıp, iş başvurusu için rutin oluşturmak aklımı topladı. O zaman fark ettim: Düzenli uyku, temiz beslenme ve tempolu yürüyüş bile insanı hayata tutunduruyor. Kendine minik zaferler yaratınca psikolojik kaslar da kuvvetleniyor.
İlçenin belediye meclisinde kadın görmek hâlâ istisna gibi hissettiriyor. 2024 yerel seçimlerinde İstanbul’da 39 ilçe belediye başkanının sadece 5’i kadın oldu. Bir kere mahalle muhtarlığında genç bir kadına oy verdim; kazanamadı ama köyde kaç kişinin “koca olmadan o işi yapamaz” dediğini duysam yeri. “Kadının yeri evidir” klişesi hâlâ tokat gibi suratımıza iniyor.
Saha çalışmasında kadın adayların işi daha zor. İşporta tezgâhı açarken laf atan, “Kocan izin veriyor mu?” diye soran, gece toplantıya gelince dedikodu yapan bir güruh var. Erkek adaylar ise “babacan”, “güvenilir” diye pohpohlanıyor. Kadının yola çıkıp kapı kapı seçim kampanyası yapması hâlâ yadırganıyor. Benim yaşadığım semtte (Kadıköy) bile kadın delegeler toplantıda söz alınca arka sıralardan “hadi uzatma” sesleri geliyor, 2025’teyiz hâlâ değişen pek bir şey yok.
Bir de parti içi dinamikler var. Siyasi partilerin kadın kotası var ama çoğu zaman göstermelik. Listede arka sıralara yazılan kadınlar, gerçek karar alma süreçlerinin uzağında tutuluyor. Mesela CHP’de yüzde 33 cinsiyet kotası var, ama ilk sıraları erkekler dolduruyor, kadın kontenjanı arka bahçe gibi. Bir arkadaşım AK Parti’de kadın kollarında aktifti; “Kadınlar arka planda çalışıyor, ama asıl kararlar yine erkek masasında alınıyor” derdi.
Az su içen biri olarak yıllarca kendime eziyet etmişim. Geçen yaz İstanbul’un en sıcak haftasında (Temmuz 2025) başıma gelen migren krizinden sonra doktor “günde üç litre iç, bak nasıl değişiyor hayatın” dedi. Sadece baş ağrısı da değil, yorgunluk, halsizlik, konsantrasyon eksikliği… Hepsi suyla bağlantılıymış. İnanmadım önce, ama disiplinle takip ettim; her sabah 1 litre, gün içinde de 2 litreyi tamamladım. Dört gün sonra sabahları yorgun uyanmamaya başladım. Ciltteki kuruluk bile azaldı, çatlaklar hafifledi.
Hastanelerin acil servislerinde “başım dönüyor, midem bulanıyor” diye gelenlerin çoğu aslında susuzluktan şikayetçi. Kadıköy Şifa’da hemşire tanıdık, yaz sıcağında gelenlerin yarısına serum takmanın sebebi safi sıvı eksikliği dedi. Özellikle yaşlılar, çocuklar bu konuda riskli. Ama gençler de temiz değil. Çay, kahve içmek suyun yerine geçmiyor, hatta vücudu daha da kurutuyor. Bunu 2023’te Ankara Numune’de bir diyetisyen resmen kafama vura vura anlattı.
Bir de suyu abartmak var; her şeyi fazla içmek zarar. Böbreklere gereksiz yük biner, sodyum dengesi şaşar. “Çok içiyorum, iyi oluyorum” kafası doğru değil. Vücudun ihtiyacı kadar; genelde günde 2-2,5 litre. Efor sarf eden, terleyen için biraz fazlası. Bir de “ben su sevmiyorum” diyenler var ya… Abartmayın, limon sık, nane at, meyveyle tatlandır, yine iç. Yoksa böbrek taşı, kabızlık, cilt problemleri kapıda bekliyor.
2023 seçimlerinden beri partilerin gençlik vaatleri havada uçuşuyor ama gençliğin gerçek dertleriyle pek buluşmuyor. AK Parti hala “TEKNOFEST gençliği” diyerek teknoloji ve girişimcilik üzerinden yürümeye çalışıyor ama 22 yaşında KYK borcuyla boğuşan, işsiz olan genç için bu söylemin hiçbir karşılığı yok. CHP, “Genç Kart” gibi Avrupa’daki örneklerden esinlenen, kültür sanat erişimi sağlayan projelerle ortaya çıktı ama ekonomik kriz ortamında gençlerin derdi konsere bedava gitmek değil, eve ekmek götürmek. İYİ Parti ise YKS kaldırılacak diyor, eğitim reformu vaat ediyor ama sistem değişmeden, istihdam yaratmadan kaç genç nefes alabilir ki? Mesele, gençlere sahici alan açmakta; karar mekanizmasına dahil etmekten, partilerde genç aday göstermeye kadar somut adım yok. Ankara’da 2022’de bir gençlik paneline katıldım, salondaki gençlerin yarısı “Laf değil, iş istiyoruz” diye tepki verdi. Laf çok, icraat hala eksik.
Gece 3’te tavana bakıp “Yine olmadı” diye iç geçirenlerdenim. Uykuya hasret büyümüş bir nesil var, ekrana gömülmekten gözleri çürümüş. Özellikle pandemi sonrası bende uyku diye bir şey kalmamıştı. Sabah 07:00’de gözlerim kan çanağı, kafam kazan gibi kalkıp işe gitmek zorunda kalınca çareyi araştırmaya başladım.
Öncelik: Yatak odasına telefonla girmemek. Zor ama bir hafta denedim, ciddi fark etti. 23:30’dan önce ekranı kapadığımda sabaha kadar deliksiz uyuyorum, yoksa sabah 05:00’te hâlâ saçma videolara bakıp “Bir tane daha izleyeyim” modundayım. Yatak odasında sadece kitap var, Kindle bile değil, gerçek kitap. Neymiş, ekran ışığı beyne gündüz algısı veriyormuş; işin başı burası.
İstanbul'da yaşıyorum, yoğun bir caddede evim. Geceleri dışarıdan korna, motor sesi geliyor, cam açık uyumak hayal. 2025’in yazında 3M’in bir kulak tıkacı modelini aldım, inanmazsın, ilk gece 8 saat uyumuşum. Gürültülü şehirde yaşayanlar için kulak tıkacı candır.
Kahve ve çay tüketimini 15:00’ten sonra kestim. Başta iş yerinde alışkanlık zorladı, sonra fark ettim ki akşamları kalbim göğsümden fırlamıyor, gözlerim pörtlemiyor. Kahve bağımlısıysan saatini hesapla, akşam 21:00’de içip de “Niye uyuyamıyorum” diye kendine kızma.
Uzaktan derslerde öğrenci katılımı düşüyorsa ilk yapacağın şey kamera açtırmaktır. Kamera kapalıyken öğrenci ya uyuyor ya da dersin dışında bir şey yapıyor, bu garantili. Sabit ders saatleri, önceden hazırlanan materyaller ve haftada en az iki kez senkron dersi birlikte yaparsanız başarı yüzde 40 oranında artar. Evde rahat ortam sağlamak (saatli uyku, sessiz çalışma alanı) öğrencinin kendi sorumluluğu olsa da, öğretmen olarak siz kısa, etkin dersler tasarlayıp ara vermek zorundasınız—40 dakikadan uzun sürerse konsantrasyon biter.
Bir fikri kafada kurup da harekete geçmek en zor kısım. 2022’nin sonunda, Kadıköy’de bir kafede otururken bir uygulama fikriyle yola çıktım. İlk iş, ajandaya maddeler halinde yazdım: “Ne eksik? Kim kullanır? Kaça mal olur?” Sonra pazar araştırması yaptım; anket için Google Forms kullandım, 53 kişi doldurdu. Yazılımcı bulmak ayrı dert. Upwork’e ilan verdim, Hindistan’dan iki kişiyle görüştüm, biri 3 bin dolar istedi. Parayı bulmak için freelancetan ufak tefek iş aldım; iki ay sonra prototip çıktı. Kitle fonlaması denedim ama başta yakın çevre dışında kimse dönüp bakmadı. En çok da “Yapamazsın, bak batarsın” diyenlerle uğraştım. İlk adımda herkes seni alkışlamıyor, ona hazırlıklı olmak lazım.
Vergi Dairesi'ne 2023'te başvurduğumda borç 47 bin lirayı aşmıştı; faizler her ay büyüyordu. Yapılandırma başvurusu 15 gün içinde onaylandı ama burada tuzak var: kredi kartı aidatları, ceza faizleri ve vergi cezaları ayrı hesaplanıyor, hepsi yapılandırmaya girmeyebiliyor. Ben de sadece asıl vergi borcunu yapılandırdım, kalan 8 bin lirası öyle kaldı.
Taksitlendirme süresi önemli. 24 aylık plana imza attığımda aylık 2 bin 100 lira çıktı; bu çerçevede hareket etmek zorundaydım. Bir ay geç ödersem tüm anlaşma bozuluyor, bütün borç birden istenebiliyor. Daire resmi yazı gönderiyor ama email ile de bildirim yapıyor, o yazıyı kaçırmamak lazım.
İş çıktığında acı bir gerçekle yüzleştim: yapılandırma ruh halim değil, resmi bir kontrat. Geç ödeme diye cümleler kurmak yok, ya ödüyorsun ya da başından başlıyorsun. Devlet kurumlarıyla bu tür işlerde titizlik şart, çünkü "anlayış" hesabı yok.
Aç karnına spora gidenin midesi, dolu gidenin ise ciğerleri pişman oluyor. 2024 yazında İzmir’de açık havada koşuya başlamıştım; yanlış beslenmenin bedelini parkta yokuş çıkarken nefes nefese kalınca öğrendim. Kimse protein tozlarını kutsal kase sanmasın, tavuk göğsüyle mercimek köftesi hâlâ en verimli yakıt. Ara öğün diye muz+yoğurt koması şart, yoksa hem performans düşüyor, hem can sıkıcı bir kas ağrısı yakana yapışıyor.
- Spor öncesi: 1-2 saat önce, bir dilim tam buğday ekmeğiyle lor peyniri candır. - Spordan sonra: 30 dakika içinde güzel bir tavuklu salata ya da yumurtalı sandviç toparlatır. - Su içiyorum diye gazozu protein saymak yok, gerçek su candır.
Özetle, Instagram’daki fit influencer’ın ıspanak smoothie’sine özenip parmakla gezilecek hâle gelmeyin; Türk mutfağı doğal sporcu besini zaten.
00
SGK müdürlüğüne gideceksen, yanında kimlik kartı şart. İstanbul’da 2024’te Beyoğlu SGK’da sabah 9’da gidersen yarım saate işin biter. Öğlene kalırsan noter kuyruğu gibi, 1-2 saat sürüyor. Prim gününü gösteren çıktı veriyorlar. Oradaki memurlar şaşırtıcı şekilde yardımcı oluyor, ama sabrının sınanacağını bil.
Cep telefonunda e-Devlet uygulaması yüklüyse, girişler artık parmak iziyle de oluyor, uğraşmıyorsun. Bilgisayardan girenler için de internetin hızlı olması avantaj. 3G ile sabrın taşa dönüyor.
Bir de bankalar var: Bazı kamu bankalarının (Ziraat, Halkbank gibi) mobil uygulamalarında e-Devlet entegrasyonu var. Oradan da giriş yapıp “SGK dökümü” çekebiliyorsun. Özellikle kendi işinin patronuysan, prim gününü takip etmek için bu çok pratik.
Burada en kritik detay: Gördüğün rakamları iyi oku. Çünkü bazen işveren yanlış bildirim yapıyor, ya da bir ay eksik yatmış oluyor. 2023’te tanıdığım biri, primlerinin 2019 ve 2020 yıllarında eksik yatırıldığını E-Devlet’te fark etti, mahkemelik oldu. Gözün açık olsun, her sene bir-iki defa kontrol et, varsa hata, işverenle konuş. Gerekirse Çalışma Bakanlığı’na şikayet et.
İşin özü, E-Devlet’ten bakmak birincil ve en hızlı yol. Alternatif olarak Alo 170 ve SGK müdürlükleri var. Şahsi tavsiye: E-Devlet şifresini ve giriş bilgilerini güvenli bir yerde tut, çünkü yanlış ellere geçerse sıkıntı büyük olur. Şifreni kimseyle paylaşma, özellikle aile içi “hadi bi bakayım” diyenlere karşı tetikte ol. Bu zamanda kimsenin SGK’sı kimseye emanet edilmez.
00
Yıllar geçtikçe içtenlik arayışı daha az kişiyle devam ediyor. 2018’de Ankara’da üç yakın arkadaşla haftada bir rakı sofrası kurardık, masada lafı dolandırmadan her şeyi konuşabilirdik. Şimdi aradan biri yurtdışına taşındı, diğeri evlendi. Grubumuzun yarısı WhatsApp sessize aldı bile. Haliyle, samimiyet için illa sayıya da bakmamak gerekiyor. Bir kişiyle bile gerçek bağ kurmak, yüzeysel on kişiye bedel.
Çocukken kim olduğumuzu saklamadan, doğrudan derdimizi söylerdik. Şimdi ise “Acaba yanlış anlar mı?” diye düşünüp cümleleri evirip çeviriyoruz. Eskiden her şey daha çiğ, daha filtresizdi. Bugün ise samimiyeti korumak için özellikle çaba harcamak gerekiyor. Lafı dolandırmadan, yeri gelince açık açık kırılmadan konuşmak önemli. Gerçekten değer verdiğin kişiyi arada sırada aramak, sadece haberdar olmak için yazmak bile fark yaratıyor. Çünkü dostluk, takipçi sayısı değil; omuz omuza verince belli oluyor.
Küçük bir not: Kışın İstanbul’da, Kadıköy’de soğuk bir gecede eski dostlarla bir bardak çay içmek, on tane “like”tan çok daha değerli. Samimi kalmak için bazen telefonun ekranını kapatıp, göz göze bir sohbet yeter. Denemesi bedava.
00
Bir de “Kola ile sakız yersen miden patlar” gibi bilimsel altyapısı olmayan ama inatla dolaşan örnekler var. Yıllar sonra, orta okulda biyoloji hocası güldü geçti; “Yavrum, mide asidi kola sakız dinlemez!” dedi. Hâlâ bazı aileler çocuklarını bu tür hikayelerle korkutuyor. Yalanın nesilden nesile aktarımı resmen.
Şu net: Şehir efsaneleri insanların bilinmezliğe olan merakını besliyor. Biraz da “Bizde özel, gizli bir bilgi var” havası veriyor. O yüzden kolay kolay ölmüyorlar. Hele WhatsApp grupları, Facebook teyzeleriyle filan yayılma hızı aldı başını gitti. Geçenlerde biri “Çamaşır suyu ve tuz ruhu karıştırınca gizli gaz elde ediliyormuş, dikkat edin!” diye bir video attı. Yani milyonlarca kişi hâlâ 1960’ların yanlış bilgilerini yeniymiş gibi yayıyor.
Bunun zararsız olanı da var, toplumsal panik yaratacak kadar tehlikeli olanı da. 2020’de “Korona virüsü limonlu su içerken ağzında tutarsan geçiyor” diye kaç kişi yanlış umutla bekledi, sayısı belli değil. Sonra hastaneler doldu taştı.
Son tahlilde, şehir efsanelerinin çoğu, sorgulanmadan kabul ediliyor çünkü insanlar, gerçeklerden çok anlatılan masalları seviyor. Kulağa hoş gelen yalan, sıkıcı gerçeği döver. Ama bir yerden sonra bu hikayeler zararsız gülümsetmelerden çıkıp, yanlış yönlendirmelere dönüşüyor. İnsanın sorgulama refleksi geliştirilmeyince, dedikodu ile bilim arasındaki çizgi silikleşiyor; tehlike de orada başlıyor.
00
Tatlı krizi gelirse, meyve doğrayıp üstüne bir kaşık yoğurt atıyorum. Gerçekten o an kurtarıyor. Yoksa gece 2'de Nutella kavanozuna çatal sokma günleri geri geliyor. 2023 kışında karantinanın 3. haftasında, 1 litre dondurmayı oturup bitirmiştim; midem hâlâ bana trip atıyor.
İşin püf noktası: Hazırlık ve erişilebilirlik. Ne yersen osun klişesine girmeyeceğim ama, evde gözün önünde ne varsa el onunla oynuyor. 12 Mart 2026 sabahı, kahvaltı niyetine kocaman bir kase yoğurt, üstüne muz ve ceviz koydum; on dakika sonra insan gibi hissettim. Sağlıklı beslenmenin “instagram tabakları” kadar havalı olmasına gerek yok, önemli olan seni yarı yolda bırakmayacak alışkanlığı kurmak.
Bir de kendini kandırmamak var; “Bir kerecik” diye başlayan şeyin sonu, ikinci pizzada bitiyor. 2024’te bunu acı tecrübeyle öğrendim. Evde sağlıklı beslenme deyip de hayatı kendine zindan etmenin alemi yok, işin sırrı sürdürülebilirlik. Her gün minik kaçamaklar, ama ipin ucunu kaçırmadan.
Kısaca, markete tok git, mutfağı düzenli tut, yemeklerini pratikten şaşma, kendini kandırma. Gerisi zaten çorap söküğü gibi geliyor. Yoksa, 3 gün detoks yapıp 4. gün döner dürüme gömülmek kaçınılmaz.
00
- 2027’ye kadar X şirkette işe girmek
- Yüksek lisansa başlamak
- Kendi işini kurmak için 300 bin TL biriktirmek
Bunu netleştirince geri kalan daha kolay planlanıyor. Aksi halde, mezuniyet sonrası LinkedIn’de “iş arıyorum” yazıp CV spamlamak dışında bir şey yapamıyorsun.
Amacın netse, yolun taşları da belli oluyor. Mesela yazılım sektörüne girmek istiyorsan, Bootcamp’lere katılıp kendini göstereceksin. Ya da akademik hedefin varsa, hocalarla yakın olacaksın, yayın kovalayacaksın. Her yolun dinamiği başka, ama amaç yoksa motivasyon da hemen patlıyor.
Bir de herkesin ailesi, çevresi, “bak falanca filan işte ne güzel maaş alıyor” diye kafanı karıştırıyor. Kendi amacın yoksa, herkesin savurduğu yere düşersin. O yüzden, kafanda net vizyon olmadan yola çıkmak, İstanbul’da vapura binip nereye gideceğini bilmemek gibi. O vapur başka bir iskelede bırakır seni, haberin bile olmaz.
Kısa vadede hedef belirlemek de mühim. “Önümüzdeki altı ayda hangi beceriyi geliştireceğim?”, “Hangi şirketlere başvuracağım?” gibi ara duraklar koymak lazım. Büyük hayali küçük takvimlere bölmezsen, kayboluyorsun.
Net hedef, net yol. Sürüklenmek istemiyorsan, önce kendine dürüst olup ne istediğini bulmak gerek. Gerçekten neyi arzuladığını bilmeden, başkalarının hayalini yaşamaya mahkumsun.
00
Buna rağmen taşta toprağa dokunan kadınlar büyük fark yaratıyor. Mahalledeki kreşlerin açılması, sokak aydınlatmaları, yaşlılara ulaşım gibi meselelerde hep kadınların önerisiyle hareket edildiğini gördüm. Kadınlar yerel sorunları daha iyi tespit ediyor çünkü doğrudan yaşıyorlar: çocuğunu okula bırakırken yolun güvenli olmaması, gece eve dönerken sokak lambasının yanmaması, kamu tuvaletinin pisliği... Erkek siyasetçiler bu detayları çoğu zaman gözden kaçırıyor.
Kadınlar siyasette görünür olunca; diğer kadınlar da cesaret buluyor. Birkaç yıl önce Eskişehir’in Tepebaşı ilçesinde kadın belediye başkanı seçilince, o mahallede kadın meclis üyesi başvuruları iki katına çıkmıştı. Rol model etkisi gerçek. “Ben de yapabilirim” diyen genç kadınlar çıkıyor ortaya.
Hikâye sadece siyasetçi olmakta bitmiyor, seçmenin bakışında da iş var. Kadın belediye başkanının aldığı tehdit mesajlarının önü arkası kesilmiyor. Sosyal medyada yapılan cinsiyetçi yorumlar, “kadından başkan mı olur” diyenler hâlâ çok. Bunu aşmak için ciddi toplumsal eğitim ve dayanışma şart.
Ders mi? Yerel yönetimlerde kadın çoğaldıkça hizmetin kalitesi, kapsayıcılığı artıyor. Ama önlerindeki görünmez duvar hâlâ taş gibi duruyor. Bir kadının siyasette yol açması, on kadın için kapı aralıyor. O yüzden “kadın eli” lafına burun kıvıranlara ben tam tersini savunuyorum; kadınlar olmadan yerel siyaset hep aksayacak.
00
Bunu alışkanlık yapmak zor; ben de başta unutuyordum. Akıllı telefonlara su hatırlatma uygulamaları indirdim. Bim’den 1 litrelik matara aldım, masamdan eksik etmedim. Özellikle masa başı işte zaman nasıl geçti anlamıyorsun, yanında olunca gözün kayıyor içiyorsun. Gece yatmadan önce içme diyenler var, hakikaten gece tuvalete kalkmak sinir bozucu. Akşam altıdan sonra fazla yüklenmemek mantıklı.
Kısacası, “ben fark etmem” diyenlere hiç anlam veremiyorum. Küçücük bir alışkanlık, geri dönüşü öyle büyük ki… Bunu göz göre göre ihmal eden, sonra da hastane köşelerinde dert yananlara acımıyorum. Bir bardak suyu kendin için içmeye üşeniyorsan, başka hiçbir sağlık tavsiyesi sana yaramaz.
00
Karanlık çok fark ediyor. 2024’te blackout (karartma) perdeye geçtim, sabah güneşi yüzüme vurunca uyanma devri kapandı. Evde stor perde varsa takviye şart, her ışık uykuya balta. Hatta bu perdelere para harcamak “lüks” gibi görünmesin, direkt sağlık yatırımı.
Yatmadan bir saat önce müzik açmak da iyi geliyor. Spotify’da “deep sleep” listeleri var, klasik müzikten sıkılıyorsan doğa sesleri de var. Odanın ışığını iyice kıs, loş ortamda yavaş yavaş gözler kendini kapatıyor. Kendi adıma 20 dakikalık meditasyon da denedim, nefes egzersiziyle birlikte; başta saçma geldi ama alışınca beyin resmen sinyal alıyor.
İşin bir de yeme-içme tarafı var. Akşam yemeğini 19:00’dan sonra yediğimde mide gece boyunca çalışıyor, sabah şiş kalkıyorum. Özellikle ağır yemekler, kızartma falan, uyku kalitesini mahvediyor. 2026’da artık gece 21:00’den sonra atıştırmayı tamamen bıraktım, farkı ciddi hissettim.
Bir de hafta sonu sabaha kadar oturup pazartesi günü “Neden hiçbir şeye enerjim yok?” demek var. Uyku düzeni haftanın yedi günü benzer olmalı, tatil günü 14:00’e kadar uyuyup vücudu şaşırtınca bütün hafta dengesiz geçiyor. Evet, bazen arkadaşlarla geceye akmak gerek ama bunu alışkanlık haline getirme derim.
Kısaca: Ekranla vedalaş, odanı karart, gürültüyü engelle, saatinde yemeğini ye, kahveyi bırak, düzeni bozma. Bunları birkaç hafta disiplinle uygula, uyku kalitesi resmen güncelleniyor. Uykusuzluktan kafayı sıyıran biri olarak en çok kulak tıkacı ve karartma perdeyle fark yarattım. Denemeden “Bende işe yaramaz” deme.