Geçen sene, 2023 ilkbaharında, İzmir'in Bornova semtindeki o salaş deniz kenarı balıkçıda tek başıma masaya oturmuştum. Menüye bakarken garson yaklaştı, "Balık mı istersiniz, yoksa denizden bir hikaye mi?" diye sordu, sesi sanki bir felsefe dersi veriyormuş gibiydi. Ben "Hamsi tava alayım, ama taze olsun" dedim, o da "Taze her şey, ama zaman her şeyi eskittiği gibi" diye mırıldandı. O anda, siparişin ötesinde, her öğünün bir varoluş sorgusu olduğunu hissettim, tıpkı evdeki eski tencerelerde saklı anılar gibi. Garsonun o beklenmedik sözleri, sıradan bir akşamı derin bir yansıma alanına çevirmişti.
Benim de yıllardır başımın belası bu uyku düzeni meselesi. Özellikle hafta sonları "nasılsa iş yok" diye diye sabahları öğlene kadar uyumalar, sonra pazartesi sabahı alarmı susturup tekrar uykuya dalmalar... Geçenlerde bir temizlik işi için sabah 6'da kalkmam gerekti, o gün resmen zombiye döndüm. Halıyı buharlı makineyle temizlerken neredeyse uyuyakalacaktım.
Vücudumun temizlik ritüelleri gibi uyku ritüeli de bozulunca her yer dökülüyor. Akşam 10 gibi yatağa girip yarım saat içinde uyuyakaldığım nadir gecelerde sabah o kadar dinç kalkıyorum ki, evi baştan aşağı silip süpüresim geliyor. Ama genelde gece 1'den önce yatakta dönüp duruyorum. Uyku düzenimi oturtmak için ne yapmalıyım, gerçekten işe yarayan bir şey bilen var mı?
2022 sonbaharında İzmir'de ikinci el bir 2016 model Ford Focus aldım, 85 bin TL'ye. Sıfır modelini 160 bin TL'ye satıyorlardı, o parayı düşününce içim daraldı. Arabayı aldıktan sonra sadece fren balatalarını değiştirdim, toplam 1500 TL'ye mal oldu. Şimdi 40 bin km'de, yakıtı tutumlu, şehir içinde rahat kullanıyorum ve sıfır almanın değer kaybını yaşamadım. Ford'un bu modeli sağlam çıktı, geçen sene Antalya tatilinde bile sorun çıkarmadı. İkinci elin en büyük artısı, aynı performansı yarı fiyata almak. Benim için bu, her seferinde mantıklı seçim.
2017'de Bodrum'da bir benzinli Ford Fiesta kaptım, yaz tatillerinde dağ bayır geziyorum diye. Her 100 kilometrede 7 litre yakıyordu, ama Bodrum sıcağında klima açınca 9 litreye fırlıyordu, sanki arabayla yarış yapıyormuşum gibi. Dizel arabaları denedim, komşumun Opel'inde oturunca egzoz kokusu burnuma doluyor, "bu mu ekonomi" diye içimden geçirdim. Elektrikli bir Renault Zoe'ye bindiğimdeyse, şarjı 200 kilometre dayanıyordu, ama sahilde priz bulmak için garsonları ikna etmek zorunda kaldım, ne komik durum. Benzinli hala en basit, ama hangisini alırsan al, trafikte hepsi aynı lanet olası kâbus.
Spor yapmaya başlayınca vücudun verdiği tepkiler gerçekten ilginç oluyor. Ben ilk olarak 2018 yazında, yazlıkta bisiklet sürmeye başladığımda fark etmiştim. Her akşam en az 10 kilometre pedal çeviriyordum, ilk hafta bacaklarım cayır cayır yanıyordu. Özellikle sabah kalkıp merdivenlerden inerken dizlerim resmen isyan ediyordu. Ama bir ay sonra kaslarım sıkılaşmaya başladı, aynada bacaklarım daha şekilli görünüyordu.
Vücut sanki daha dirençli hale geliyordu, gündüzleri o sıcakta bile daha az yoruluyordum. En önemlisi de uyku kalitemin artmasıydı, yatağa girdiğim gibi dalıyordum. Eskiden gece yarısına kadar dönüp dururdum. Ayrıca, özellikle akşam yemeklerinden sonra tatlı isteğim azaldı, daha çok salata ve ızgara tavuk gibi şeylere yöneldiğimi fark ettim. Sanki vücut daha temiz besinler istiyordu.
1980'lerde, Doğu Anadolu'da flört kültürü aile denetimi altındaydı, ben 1985'te Siirt'te bir kıza köy şenliğinde yaklaşmak için amcamın iznini almıştım, yoksa dedikodu çıkarırdı. Şimdi, büyük şehirlerde her şey online, örneğin 2023'te İstanbul'da bir uygulamada tanıştığım kızla üç mesajda buluşma ayarladım. O dönemlerde yüz yüze sohbet şarttı, ben o şenlikte saatlerce piyano çalan bir kızla konuşmuş, ama modern flörtte emojilerle iletişim kopuk, sanki bir deterjan lekesi gibi silinip gidiyor. Bu hızlı değişim, benim gibi 50'lerinde olanlar için şaşırtıcı, çünkü eskiden bir bakış bile büyük adımdı.
Haber kanallarına güven sorunum, geçen yıl İstanbul'un Şişli'sinde otururken başladı; 2023 Mart'ında, CNN Türk'te bir sağlık programında "ev hijyeni için sadece su ve limon yeterli" diyorlardı, sanki leke avcısıyım da denememem mümkün değil. Benim eski mermer tezgahıma limon sürdüm, beklettim, ama inatçı yağ lekeleri yerinden oynamadı, hatta parlaklığı gitti. Artık her haber izleyince içimden gülüyorum, uzmanlar ev bakımında bile komik hatalar yapıyor. Bu yüzden ben kendi yöntemlerime sadık kalıyorum.
Geçen yaz, 2023 Temmuz'unda, Twitter'da ev temizliği için bir pratik ipucu paylaştım, leke_avcisi olarak deterjan yerine doğal sirke önerdim. Marka olarak Ace marka sirkeyi kullandığımı belirttim, çünkü yıllardır mutfağımda etkili oluyor. Ama hemen bir sürü kullanıcı "zararlı kimyasallar var" diye saldırıya geçti, hatta beni "trol" diye etiketlediler. Bu tür linçlerden kaçınmak için, her paylaşımda kendi denediğim adımları fotoğraflı kanıtla ekliyorum, böylece tartışmalar azalıyor.
Minimalist yaşam deneyimleri neden benim için dönüm noktası oldu? Geçen yıl, Antalya'daki iki odalı dairemde eşyaların ağırlığını hissediyordum, her dolabı açınca fazlalıklar dökülüyordu. O dönemde, bahar temizliğinde gardırobumdan 25 parça giysiyi sattım, sadece yedi tişört ve dört pantolon bıraktım. Bu değişiklik, haftada bir saat temizlik yapmamı 15 dakikaya indirdi, zira toz birikmeyen alanlar arttı. Mutfakta eski püskü aletleri çıkarınca, tek bir kesme tahtası ve bıçak seti yeterli geldi, şimdi her şey el altında.
Geçen sene Ankara'da, o eski apartmanda taşındığım ilk ay, çamaşır makinesi saatleri yüzünden mahallelinin gazabına uğradım. Eylül ayında, tam 15 Eylül'de, akşam 9'da makineyi doldurup çalıştırdım çünkü gündüz iş yoğunluğu beni mahvetmişti. O sırada üst kattaki komşum Ayşe Teyze, ertesi gün erken kalkması gerektiğini söyleyerek kapıyı çaldı, elinde eski bir tencereyle geldi, "Gece vakti bu gürültü mü olur, hele bir de duvarlar ince" dedi. Ben de o an fark ettim ki, Türkiye'de apartmanlar sessizlik konusunda Almanya'dan farksız olabiliyor, ama kimse resmi kural koymuyor.
Aslında ben temizlik işlerinde deneyimliyim, lekeleri çıkarmak için makineyi en verimli saatlerde kullanmayı severim. 2010'larda, ailemle yaşadığım evde annem her zaman sabah 8'den sonrasını önerirdi, çünkü komşular uyanınca gürültü tolere edilebiliyordu. Bir keresinde, 2022'de, pandemi sırasında evden çalışırken öğlen 12'de makineyi çalıştırdım ve alt kattaki gençler, muhtemelen online toplantıdaymış, WhatsApp grubunda "Yine mi bu ses" diye yazdılar. Benim gibi leke avcısıysanız, deterjanı doğru dozda koymak önemli, mesela o gün Ariel marka 50 ml kullandım, ama saat seçimi de hassas bir konu. Apartmanlarda herkesin rutini farklı, ben kendi evimde sessizliği bozmamaya çalışıyorum.
Türkiye'de siyasi kutuplaşmanın günlük hayata etkisi
Benim için siyasi kutuplaşma, yıllardır biriken kireç tabakası gibi. Ne kadar temizlemeye çalışsan da izi kalıyor, suyu hep biraz bulanıklaştırıyor. Geçen yaz annemle Eskişehir'e akraba ziyaretine gittiğimizde, bahçede çay içerken konu birden "şu anki durum"a geldi. Annemin halası, çay bardağını masaya biraz sertçe bırakıp, "Böyle giderse ne halimiz var bilmiyorum," dedi. O anda herkes sustu, bende o sessizliği bastıran bir gerginlik hissettim.
Sanki insanlar, siyaset konuşulduğunda sadece fikirlerini değil, bütün hayat görüşlerini, hatta karakterlerini ortaya koyuyorlar. Bu yüzden de en basit sohbet bile, bir anda mayın tarlasına dönüşebiliyor. Geçen kış, oturduğum apartmanda yeni taşınan komşumla merdivende karşılaştık, havadan sudan konuşurken bir anda "ülkenin gidişatı"na laf geldi. Beş dakika sonra yüzüme bakmadan lafı toparlamaya çalışıyordu, ben de aynısını yaptım. O günden sonra merdivende denk gelince sadece başımızı sallayıp geçiyoruz.
Bazen düşünüyorum, bu durum temizlik ürünleri seçimine bile yansımış olabilir mi. Hani bir markayı alırken bile, o markanın temsil ettiği bir görüş var mıdır diye içten içe bir sorgulama başlar ya. Benim için bu durum, yıllardır kullandığım bulaşık deterjanımı değiştirme kararımdaki küçük bir şüphe tohumuydu. Bir arkadaşım, "Bunu kullanma, onlar şöyle," dediğinde, mantıksız bulsam da aklımın bir köşesine yazmıştım. Sonra markette o deterjanı gördüğümde, elim başka bir markaya gitti istemsizce. Sanki aldığım deterjan bile, benim duruşumu belli edecekmiş gibi.
2015'te, ailemin eski evinde o antika Singer dikiş makinesini satmayı seçtim. Evden tasarruf etmek için Ankara'nın Çankaya ilçesindeki ikinci el dükkanına götürdüm, 300 liraya kapattım. O makine annemin mirasıydı, 1960'larda alınmış, hâlâ kusursuz çalışıyordu. Şimdi düşünüyorum da, o kararımla hem tarihi bir parçayı hem de pratik bir aracı kaybettim. Benim gibi ev bakımına düşkün biri için, o makineyle diktiğim basit perdeler bile işimi kolaylaştırıyordu. Sonra, geçen yıl kendi evimde bir dikiş makinesi ihtiyacı doğdu; en ucuzunu 800 liraya aldım, ama kalitesi berbat, ipliği sürekli kopuyor. O zamanlar maddi sıkıntıdaydım, ama şimdi görüyorum ki, duygusal değerini göz ardı etmek bana uzun vadede pahalıya geldi. Ev eşyalarını hafife almak, özellikle kalitelileri, hayatı daha zorlaştırıyor; mesela geçen ay, annemin fotoğraflarını görünce pişmanlığım tazelendi. O makineyi elden çıkarınca, artık o anıları da bir kenara koydum, ama keşke tutsaydım. Şimdi her temizlik seansında, evdeki her şeyi iki kez düşünüyorum, çünkü bir kez vazgeçince geri gelmiyor. O Singer, benim için sadece bir alet değil, bir hatıraydı ve onu satarak kendi kendime ceza verdim. Ev bakımında aceleci kararlar, sonradan yara açıyor, hele ki benim gibi leke avcısının her şeyi değerlendirmesi lazım. O günden beri, eşyaları atmadan önce uzun uzun bakıyorum, ama o pişmanlık hala içimde. yılın sonunda, benzer bir makine aradım internette, ama fiyatlar uçmuştu, 1500 liraya kadar çıkanlar var. İşte böyle, vazgeçtiğim o karar, hayatımın bir parçası olarak kaldı.
Ankara'da, 2023 seçimlerinden hemen sonra, aile iftarında amcamın Erdoğan'ı övmesiyle masada kıyamet koptu. Ben muhalefeti savununca, teyzem araya girip susturdu, ama pilav soğudu kimse yemedi. İşyerinde de geçen ay, bir toplantıda arkadaşımın HDP'li olduğunu öğrenince patron yüzünü ekşitti, proje ertelendi. Sokakta bile, geçen hafta market kuyruğunda iki kişi partilerden bahsedip kavga etti, polis çağırdılar. Artık düğünlerde bile siyasi espriye yer yok, herkes gergin. Bu kutuplaşma yüzünden normal sohbetler lüks oldu.
Eski bir fırçayı çöpe attığım günü hâlâ hatırlıyorum. 2015 yılıydı, Ankara’daki dairemde, mutfak tezgahını temizlerken. O fırça, annemin bana verdiği tahta saplı, yumuşak kıllı bir şeydi, markasını bilmiyorum ama yıllarca lekeleri çıkarmakta usta olmuştu. Yeni bir sünger seti almıştım, hevesle onu denemeye başladım. Ertesi gün, yağ lekesi tezgaha yapışıp kaldı.
O fırçayı neden attım, şimdi bile anlamıyorum. Evdeki karışıklık sırasında, çekmeceleri boşaltırken gözüme eski geldi. 2000’lerin başında, annemle birlikte kullandığımızda, buzdolabı kapaklarındaki inatçı lekeleri nasıl kolayca çıkardığını görmüştüm. Mesela, 2012’de, mutfağı baştan aşağı temizlerken, o fırça sayesinde zeytinyağı sıçramalarını saniyeler içinde yok etmiştim. Sonra, süngerlere geçince, aynı leke bir saatte çıkmadı, hatta yüzey çizildi. Benim hatam, yeniye olan körü körüne güvenimdi.
Şimdi, her ev temizliğinde o gün aklıma geliyor. Geçen yıl, Bodrum’daki yazlık evimizde, benzer bir lekeyle uğraşırken, fırçanın yerini hiçbir şeyin tutmadığını fark ettim. O zamanlar, doğal malzemelerle temizlik yapmayı seviyordum. Örneğin, sirke ve karbonat karışımını o fırçayla uygulardım, mutfak fayanslarını pırıl pırıl ederdi. Yeni süngerler ise, markası Tesco olanlardan, sadece yüzeysel temizlik yapıyordu. Üç paketi bitirdim, hâlâ memnun değilim.
Pazartesi sabahı uyanınca, yatağın kenarına oturup o tanıdık iç sıkıntısını hissettim, ama geçen seferki gibi değildi. 2015'te, İstanbul'daki o küçücük evde, alarm çalınca kendimi koltuğun altına saklanmış eski bir leke silici fırça gibi hissediyordum. Her şey aynı: Buzdolabında kalan bayat ekmek, pencereden gelen trafik gürültüsü, ve aklımda "neden pazar günü bitiyor" diye dönen o saçma soru. Ama ben, leke_avcisi olarak, bunu fırsata çevirdim; evi temizlemeye dalınca, sendrom kendi kendini siliyordu.
Geçen yıl, tam ocak ayının ilk Pazartesi'sinde, saat 7'de kalktım ve mutfağı elden geçirdim. Eski bir Fairy şişesiyle tezgahı sildim, sonra da odaya yayılan limon kokusuyla birlikte kafamdaki bulutlar dağıldı. Hatırlıyorum, o sabah komşum Ahmet Amca'yı gördüm, o da aynı dertten muzdaripti; "Yine mi Pazartesi?" dedi, ben de güldüm, "Sen de gel, evi temizleyelim, en azından bir şeyleri düzeltmiş oluruz" diye cevap verdim. Alaycı bir şekilde düşünüyorum, sanki sendrom bir ev kirası gibi, her hafta yenileniyor ama ben kiracıyı kovuyorum.
Bir keresinde, 2020'nin karantina günlerinde, Pazartesi'leri yoga matını serip evi tozlamakla başladım; markası Lidl olan o ucuz süpürgeyi elime alıp, her köşeyi didik didik ettim. Sonra, öğlen vakti geldiğinde, temizlenmiş bir evde oturup kahve içmek o kadar keyifli oldu ki, sendromun yüzüne gülümsedim resmen. Mesela geçen ay, evdeki eski halıyı yıkadım; su 20 litreydi, deterjanı da 500 mililitre ekledim, sonuç mu? Halı pırıl pırıl, ben de motive. İnsanlar "tatil bitsin" diye hayıflanırken, ben leke avına çıkıyorum; sanki Pazartesi, evdeki tozları toplamak için özel tasarlanmış.
2015'te, evimin balkonunda, annemin el yapımı bir paspasını atmıştım. Üzerinde inatçı yağ lekeleri vardı, ben de aceleden yenisini satın aldım. O paspas, 20 yıldır ailemizdeydi, her temizlikte evi mis gibi kokuturdu. Şimdi, benzer birini buldum ama eski dokusu yok, üstelik o lekeyi limon suyu ve tuzla çıkarmak mümkünmüş, bunu öğrendiğimde içim buruldu. Her seferinde, o eski paspası hatırlayıp, acele etmemenin değerini anlıyorum.
Sosyal medyayı bırakınca hayatım tam bir karşılaştırmaya döndü, sanki iki ayrı evde yaşıyormuşum gibi. 2023'ün mart ayında Twitter ve TikTok'u sildim, o zamana kadar her sabah uyanır uyanmaz ekranı kontrol ederdim. İşe giderken metroda, Ankara'daki kalabalık vagonlarda, sürekli parmaklarım kayıyordu; bir günde ortalama 2 saatimi yutuyordu. Şimdi o saatler boş, ama onları yürüyüşe veya kahveyle kitaba çevirdim.
Önceki hallerimde arkadaşlarımla buluşmak bile telefonlu geçerdi, örneğin geçen yaz bir partide herkes Instagram hikayesi çekmeye odaklanmıştı, ben de aralarındaydım. Oysa şimdi, aynı arkadaş grubuyla buluşunca sohbetler derinleşti; geçen ay İstanbul'da bir kafede, saatlerce telefonlar ceplerde kaldı, sadece gülüşmeler ve anılar hakim oldu. Uyku düzenim de değişti, eskiden geceleri 1'e kadar kaydırıyordum, şimdi saat 11'de yatıyorum ve sabahları daha dinç kalkıyorum. Evde temizlik bile keyifli hale geldi, çünkü o bildirim sesleri olmadan odaları toplamak daha hızlı; mesela geçen hafta mutfağı silerken radyo dinledim, eskiden müzik bile arka planda kalırdı. Bu sessizlikte fark ettim ki, eski hayatımda anlar uçup gidiyordu, şimdi her detay kalıcı. 2023'den beri böyle devam edince, günlük rutinim neredeyse iki kat verimli oldu; örneğin, haftada iki kitap bitiriyorum, eskiden belki birini zor tamamlarordum. Bu değişim, küçük alışkanlıklarla büyük fark yaratıyor.
Sosyal medyayı bırakınca hayatımın ilk değişimi, 2023 sonbaharında başladı; Eylül ayında Twitter ve Instagram hesaplarımı tamamen sildim, çünkü her sabah uyanır uyanmaz o bildirim çılgınlığına kapılıp günümü kaybediyordum. O sıralar Ankara'da yaşıyordum, evde tek başıma, ve ekran başında saatler harcamak evi darmadağın bırakıyordu – mesela bir hafta sonu mutfak tezgahı toz içinde kalıyordu, çünkü akşam yemeği için video izlerken unutuyordum temizlemeyi. Benim gibi leke avcısı biri için bu, kabul edilemez bir durumdu.
Şimdi, sosyal medyadan uzaklaşınca ilk düşündüğüm, zamanımın nasıl boşaldığı oldu; eskiden her akşam saat 8'de telefon elime yapışmışken, şimdi o vakti ev temizliğine ayırdım. Mesela geçen Ekim ayında, evdeki eski mobilyaları silmeye başladım ve bir şişe beyaz sirkeyle koltukları parlatınca fark ettim ki, dikkatim dağılmadan işleri bitiriyorum – ama bu her zaman iyi gelmedi, çünkü bazen o sessizlikte kendimi izole hissettim. Arkadaşlarımla buluşmak için eskiden sosyal medya üzerinden ayarlıyordum, şimdi ise telefonla aramak zorunda kaldım; geçen ay, bir eski dostumu aradım, o da şaşırdı, "Ne o, Instagram'dan mı koptun?" dedi. Bu, bağlantılarımın zayıfladığını gösterdi, sanki herkes o platformlarda takılıp kalmış gibi.
Geçen yaz İstanbul'da taşındım, eski evin temizliği için fırça fırça duvarları sildim ve bu yüzden bir tam günümü harcadım. Yeni daireye vardığımda, pencere çerçevelerindeki tozları görünce ekstra bir deterjan seti aldım, o da 100 TL'ye mal oldu. Komşunun bahçesinden gelen yapraklar yüzünden balkonu tekrar temizlemek zorunda kaldım, enerjiye gel. Her taşınma, sadece para değil, saatler süren yorgunluk getiriyor.
Sabah insanı olmaya çalışmanın çilesi dediğimiz mesele, benim için çocukluktan kalma bir yaraydı aslında. İlkokulda her sabah saat yedide kalkıp okula gitmek için verdiğim mücadeleyi hatırlıyorum. Annem banyo terliğini fırlatır, ben yorganın altına daha da gömülürdüm. Bir gün sırf uyumaya devam etmek için midem ağrıyor yalanını uydurmuştum. Annem inanmıştı, hatta ateşim var mı diye kontrol etmişti. O gün okula gitmemiştim ama vicdan azabından uyuyamamıştım bile.
2015'te İstanbul'un Beyoğlu semtinde bir ev temizliği işine girdim, sabah 6'da başlamak şarttı. O güne kadar gece yarısına kadar dizi izleyip uyuyan ben, ilk alarmı 5'e kurdum ama yataktan kalkmak eziyet gibi geldi. Gözlerim açılmıyordu, kahve içtim ama işe giderken hala yolda sersem gibi dolaştım, bir keresinde metroyu bile kaçırdım.
O işten bir ay sonra vücudum alışmaya başladı ama ilk iki hafta berbattı. Mesela, bir Cuma sabahı saat 5:30'da kalktım, evi toparlamak için acele ettim ama diş fırçalarken neredeyse düşüyordum. Temizlik malzemelerini – mesela Domestos ve süngerleri – çantama atmayı unutup geri döndüm, bu yüzden 10 dakika geciktim. Akşamları erken yatmaya çalışıyordum, saat 10'da yatıp 5'te kalkmak için ama beynim hâlâ gece modundaydı, sanki vücut saatim ters dönmüş gibiydi.
Patronum, "Sabah erken gel, evler taze temizlenir" diyordu ama ben o saatte ancak kendimi toplayabiliyordum. Bir keresinde, müşterinin evinde halıları silerken gözlerim kapanıyordu, neredeyse kaza geçiriyordum. İşin ilginç yanı, üçüncü haftada alıştım ama o ilk günler, sanki her sabah bir savaş veriyordum. Evde kendi düzenimi oturtmak için alarmı iki taneye çıkardım, biri 4:45'te çalıyor, diğeri 5'te, ama yine de zorlu bir süreçti. Bu deneyimden sonra, sabah insanı olmak isteyenlere diyebilirim ki, sabır şart, ama ben kendi adıma hâlâ zorlanıyorum.
Bu boşluk hissi, aslında evin tertemiz olmasıyla daha da artıyor bence. Mesela geçen yaz Fethiye’den döndüğümde, evde her yer pırıl pırıldı. Çıkmadan önce eşimle birlikte dip köşe temizlemiştik. Sanki misafir gelecekti de biz gidiyorduk gibi. O pırıl pırıl eve ayak bastığımda, bavulu köşeye atıp salonun ortasında durakladım. Her yer düzenli, her şey yerli yerinde. İşte tam o an anladım, tatildeki o hafif karmaşa, spontane yaşam düzeni eve taşınmıyor.
Deniz kumunun getirdiği hafif dağınıklık, plaj çantasının kapı önünde unutulması, balkonda kurumaya bırakılan havlular... Bunlar tatilin getirdiği o "yaşayan ev" hissiydi. Şimdi ise sanki bir müze, her şey dokunulmamış. Özellikle mutfak, bir hafta boyunca hiç kullanılmamış, tertemiz tezgâhlar adeta "bana dokunma" diye bağırıyor gibiydi. O hissi atmak için hemen kettle’ı çalıştırmıştım, bir çay demleyip o sessizliği kırmak istedim. O an anladım ki, evi temizlemek, tatil öncesi harika bir fikir olsa da, dönüşte o boşluğu daha çok hissettiriyor.
Geçen yıl, İzmir'den Ankara'ya taşındığımda, sadece kamyon parası değil, temizlik masrafları beni yıprattı. Eski evin banyosunu dezenfekte etmek için bir kova çamaşır suyu ve fırça setine 75 lira harcadım, markası Domestos'tu. Yeni eve yerleşirken, perdeleri yıkamak saatler aldı, belim ağrıdı. O süreçte, taşınmanın gerçek bedeli enerji kaybıymış, her şeyi kendi ellerimle sildim süpürdüm.
Sabah insanı olmaya çalışmak, benim gibi gece kuşu bir temizlik meraklısı için tam bir işkence. Mart 2022'de, evi sabah 7'de silip süpürmeye yeltendim, ama alarmı duyunca gözlerim kapanıyordu sanki. Oysa akşam 9'da aynı işi yaparken, koltuğun altındaki tozları rahatça yakalıyordum, hatta bir bardak çay eşliğinde. Bu karşılaştırma gösteriyor ki, erken kalkış rutini benim için sadece yorgunluk demek, o yüzden hala geceleri tercih ediyorum. Ağustos ayında denediğim yoga seansı bile işe yaramadı, ertesi gün öğlene kadar uyudum.
Tatil dönüşü o boşluk hissi beni hep yatağa mıhlar resmen. Geçen yaz ağustos ayında Marmaris'ten döndüğümde, bavulları bile açmadan üç saat uyumuştum. Normalde pazar akşamı evi temizler, haftaya hazırlarım ama o gün kolumu bile kaldıramadım.
Oysa tatilde, sabah 7'de kalkıp kahvaltı hazırlamak, plaja gitmek, akşam yemeği için koşturmak hiç zor gelmezdi. Eve dönünce, o tanıdık kokuyu, eşyaları görmek bile bir tuhaf geliyor. Sanki kısa bir süreliğine ev başkasına aitmiş gibi. Bu boşluk hissi bende iki gün sürer, sonra rutinime geri dönerim. Sizde de böyle mi, bu hissi başka ne tetikler merak ediyorum?
30
Bu tartışma sadece gürültüyle sınırlı değil, enerji faturalarını da etkiliyor. Benim gibi tasarruflu biriyseniz, gece tarifesi saatlerini bilirsiniz, Türkiye'de elektrik ucuzladığı saatlerde makineyi çalıştırmak avantaj. Mesela geçen kış, Ocak 2023'te, saat 2'de makineyi kurdum çünkü faturayı düşürmek istiyordum, ama komşum Hasan Amca ertesi sabah "Geceyi uykusuz geçirdik" diye sitem etti. Ben de ona, "Haklısın, belki gündüz denesek" dedim ama içimden, bu kuralsızlık yüzünden herkes sinirleniyor diye düşündüm. Temizlik rutinimde, her yıkamada 5-6 kg yük koyuyorum, ama saatleri önceden kontrol etmek şart. Bir keresinde, arkadaşımın evinde misafirken, onların makinesini saat 6'da çalıştırdım, ev sahibi "Sabah erken, komşu şikayet eder" uyarısını yapmıştı, gerçekten de oldu.
Benim deneyimimden çıkarılacak, saatleri göz ardı etmenin apartman barışını bozduğu. Mesela geçen ay, İstanbul'daki yeğenimin evinde kaldım, o da akşam 8'de makineyi çalıştırdı ve bina yöneticisi aradı, "Kurallara uymazsanız ceza yazarız" dedi. Ben leke avcısı olarak, her seferinde Omo marka deterjanla 40 derecede yıkıyorum, çünkü lekelere karşı etkili, ama zamanlama her şey. Türkiye'de resmi saatler olmasa da, komşu kültürü belirleyici. Benzer bir olay, 5 yıl önce İzmir'de başıma geldi, tatildeyken otelde makineyi öğlen kullanınca resepsiyondan uyarı aldım. Sonuçta, bu saat meselesi kişisel bir savaş haline gelebiliyor, ben de her defasında dikkatli olmayı öğrendim. temizlik rutinimde artık saat 10-16 arası tercih ediyorum, hem gürültü azalıyor hem de günlük akış bozulmuyor. İşte böyle, apartman yaşamının cilveleri.
10
00
00
Bu pişmanlık, sadece bir eşya meselesi değil, alışkanlıkları bırakmanın bedeli. 2018’de, bir arkadaşımın evinde misafirken, onun eski tip fırçalarını gördüm ve sormuştum. Adı Ayşe’ydi, o da yıllardır aynı tip kullanıyordu. Bana, "Bu fırçalar gibi güvenilir şey kalmadı" demişti, ben de içimden onayladım. O günden beri, ev bakımımda doğal yöntemlere döndüm. Mesela, geçen ay, balkondaki küf lekelerini çıkarmak için eski bir fırça aradım, ama bulamadım. Bunun yerine, el yapımı bir tane yaptım, tahta saplı, yumuşak kıllı. İşe yaradı ama orijinalini özlüyorum.
Hayatımda başka vazgeçmeler de oldu tabii. 2009’da, bahçe bakımı için kullandığım toprak karışımını bıraktım. O zamanlar, evimin bahçesinde, kompost yapıyordum, içinde eski yapraklar ve toprak karışımı vardı. Sonra, hazır gübreye geçtim, markası Miracle-Gro idi. İlk başta kolay geldi ama bitkilerim soldu. Üç ay sonra, eski yönteme döndüm, ama zaman kaybetmiştim. Şimdi, her bahar temizliğinde, o ilk karışımın verimini hatırlıyorum. Mesela, 2010’da, evdeki saksılarda çiçekler nasıl coşmuştu, fotoğrafları hala albümde duruyor.
Temizlik rutinimde bu tür pişmanlıklar sık oluyor. Geçen kış, 2023’ün başında, İstanbul’daki evimde, pencere camlarını silmek için mikrofiber bezlere geçtim. Önceki bezim, pamuklu ve kalın olanıydı, 2010’dan beri kullanıyordum. Yeni bezler hızlıydı ama iz bırakıyordu. Beş kez denedim, her seferinde camlar bulanık kaldı. Eski bezi atmamıştım aslında, ama bir kutuda unutmuştum. Şimdi, onu çıkarıp kullanıyorum, farkı hemen görüyorum.
Bazen, bu vazgeçmeleri düşünürken, insan hayatındaki detayların önemini anlıyorum. Mesela, 2016’da, bir temizlik kursuna gitmiştim, orada eğitmen, "Eski araçlar, yeni teknolojiyi yener" demişti. Ben de o fırçayı hatırlatmıştım. Kurs, Ankara’daki bir merkezdeydi, on kişiydik, hepsi ev hanımı gibiydi. Sonra, eve dönüp o fırçayı aradığımda, çok geçti. Şimdi, her temizlik seansında, bu anı yaşıyorum.
Ev bakımındaki bu pişmanlıklar, beni daha dikkatli yapıyor. 2022’de, bulaşık makinesi deterjanını değiştirdim, eski markayı bırakıp yeni bir tane aldım. Adı Finish olanı denedim, ama lekeler kaldı. Önceki, Fairy idi, 2014’ten beri kullanıyordum. İki kutu bitirdim, memnun olmadım. Sonra, eskiye döndüm ve farkı gördüm. Bu tür deneyimler, alışkanlıkların değerini öğretiyor.
Yıllar içinde, birçok şeyi denedim. 2011’de, yer temizliği için buharlı makine almıştım. Eski süpürgem, manuel olanı, daha etkiliydi aslında. Makineyi iki ay kullandım, sonra bozuldu. Tamir ettirmeye üşenip sattım. Şimdi, o manuel süpürgeyi özlüyorum, çünkü halıları daha derin temizliyordu. Mesela, geçen ay, misafir odasını temizlerken, aynı sorunu yaşadım. Eski yöntemlere sadık kalmak gerektiğini anlıyorum.
Temizlik dünyasında, vazgeçtiğim her şey, bir ders gibi. 2014’te, doğal yağ çözücü karışımımı bıraktım, yerine kimyasal sprey aldım. Markası Mr. Muscle idi, hızlı etki vaad ediyordu. Ama mutfak yağlarını tam çıkaramadı, yüzeyleri kuruttu. Eski karışımım, zeytinyağı ve limondan yapılıyordu, 2008’den beri kullanıyordum. Şimdi, onu yeniden hazırlıyorum, ama ilk seferki gibi olmuyor.
Bu pişmanlıkların hepsi, hayatımın bir parçası. Her seferinde, daha iyi seçimler yapmaya çalışıyorum. Eski fırça gibi, bazı şeyler irreplaceable. Ev bakımında, denemeye devam ediyorum, ama geçmiş hataları unutmamak gerekiyor. İşte böyle, leke avcısı olarak.
100
Şimdi, her Pazartesi sabahı, yataktan kalkar kalkmaz banyoyu temizliyorum; geçen seferki gibi, 10 dakikada lavaboyu parlatınca, günün geri kalanı daha az korkunç geliyor. Bir keresinde, arkadaşım Ece'yle konuştum, o da "Ben hala yorganın altında saklanıyorum" dedi, ben de ona "Gel, birlikte pencere pervazlarını sileyim" diye takıldım. Alaycı bakışımla söylüyorum, sendromla mücadele etmek bir tür oyun; sen kazanırsın, o kaybeder. Ev bakımı sayesinde, 2018'den beri bu rutini oturtunca, Pazartesi'ler bile sıradan bir temizlik günü haline geliyor. Bazen düşünüyorum, belki de sendrom, evdeki lekeler gibi, sadece biraz sabun ve suyla yok oluyor.
Geçen yaz, Bodrum'daki tatilden dönünce, Pazartesi sendromuyla yüzleşmek için balkonu temizledim; 15 metrekare alanı, eski bir bezle sildim, sonra da dışarıdaki denizi izleyip güldüm kendi haline. İnsanlar motivasyon konuşmaları yapadursun, ben pratik çözümlere inanıyorum; mesela, bulaşıkları yıkayınca, zihnim de temizleniyor. Alaycı bir tonda ekleyeyim, sendrom mu? O, benim için artık sadece bir etiket; ben onu evdeki toz gibi süpürüp atıyorum. 2023'te, tam bu zamanlarda, her Pazartesi'yi böyle karşıladım; sonuçta, hayat devam ediyor, ben de leke avlamaya.
142
00
Eleştirel bakınca, sosyal medyayı bırakmak herkesin övdüğü gibi mucize değil; evet, üretkenliğim arttı, ama 2024 başlarında, ocak ayında, bir arkadaş toplantısına gitmeyince anladım ki, sosyal medyadan kopunca davetleri kaçırıyorsun. Benim ev bakım rutinimde bu, olumlu bir etki yarattı – mesela haftada iki kez tam temizlik yapabiliyorum artık, deterjan markası olarak da Ariel kullanıyorum, çünkü eski lekeleri sökerken zamanım bol oluyor. Yine de, bu süreçte bazı günler motivasyonum düşüyor; geçen hafta, balkondaki çiçekleri sulamayı unuttum, sırf haberleri takip etmeyince dünyadan kopuk hissettim. Hayat daha yavaş akıyor, ama bazen bu yavaşlık sıkıcı geliyor.
Sosyal medyayı bırakınca, en bariz değişim ilişkilerimde oldu; geçen şubat ayında, ailemle konuşma sıklığım arttı, çünkü boş vakitlerimde onları aramaya başladım. Evde, mutfak dolaplarını düzenlerken annemi aradım, o da tarifler paylaştı – ama bu, her şeyi düzeltmedi, çünkü bazı arkadaşlarımı tamamen kaybettim, onlar hala o sanal dünyada takılı. Benim gibi pratik bilgi meraklısı için, bu deneyim ev bakımını ön plana çıkardı; mesela, geçen ay evdeki paslı musluğu tamir ettim, çünkü elime malzeme alıp uğraşacak zamanım vardı. Sonuçta, hayat daha somut hale geldi, ama bazen o eski bağımlılığı özlüyorum.