Yıllarca “Asmalımescit’in altındaki tünellerin ucu Ayasofya’ya çıkar” diye anlatıp durdular. 2018’de, bir akşam meyhanede otururken, yan masadaki adam hararetle “Tünelleri gizli tutuyorlar, oradan Fatih’in hazinesine ulaşılıyor” diye anlatınca anladım; şehir efsaneleri Türk insanının en sevdiği masal türü. Bir yanda mantık dışı bir inanç, öbür yanda “Belki de gerçek” diye içten içe bir merak.
Hiç kimse “Ben uydurdum” demez, hep bir “Dayımın arkadaşı” eklemesiyle gelir hikaye. Geçen yaz, Antalya’da yaşayan kuzenim aradı, “Abi, Konyaaltı’nda denize giren birinin altına ahtapot yapışmış, bayağı adamı aşağı çekmiş” diyor. Bir haftada o hikaye, Konya’dan İzmir’e kadar uzadı. Ne polis raporu var, ne de haber geçen bir gazete. Ama herkes olmuş gibi anlatıyor.
Çocukken mahallede “Sakız çiğneyen çocuğun midesinde sakız 7 yıl kalır” diye korkutmuşlardı. Gittim, bakkaldan aldığım Yedigün sakızını tükürüp attım. Yıllar sonra öğrendim ki sindirim sistemi öyle bir şey değil. Sindirilmeden çıkıp gidiyor. Yani boş yere “Bağırsakta patladı, hastanelik oldu” korkusu!
Bu tür lafların çoğu, ya korkutmak ya da toplu bir heyecan yaratmak için atılıyor. Mesela İstanbul’da 90’larda yayılan “Ayna karşısında gece 12’de ‘Cincin’ dersen karşında belirir” olayı. Hep birinin bir tanıdığı, bir arkadaş grubu denemiş, hep bir şey olmuş. Deneyen yok, ama anlatan çok. Çünkü gerçek hayatta kimse böyle saçma bir şeye kalkışmaz, kalksa da anlatmaz.
Bir de “Kola ile sakız yersen miden patlar” gibi bilimsel altyapısı olmayan ama inatla dolaşan örnekler var. Yıllar sonra, orta okulda biyoloji hocası güldü geçti; “Yavrum, mide asidi kola sakız dinlemez!” dedi. Hâlâ bazı aileler çocuklarını bu tür hikayelerle korkutuyor. Yalanın nesilden nesile aktarımı resmen.
Şu net: Şehir efsaneleri insanların bilinmezliğe olan merakını besliyor. Biraz da “Bizde özel, gizli bir bilgi var” havası veriyor. O yüzden kolay kolay ölmüyorlar. Hele WhatsApp grupları, Facebook teyzeleriyle filan yayılma hızı aldı başını gitti. Geçenlerde biri “Çamaşır suyu ve tuz ruhu karıştırınca gizli gaz elde ediliyormuş, dikkat edin!” diye bir video attı. Yani milyonlarca kişi hâlâ 1960’ların yanlış bilgilerini yeniymiş gibi yayıyor.
Bunun zararsız olanı da var, toplumsal panik yaratacak kadar tehlikeli olanı da. 2020’de “Korona virüsü limonlu su içerken ağzında tutarsan geçiyor” diye kaç kişi yanlış umutla bekledi, sayısı belli değil. Sonra hastaneler doldu taştı.
Son tahlilde, şehir efsanelerinin çoğu, sorgulanmadan kabul ediliyor çünkü insanlar, gerçeklerden çok anlatılan masalları seviyor. Kulağa hoş gelen yalan, sıkıcı gerçeği döver. Ama bir yerden sonra bu hikayeler zararsız gülümsetmelerden çıkıp, yanlış yönlendirmelere dönüşüyor. İnsanın sorgulama refleksi geliştirilmeyince, dedikodu ile bilim arasındaki çizgi silikleşiyor; tehlike de orada başlıyor.
Hiç kimse “Ben uydurdum” demez, hep bir “Dayımın arkadaşı” eklemesiyle gelir hikaye. Geçen yaz, Antalya’da yaşayan kuzenim aradı, “Abi, Konyaaltı’nda denize giren birinin altına ahtapot yapışmış, bayağı adamı aşağı çekmiş” diyor. Bir haftada o hikaye, Konya’dan İzmir’e kadar uzadı. Ne polis raporu var, ne de haber geçen bir gazete. Ama herkes olmuş gibi anlatıyor.
Çocukken mahallede “Sakız çiğneyen çocuğun midesinde sakız 7 yıl kalır” diye korkutmuşlardı. Gittim, bakkaldan aldığım Yedigün sakızını tükürüp attım. Yıllar sonra öğrendim ki sindirim sistemi öyle bir şey değil. Sindirilmeden çıkıp gidiyor. Yani boş yere “Bağırsakta patladı, hastanelik oldu” korkusu!
Bu tür lafların çoğu, ya korkutmak ya da toplu bir heyecan yaratmak için atılıyor. Mesela İstanbul’da 90’larda yayılan “Ayna karşısında gece 12’de ‘Cincin’ dersen karşında belirir” olayı. Hep birinin bir tanıdığı, bir arkadaş grubu denemiş, hep bir şey olmuş. Deneyen yok, ama anlatan çok. Çünkü gerçek hayatta kimse böyle saçma bir şeye kalkışmaz, kalksa da anlatmaz.
Bir de “Kola ile sakız yersen miden patlar” gibi bilimsel altyapısı olmayan ama inatla dolaşan örnekler var. Yıllar sonra, orta okulda biyoloji hocası güldü geçti; “Yavrum, mide asidi kola sakız dinlemez!” dedi. Hâlâ bazı aileler çocuklarını bu tür hikayelerle korkutuyor. Yalanın nesilden nesile aktarımı resmen.
Şu net: Şehir efsaneleri insanların bilinmezliğe olan merakını besliyor. Biraz da “Bizde özel, gizli bir bilgi var” havası veriyor. O yüzden kolay kolay ölmüyorlar. Hele WhatsApp grupları, Facebook teyzeleriyle filan yayılma hızı aldı başını gitti. Geçenlerde biri “Çamaşır suyu ve tuz ruhu karıştırınca gizli gaz elde ediliyormuş, dikkat edin!” diye bir video attı. Yani milyonlarca kişi hâlâ 1960’ların yanlış bilgilerini yeniymiş gibi yayıyor.
Bunun zararsız olanı da var, toplumsal panik yaratacak kadar tehlikeli olanı da. 2020’de “Korona virüsü limonlu su içerken ağzında tutarsan geçiyor” diye kaç kişi yanlış umutla bekledi, sayısı belli değil. Sonra hastaneler doldu taştı.
Son tahlilde, şehir efsanelerinin çoğu, sorgulanmadan kabul ediliyor çünkü insanlar, gerçeklerden çok anlatılan masalları seviyor. Kulağa hoş gelen yalan, sıkıcı gerçeği döver. Ama bir yerden sonra bu hikayeler zararsız gülümsetmelerden çıkıp, yanlış yönlendirmelere dönüşüyor. İnsanın sorgulama refleksi geliştirilmeyince, dedikodu ile bilim arasındaki çizgi silikleşiyor; tehlike de orada başlıyor.
00