2026’da hâlâ “devlet bana bakar” kafasıyla hareket eden varsa, ciddi şekilde yanılıyor. Daha geçen ay, İstanbul’da emekli maaşı 10.000 TL’ye dayandı, markette bir haftada 2.000 TL gitti. Bankaların promosyonları cazip görünüyor diye bütün geleceği bunlara bağlamak saçmalık. Yatırım çeşitliliği şart: Dolar, altın, Bist30 hissesi, arsa… Hepsinden azar azar toplamak lazım. Kimseye “tek maaşla idare edilir” masalı anlatmasınlar. 65 yaşında hâlâ kira ödemek istemiyorsan, en azından başını sokacak bir yer şart. Sağlığa yatırım da atlanmamalı; yaş ilerleyince özel hastaneler cep yakıyor, devlet hastanesinde günlerce randevu beklemek zulüm. “Emekliliği beklerken daha çok çalışmak” gıcık bir öneri gibi ama başka çare yok, açık konuşayım.
İki yıl boyunca aynı evde yaşadığım üniversite arkadaşım, cebimdeki son 50 lirayı isteyince bile tereddüt etmedim çünkü her lafı tuttu, tek bir yalanını yakalamadım. İtimat lafla değil, küçük detaylarda, aksi çıkmayan sözlerde birikiyor. İnsan bir kere kandırıldığında, bir daha kolay kolay eski güveni kuramıyor. Herkes konuşur, ama verdiği sözü tutan nadir; işte asıl güven de orada başlıyor.
Geçen sene Eylül’de, beş yıllık dostluğum bittiğinde salonun ortasında öylece kalakaldım. Telefonda konuşacak kimseyi bulamamak, bir anda şehirdeki tüm mekanların anlamsız hale gelmesi tuhaf bir boşluk yaratıyor insanda. Her sabah aynı kafede kahve içtiğimiz yere tek başıma gidince, garson bile “Diğerini göremiyoruz, umarım iyidir” deyince canım sıkıştı. Bir süre her yere yalnız gittim, bazen kafede oturup kitap okudum, bazen sokakta amaçsız dolaştım. Zamanla şunu fark ettim: Yalnızlığa alışmak için kendine küçük rutinler yaratmak gerekiyor. Sabah yürüyüşleri, tek başına sinema, hatta market alışverişini bile seremonik hale getirmek. İlk üç ay çok zor geçti ama ardından kendi başıma da iyi vakit geçirebildiğimi gördüm. Yalnızlık bazen insanı büyütüyor, ama acısı geçene kadar biraz sabır ve kendine iyi davranmak şart.
2025’te direksiyon sınavlarını kısalttılar, 35 dakikadan 25 dakikaya düştü. Artık park ve rampa kalkış kısmı daha kritik, hata toleransı sıfıra yakın. Teorik sınav ise tamamen tablet üzerinden, eski kitapçık devri bitti. Ankara’da kurslar artık haftada iki kere deneme sınavı yapıyor, kimse şansa bırakmasın diye.
2022’de Ankara’da sınava girip 84 puan aldım, hala bekliyorum. Atama dediğin şey torpilin adını kodla yazmak gibi bir şey olmuş. Merkezi atamada kontenjanlar komik derecede az, mülakatlarda kafalarına göre eliyorlar. KPSS puanını alıp, “hadi bakalım ne zaman sıra gelecek?” diye yıllarca beklemek, psikolojik eziyet resmen. Bu kadar insanı umutlandırıp sonra aylarca, yıllarca süründürmek devletin vatandaşa yaptığı en büyük ayıp.
Mentol olmadan çiğnenen sakız, ferahlık hissini vermiyor ama ağız sağlığı konusunda da eksik kalıyor. Özellikle iş yerinde, uzun toplantılarda mentolsüz sakızla idare ettiğim çok oldu. İstanbul’da bir zincirden aldığım sade sakız, nefesi taze tutmak bir yana; bir saat sonra ağzıma garip, yapışkan bir tat bıraktı.
Mentolsüz sakızların en büyük handikabı, antibakteriyel etkiyi sağlayamaması. Mentol, dilin üzerindeki bakterilerin ve plak oluşumunun azalmasına yardımcı oluyor. Sırf tazelik değil yani olay; ağızdaki flora üzerinde kimyasal olarak etkili. Mentolsüz çiğneyince, ağzın içindeki kötü koku da bastırılmıyor. Özellikle sigara içen birinin nefesi, sade sakızla ancak bir-iki dakika idare edebiliyor. Sonrasında daha beter bir burukluk kalıyor.
Şekersiz sakız, tükürük salgısını artırdığı için asidik ortamı nötralize ediyor, diş çürüklerini biraz önlüyor. Ama mentol olmadığında, bu etki ciddi şekilde azalıyor. 2023’te bir diş hekiminin söylediği şuydu: “Mentol, sadece tazelik değil; hafif antiseptik etki de yapıyor.” O yüzden mentolsüz olanları genelde çürük riski yüksek çocuklar için öneriyorlar ama yetişkinlerde pek işe yaramıyor.
Arka arkaya üç gün squat yaptıktan sonra üstüne yürüyememek gibi bir şey yok. Geçen ay, Mart başı gibi, Kadıköy’de ilk kez spinning dersi denedim. Ertesi gün bacaklarda yangın vardı, klasik. İlk iş: duş sonrası kaslarıma bolca magnezyum yağı sürdüm, ciddi şekilde faydasını gördüm. Sonra bol su içtim, saçma ama gerçekten işe yarıyor. Soğuk compress da işi hızlandırıyor, özellikle buzlu havlu bacaklara sardığında ağrı baya azalıyor. Isınmadan direkt antrenmana girenler zaten çomağı kendi bacağına sokuyor, onu da belirteyim. Son olarak, hafif tempolu yürüyüş veya esneme hareketleri de ertesi gün felç gibi dolaşmana engel oluyor.
Geçen yıl Kadıköy’de bir spor salonunda deli gibi çalışırken antrenör, “Senin ihtiyacın yok, paranı yeme” demişti. Normal beslenmeyle rahatlıkla karşılanabiliyor; tavuk, yoğurt, yumurta derken günlük protein hedefini tutturmak mesele olmuyor. Yarışmacı sporcuysan belki mantıklı, ama masa başı çalışan birinin elinde shaker’la dolaşmasına gerek yok. Reklamı abartılıyor, çoğu zaman gereksiz yere para gidiyor.
2023’te Kadıköy’de açtığım küçük kahve dükkanında ilk faturayı keserken yaşadığım stres hâlâ aklımda. Youtube’daki süslü “başarılı oldum” videoları hep yalan; mevzu önce belediyeyle, sonra vergiyle, en sonda müşteriyle cebelleşmek. Hikaye hayal kurmakla başlıyor sananlara tek tavsiye: Eldivenleri tak, çamura dalmadan bu işin tadı yok. Üniversitede girişimcilik dersi, pazarlama slaytından ibaret; gerçek hayat Excel tablosunda eksiye düşmek.
Masada cool takılıp, sahada işler karışınca hemen “milli birlik” kartını açan bir ekol var burada. 2023 yazındaki İsveç’in NATO meselesi ya da geçen ay Suriye sınırındaki kriz, hep aynı: önce yüksek perdeden konuş, sonra ABD’den azar işitince geri vitese tak. Laf çok, icraat zayıf. Diplomasi dedikleri şey şu an genelde “kriz çıkınca kanka aramak” seviyesine düştü.
2023 yazında Kadıköy’de bir kahvecide yarı zamanlı çalışmaya başladığımda, ilk hafta kasadan çıkan para miktarına şaşırmakla kalmamıştım; müşteriye latte mi satıyorum yoksa günlük beş saatlik ayakta durmamı mı satıyorum, anlamam birkaç gün sürdü. Bir anda hayat, sadece sınav haftası stresinden ibaret olmaktan çıktı. Sabah 07.30’da açılış, akşam 14.00’te kapanış, sonrası okul. Öğrenciliğin yanına eklenen bu yeni kimlik beni hem zorladı hem değiştirdi.
En net fayda: Para kazanmanın ne kadar zahmetli olduğunu iliklerime kadar hissettim. Ay sonunda elime geçen 6.500 TL'nin hesabını yapınca saçma sapan harcama huyum bir anda törpülendi. Bir kahveye 85 TL vermek yerine, kendi demlediğim filtreyle yetinmeyi öğrendim. Markette indirimli ürünleri kovalar oldum. İnsanın kendi parasını kazanıp harcamasıyla, aileden gelen avans arasında dağlar kadar fark var.
Bir de özgüven meselesi var. İlk günlerde sipariş alırken sesim titrerdi; yanlış isim yazınca müşteriden azar işitmek, ardından "neyse ya, olur böyle" diyebilmek... İnsan ilişkilerinde ciddi bir pratik oldu bu. Hocalarla, arkadaşlarla, aileyle iletişim başka, müşteriyle bambaşka. Problemi çöz, laf yeme, kendini ezdirme ama sınırı da aşma. Dışarıdan kolay görünüyor ama 1 saat yoğunlukta kasada kal, bak nasıl terliyorsun.
Sakız çiğnerken mentol arayanlara kötü haber: şekersiz ve mentolosuz olanlar dişlerinizi korumak konusunda daha etkili. Mentol sadece serinlik hissi veriyor, asıl işi yapıyor değil. Ağız sağlığı için önemli olan şey sakızın çiğneme sırasında tükürük üretimini uyarması ve pH dengesini koruması—mentol bunlara hiçbir katkı sağlamıyor, hatta bazı mentolusuz sakızlar xilitol içeriyor ki bu maddeler diş çürümesine karşı gerçekten çalışıyor. İki saat çiğnerseniz fayda görürsünüz, ama yemekten sonra beş dakika çiğneyip bırakırsa sakız ne olursa olsun pek işe yaramaz.
2018’de Almanya’ya ilk taşındığımda markette yoğurt reyonunu bulamayınca ağlayacak gibi olmuştum. O gün anladım ki sağlam kafa, sağlam krizden çıkıyor. İnsan kendini zor durumda bırakıp, sonra da “Bundan ne çıkar?” diye soruyor. Netflix’e sarılmak yerine yürüyüşe çıkmak, sabahları soğuk duş almak, biraz da başına gelenleri hafife almayı öğrenmek şart.
Yulafı sütle kaynatıp üstüne bir avuç fındık, biraz da muz doğrayınca “fit influencer” gibi hissediyorum. Hazır paketlere esir olmadığım o üç dakika gerçekten kendimle gurur duyduğum an. Geçen ay markette yulaf 32 liraydı, şimdi 47; sağlıklı yaşamak neredeyse lüks oldu, bari evde uydurup yiyoruz. Akşamdan yoğurda chia tohumu atınca sabah sanki bilimsel deneyden kahvaltılık çıkıyor, öneririm.
2022’de lisans KPSS’ye girdim, ertesi hafta “şimdi ne olacak” diye kara kara düşünmeye başladım. Puan açıklandıktan sonra ÖSYM’nin “Tercih Robotu” ile yatıp kalktım. Kafamı kurcalayan ilk şey, merkezi atama mı, yoksa mülakatlı kadrolar mı diye ayrım oldu. Merkezi atamada, KPSS puanın kaçsa, sistem seni ona göre bir sıraya koyuyor. Torpil, dayı, mülakat yok. Tercihler genellikle Kasım ve Haziran’da alınıyor. 2023/1 ve 2023/2 diye geçiyor. Yani yılda iki kez kadro açılıyor.
Mülakatlı kadrolarda işler başka. Mesela öğretmenlik, zabıta, PTT gibi alanlarda önce KPSS’den barajı geçiyorsun, sonra kurumun kendi açtığı mülakata giriyorsun. 2023 Aralık’ta İstanbul’da Zeytinburnu Belediyesi zabıta alımı için mülakata girdim. 61 kişi çağrıldı, 6 kişi alındı. Sorular bazen saçma olabiliyor: “Belediyecilik nedir?” veya “Trafik tabelalarını say.” gibi. Mülakat puanın, KPSS puanınla birleşip sıralamayı belirliyor. Burada işin içine insan faktörü giriyor, dayı arayanları çok gördüm.
Atama beklerken, e-Devlet ve ÖSYM’den duyuruları takip etmek şart. 2024 baharında İçişleri Bakanlığı 300 memur alacak diye ilan çıktı, 18 bin kişi başvurdu. Bu işte şans da var, sabır da. Merkezi atamaların güzel yanı, başvuruyu yapıp beklemek. Ama kontenjanlar azaldı, herkes yüksek puan peşinde. 88 puan aldım, Ankara’da kalmak istedim, hepsi 91’le kapattı. Tayin, il dışı, taşra gibi başlıkları da hesaba katmak lazım. Birçok kişi “ne iş olursa yaparız” diye yazıyor, sonra 2 yıl tayin bekliyor.
2018’de Ankara’da iş ararken çoğu CV’de hâlâ “hobiler: kitap okumak, yüzmek” klişesini görmekten gına gelmişti. İnsanlar hâlen hangi pozisyona başvurduğunu hiçe sayıp tek tip CV şablonu dolduruyor. Mesela yazılım mühendisliğine başvurup “iletişim yeteneği”yle övünenleri çok gördüm. Halbuki teknik deneyimini somut örneklerle yazsa, bir proje adı verse çok daha etkili.
Bir başka büyük hata: Abartılı İngilizce başlıklar, “Curriculum Vitae” yazınca CV daha havalı sanıyor millet. 2024’te Amsterdam’da iş bulmaya çalışırken, Hollandalılar doğrudan, kısa ve net bilgiler istiyordu. Burada bir sayfadan uzun CV’ye bakmıyorlar bile. Türkiye’de ise CV’yi essay’e çevirenler var. Fark açık: Burada öz, orada laf kalabalığı makbul. Özellikle yeni mezunlar kendini pazarlama işini ciddiye almıyor, “nasılsa diploma yeter” sanıyor. Çoğu zaman ilk turda elenmenin sebebi bu oluyor.
2024 yazında, haftada üç-dört kere McDonald’s ve Burger King arasında gidip geliyordum. Cüzdanla tartışmaya başlayınca işin rengi değişti. Evde tavuk sote ve pilav yapmaya başladım, hem midem rahat etti hem ayda bin liradan fazla cepte kaldı. Markete girerken arada can çekiyor ama ne zaman kart ekstresine bakıyorum, tekrar evde yemek pişiriyorum.
Üniversitede 3. sınıftayken, staj peşinde koşarken tanıştım ilk kez gerçek anlamda mentor desteğiyle. Okulda anlatılanlar kısır kalıyor, piyasada işler öyle yürümüyor. Bir abla vardı, PwC’de çalışıyordu; her ay düzenli buluşup CV’mi, LinkedIn profilimi, hatta e-postalarımı bile tek tek elden geçirmiştik. O yönlendirme olmasa, Erasmus sonrası İstanbul’a dönüp 6 ay işsiz gezecektim muhtemelen. İşin raconu şu: Mentor, senin göremediğin kör noktaları tek cümlede gösteriyor. Hangi sektörde kiminle iletişime geçmen lazım, hangi sertifika hiç işine yaramaz, ne zaman maaş pazarlığı yapman gerekir… Bunları kitapta yazmazlar. Kimseye “herkes mentor bulsun” gazı vermiyorum ama eğer kendi yolunu bulamıyorsan, birinin tecrübesine tutunmak hayat kurtarıyor.
Berlin’de üniversite okurken derslerin yarısı grup projesi ve tartışma odaklıydı, ezber isteyen tek bir sınav yoktu. İstanbul’da ise hâlâ PowerPoint sunumuna bakan, notları harfiyen ezberleyen sistem devam ediyor. Yurt dışında öğrenciye özgüven ve analitik düşünme kazandırıyorlar; burada hâlâ “hoca ne isterse onu ver” kafası geçerli. İmkanın varsa kesinlikle bir dönem bile olsa yurtdışını denemek lazım.
Geçen sene Kadıköy’de bir dijital ajansın ofisinde işe başladım. İlk haftalarda herkesin surat beş karış. Yüksek tempoda gece yarılarına kadar çalışıyoruz, kimseyle doğru düzgün sohbet yok, öğle arası bile ofiste sessiz geçiyor. O dönem en çok hissettiğim şey, işin kendisi zor değil ama ruhsuz ortam insanı tüketiyor.
Bir gün öğlen, yan masadaki Melike’yle Starbucks’a kaçtık. Oturduk, kahve içerken başladık dertleşmeye. Meğer herkes motivasyonun dibe vurduğundan şikayetçiymiş. Aynı gün, Google Drive’da ortak bir müzik listesi açtık. Ofiste radyodan boğucu slow şarkılar yerine artık arka planda enerjik, güncel parçalar çalıyor. İnsanlar ilk günden itibaren daha fazla gülmeye başladı, iki üç kişi masalara uğrayıp şarkı önerisi alıyor. En ufak değişiklik bile ortamı yumuşattı.
Bir başka küçük ama etkili hareket: Patron, “Cuma günü herkes pizza olsun, ben ısmarlıyorum!” dedi bir defa. Komik ama o pizza günü, bütün ekip ilk kez kendi arasında hakkıyla sohbet etti. Masada “sen nerelisin, hangi takımı tutuyorsun” muhabbetine kadar girdik. Pizzanın motivasyon gücünü hafife alan çok olur, ben bizzat gördüm: Gıda, sohbet ve rahatlama birleşince insanlar hemen açılıyor.
2018’de annem için rapor çıkarmak iki haftamı yemişti, tam anlamıyla sabır testi. Her adımda ayrı evrak, farklı doktor, bir imza için bile kuyruk. Şimdi e-Devlet’ten randevu alma işi kolayladı ama hastane koridorlarında hâlâ insanı canından bezdiren bekleyiş var. Kağıt işinden kurtulduk, ama sistem hâlâ ağır işliyor; memurdan memura top çevirme hâlâ baki.
İki kulüp, bir iş, üstüne dört ders yükleyince ne sosyal hayat kalıyor ne de uyku. Haziran 2025’te tam ortasında kaldım, sabah Sturbucks’ta kahveyle ayılırken Google Takvim ile hayatımı kurtardım. “Yetişirim ya!” kafası en büyük düşman; ne ödev kalıyor ne de sınava çalışma. Saat aralıklarını net belirlemeden, bu sistemin altından kimse kalkamaz.
Ankara OSTİM’de beyaz yaka çalıştım, iş güvenliği laf üstünde vardı ama uygulama pek yoktu. 2025’te denetim gelince uyarı levhaları ortaya çıktı, herkes yelek giydi; sonraki hafta yine eski tas eski hamam. Patronun ilk sorduğu “makine çalıştı mı?”, kimse “eline bir şey oldu mu” diye sormaz. Fatura kesmek, can güvenliğinden daha önemliyse bu ülkede iş kazası da olur, mobbing de olur.
Fotoğraf koymayan, sadece yazı yazanlar işe alınmıyor. İnsan kaynakları müdürü ilk 5 saniyede görsel karar veriyor, metni sonra okuyor. Özgeçmiş bir pazarlama aracı, CV değil. Tarih, şehir, telefon numarası gibi gereksiz bilgilerle sayfayı doldurmak yerine başarılarını rakamla göster: "satış %40 arttırdım" yazmalısın, "satış arttırdım" değil. İş deneyimini ters kronolojik sırayla yaz, en yeni işten başla. Yazım hatası, bölüm sayılarında tutarsızlık yapma, CV'yi 2 sayfaya sığdırmaya çalışırken küçük font kullanma. Aynı pozisyon için farklı CV hazırla, her firma için özelleştir.
Bir fabrikada çay taşıyarak başladığım staj, “ben bu işi yapar mıyım” sorusunu kafamda netleştirmişti. Şefin Excel’de gösterdiği üç satırlık tablo, okulda öğrendiklerimin havada kaldığını yüzüme tokat gibi çarptı. Patronun “soru sor” baskısı altında, iş hayatında ezberden ziyade iletişimin ve pratik zekânın öne çıktığını orada fark ettim. Ne kadar teorik bilgi olursa olsun, o üç ayda öğrendiklerim okul yıllarını solladı.
00
Bir de markette denk geldiğim ucuz, mentolsüz sakızlar var; çoğu zaman dişin arasına yapışıp kalıyorlar. Hem ağızda temizlik hissi vermiyor, hem de yapay tatlandırıcı tadı hemen ortaya çıkıyor. Bazı markalar (isim vermeye gerek yok, herkesin bildiği o yerli marka mesela) mentol koymadan üretim maliyetini düşürüyor. Ama sonuç: Ne nefes temizliği, ne ferahlık, ne de gerçek ağız bakımı.
Kısacası, mentolsüz sakızlar, ağız sağlığı için minimum katkı sağlıyor. Sırf çiğniyor olmak yeterli olmuyor. Özellikle dışarıda, su içme imkanı olmayan bir ortamda nefes ferahlığı bekliyorsan; mentolsüz olanlar hayal kırıklığı. Şekerli sakız ise işi daha da batırıyor, çünkü çürük riskini artırıyor.
Diş hekimleri kısa vadede zararlı demiyor, ama uzun vadede mentolsüz sakızın ağız hijyeni için neredeyse hiçbir şey yapmadığı açık. Ferahlatma yok, plak azaltma etkisi düşük, bakterilerle savaş zayıf. İlle de sakız çiğneyeceksen, şekersiz ve mentollüden şaşma. 12 Mart 2026’da hâlâ bu kadar basit bir şeyi tartışıyor olmamız, market raflardan ne kadar ucuz ürün kaldırırsak kaldır, adam gibi kaliteye ulaşamadığımızın kanıtı.
00
Çevremde fark ettiğim bir şey; part time işte çalışan öğrenciler, genel olarak hayata daha hazırlıklı. Staj başvurularında, "bizim işte disiplin önemli" dendiğinde, "ben zaten üç ay sabah 7’de kalkıp çalıştım" diyorsun. Laf olsun diye CV’ye yazmıyorsun yani. Patronun huysuzluğu, iş arkadaşının tripleri, müşteriyle kavga etmemek... Bunlar küçükken öğrenilince ileride daha az tökezliyorsun.
Hele ki İstanbul gibi pahalı bir şehirde okuyan öğrenciysen, part time iş hayat kurtarıyor. Kira, yol parası, fotokopi derdi... Aileyle aradaki şehir mesafesini para konusunda mümkün olduğunca kısa tutmak gerekiyor, yoksa her ay sonu tatsız muhabbetler dönüyor.
Bazı arkadaşlarım "okula, derslere vakit kalmıyor" diyor. Doğru, zorlayan yönü var ama bu biraz da planlama işi. Ben sabahçı vardiyasında çalışıp öğleden sonra okula gittim, sınav zamanları gün değiş tokuşu yaptık. Sonunda hem tecrübe hem para hem de hafif özgürlük geldi. Öğrenciyken alınan sorumluluk, ilerde iş hayatında nasıl ayakta kalınır, onu öğretiyor.
Kısacası, part time işte yoğrulmak, insanı okulun steril dünyasından çıkarıp gerçek hayatla tanıştırıyor. Ajandamda "çalışma", "ders", "arkadaş buluşması" diye üç ayrı renk kalemim varsa, bunun mimarı kesinlikle öğrenci harçlığı değil, kahve makinesinin başında geçen o sabahlardır.
00
En kritik noktalardan biri de, tercih yaparken “açıkta kalırım” korkusu. 2025 Ocak atamasında Adalet Bakanlığı’na 6500 kişi alınacak diye haber düştü, tercihleri son gece değiştiren çok oldu. Başvurduğun kurumun şartlarını dikkatle okumazsan, son anda “evrak eksik” diye elenirsin. Mesela Uşak Tapu Müdürlüğü “B sınıfı ehliyet” istemişti, sırf bunu kaçırdığı için atanamayan insanlar gördüm.
Bazen de atama olsa bile hemen başlamıyorsun. Evrak teslimi, güvenlik soruşturması, arşiv araştırması derken 2-3 ay beklemek var. 2023’te Adana’ya atanan bir arkadaş, Aralık’ta başladı, Mart’ta göreve başlatıldı. Aradaki belirsizlik can sıkıyor. Kurumlar bazen keyfine göre oyalıyor, bazen topluca çağırıyor.
Etrafımda 2020’den beri bekleyen insanlar var. Herkesin dilinde aynı cümle: “Bir atansak rahatlayacağız.” Ama işin aslı, atama sonrası da yeni dertler çıkıyor. Taşraya tayin, düşük maaş, kiralık ev derdi. Hatta bazı arkadaşlar, “şu kadar bekledim, özel sektörde daha iyi kazanıyordum” diye yakınıyor. KPSS sonrası yol uzun, psikoloji sağlam olacak. Yalnız değilsin, herkes bir şekilde o ekrana kilitleniyor. Şans, puan, sabır… Hepsi lazım.
00
Bir de takdir meselesi var. Sadece maaşla olmaz bu iş. Haziran’da bir sunum hazırladım, normalde bir “eline sağlık” deyip geçerler. Bu sefer ekip lideri sunumu toplantıda öne çıkardı, “arkadaşlar şu görsellerin hakkını verelim, çok uğraşılmış” demesi bana resmen doping etkisi yaptı. Bir sonraki sunuma ekstra özen gösterdim, çünkü yapılan işin değer gördüğünü bilmek insana gaz veriyor.
Kendi gözlemlerimden şunu anladım:
- Küçük jestler (bir kahve, bir teşekkür, bir pizza)
- Ortak aktiviteler (öğle arası dışarı çıkmak, müzik paylaşmak)
- Yapılan işin görünür olması ve takdir edilmesi
Bunların hiçbiri devrim değil, ama insanın motivasyonunu canlı tutan şeyler bunlar. Kimse sabah alarmı “Bugün de Excel açacağım!” diye sevinerek kurmaz. Ama ortamı samimi ve takdir dolu hale getirmek, insanı oraya ait hissettiriyor. Müdürden ziyade, yan masadaki arkadaşın bir “helal olsun sana” demesi bile bazen gününü güzelleştiriyor.
Koca koca şirketler motivasyon için milyon dolar harcıyor, bazen bir playlist, dürüst bir teşekkür mektubu ya da cuma günü gelen pizza kutusu yeterli olabiliyor. Kendi küçük ofis devrimini yapmak isteyenlere tavsiyem: Samimi olun, ufak şeyleri es geçmeyin, insan gibi davranın. Gerisi kendiliğinden geliyor zaten.