Küçükken mahallede misket atıp saklambaç oynayan nesildenim. Ama 2002’de eve bilgisayar girince işler değişti. O zamanlar Windows XP’nin mavi ekranı, Counter-Strike 1.5’in menüsü. Abimle kasa başında kavga, kim önce oynayacak diye. Misal, okulu kırıp internet kafeye gitmek, Samsung CRT ekranlarda GTA Vice City oynamak. O günleri net hatırlıyorum. Annem görmesin diye ayakkabıları apartman boşluğunda saklardım, eve hüzünlü bir “matematik kursu vardı” bahanesiyle girerdim.
Ergenlikte iyice sardım. Özellikle 2010-2012 arası, League of Legends yeni çıkmış. Sınavdan geliyorum, bilgisayarı açıyorum, bir anda gece olmuş. Yemek, su hak getire. Ramazan ayında sahurdan iftara kadar oyun oynadım, camdan güneşi görüp “altına mı oynasam, mid’e mi geçsem” diye düşündüm. Yaz tatili desen, dışarı çıkmak yok, terli terli bilgisayara yapışmak var. Aile “kör olacaksın” diye feryat ediyor, kulak asmıyorum.
Üniversiteye geçince işler daha da sarpa sardı. Yurt hayatı, sınırsız Wi-Fi, Steam indirimleri. 2014 yazı, Skyrim’i yüklüyorum, 100 saat oynuyorum, karakter hâlâ bir baltaya sap olamamış. Arkadaşlarım dışarıda bira içiyor, ben Whiterun’da sosisli satıyorum. Sonra baktım, hayatımda hiçbir şey ilerlemiyor. Okulun ilk senesi bitmiş, notlar dipte, sosyal hayat desen “Steam arkadaş listesiyle” sınırlı.
Bana o dönemi fark ettiren şey ise garip bir şekilde bozuk bir mouse oldu. 2015’in kışı, Logitech mouse’un tıklaması bozuldu. Oyun oynayamaz oldum, deli oldum resmen. O an bir aydınlanma geldi. 10 yaşından beri oynuyorum, hâlâ aynı döngü. Sabah akşam oyun, kalan zaman kütüphane, arada yemek. Oyun olmayınca elim ayağım boşta. Hava güzel ama dışarı çıkmak tuhaf geliyor.
Bir gün, Ankara’da Kızılay’da takıldım. Starbucks’ın camında otururken insanları izledim. Adamlar sohbet ediyor, sevgililer kavga ediyor, birileri gitar çalıyor. O an fark ettim; benim hayatım sadece sanal skor tablosuna sıkışmış. Elimden gelen sadece oyun isimleriyle hava atmak. Kendi kendime “ben ne yapıyorum” dedim. Eve döndüm, Steam’i sildim, LOL hesabını internetten birine verdim.
Kolay olmadı. İlk ay elim sürekli mouse’a gitti. Boşluktan YouTube’dan oyun yayınlarını izledim, çaktırmadan kendimi kandırdım. Bir ara geri dönmeyi düşündüm ama çıkınca çıkıyorsun. Sonra bir baktım, gündüz dışarıda arkadaşlarla oturmak, akşam eve dönmek, gece kitap okumak… O zamana kadar oyunun gerçek hayatı çaldığını anlamamışım.
Şimdi bazen eski günleri anımsıyorum. CS 1.6’da dust2 haritasında pusuya yatmak, Skyrim’in mağaralarında kaybolmak… O nostalji güzel, ama hayatı kaçırdığını anladığında insana acayip koyuyor. Şimdi arada canım çekerse bir saat oynarım, sonra bırakırım. Kontrollü dozda nostalji zararsız, ama bağımlılık başka mevzu. Oyun güzel, ama gerçek hayat başka.
Ergenlikte iyice sardım. Özellikle 2010-2012 arası, League of Legends yeni çıkmış. Sınavdan geliyorum, bilgisayarı açıyorum, bir anda gece olmuş. Yemek, su hak getire. Ramazan ayında sahurdan iftara kadar oyun oynadım, camdan güneşi görüp “altına mı oynasam, mid’e mi geçsem” diye düşündüm. Yaz tatili desen, dışarı çıkmak yok, terli terli bilgisayara yapışmak var. Aile “kör olacaksın” diye feryat ediyor, kulak asmıyorum.
Üniversiteye geçince işler daha da sarpa sardı. Yurt hayatı, sınırsız Wi-Fi, Steam indirimleri. 2014 yazı, Skyrim’i yüklüyorum, 100 saat oynuyorum, karakter hâlâ bir baltaya sap olamamış. Arkadaşlarım dışarıda bira içiyor, ben Whiterun’da sosisli satıyorum. Sonra baktım, hayatımda hiçbir şey ilerlemiyor. Okulun ilk senesi bitmiş, notlar dipte, sosyal hayat desen “Steam arkadaş listesiyle” sınırlı.
Bana o dönemi fark ettiren şey ise garip bir şekilde bozuk bir mouse oldu. 2015’in kışı, Logitech mouse’un tıklaması bozuldu. Oyun oynayamaz oldum, deli oldum resmen. O an bir aydınlanma geldi. 10 yaşından beri oynuyorum, hâlâ aynı döngü. Sabah akşam oyun, kalan zaman kütüphane, arada yemek. Oyun olmayınca elim ayağım boşta. Hava güzel ama dışarı çıkmak tuhaf geliyor.
Bir gün, Ankara’da Kızılay’da takıldım. Starbucks’ın camında otururken insanları izledim. Adamlar sohbet ediyor, sevgililer kavga ediyor, birileri gitar çalıyor. O an fark ettim; benim hayatım sadece sanal skor tablosuna sıkışmış. Elimden gelen sadece oyun isimleriyle hava atmak. Kendi kendime “ben ne yapıyorum” dedim. Eve döndüm, Steam’i sildim, LOL hesabını internetten birine verdim.
Kolay olmadı. İlk ay elim sürekli mouse’a gitti. Boşluktan YouTube’dan oyun yayınlarını izledim, çaktırmadan kendimi kandırdım. Bir ara geri dönmeyi düşündüm ama çıkınca çıkıyorsun. Sonra bir baktım, gündüz dışarıda arkadaşlarla oturmak, akşam eve dönmek, gece kitap okumak… O zamana kadar oyunun gerçek hayatı çaldığını anlamamışım.
Şimdi bazen eski günleri anımsıyorum. CS 1.6’da dust2 haritasında pusuya yatmak, Skyrim’in mağaralarında kaybolmak… O nostalji güzel, ama hayatı kaçırdığını anladığında insana acayip koyuyor. Şimdi arada canım çekerse bir saat oynarım, sonra bırakırım. Kontrollü dozda nostalji zararsız, ama bağımlılık başka mevzu. Oyun güzel, ama gerçek hayat başka.
00