Öğrenci olarak çalışmak sadece cebine para koymuyor, aynı zamanda üniversiteyi bitirdiğinde işveren ne aradığını biliyor oluyorsun. İlk iş deneyimi özgeçmişine gerçek değer katıyor—teorik bilgi ile pratiğin arasındaki uçurumu kapatıyor. Zaman yönetimi öğren, sorumluluğun ne demek olduğunu hisset, sosyal ağını genişlet. Sadece para için değil, kendini geliştirmek için yapılan part time işler daha sonraki kariyer adımlarında ciddi fark yaratıyor.
Birine her şeyini anlatınca, insan bir noktadan sonra kendini çıplak hissediyor. Arkadaşlığa güven tamam da, herkesin özel bir alanı olmalı. Mesela 2022’de Ankara’da bir dostuma fazla açıldım, lafı başkasından duyunca “tamam, buraya kadarmış” dedim. Öğrendim ki, samimiyetin dozu iyi ayarlanmazsa ağızdan çıkan bazen bumerang gibi dönüyor.
İlk defa 2021’in yazında, pandemi sonrası bomboş Kadıköy sahilinde sabah koşmaya başladım. O zamana kadar hep “Yarın başlarım” diyenlerdendim. Birkaç hafta geçtikten sonra kafamın içindeki uğultunun azaldığını, sabahları daha az öfkeli kalktığımı fark ettim.
Kimse söylemiyor; düzenli egzersizle beraber insanın kendine tahammülü artıyor. Mesela işte saçma sapan bir mail geliyor, o gün squat yapmışsan, daha az takılıyorsun. Sanki stres kaslardan terliyor da gidiyor. 2023 Ekim’inde haftada üç gün spora yazıldım; ilk bir ay hiç istemeden gittim. Sonra garip bir şekilde, spor olmayan günlerde huzursuzlanmaya başladım. Hareket etmezsem içeride bir şeyler şişiyor, patlayacak gibi.
Bir de, kafada “Başardım!” hissi büyük mesele. 5 kilometreyi ilk kez tamamladığımda, ertesi gün hayatımda ilk defa CV yollamaya cesaret ettim. O başarı duygusu, sanki başka yerlerde de zincirleri kırmak için gaz veriyor insana. Bir noktadan sonra egzersiz, sadece vücudu değil kafayı da terbiye ediyor. Kötü alışkanlıklardan uzaklaşmak kolaylaşıyor; bir bira içmek yerine, “Yarın sabah antrenman var” diye eve döndüğümü çok kez hatırlıyorum.
Dışişleri koridorlarında yıllar önceki Ankara havası çok başkaydı. 90’larda, Dışişleri’nde İsmet Birkan’ın, Onur Öymen’in toplantılarında herkes not defterine üç kere düşünmeden hiçbir şey yazamazdı. Bir cümle yanlış kuruldu mu, kravat hafif gevşetilir, yüzler asılırdı. Kriz yönetimi ise daha çok “Alo, Washington’ı ara, ne diyorlar?” kafasındaydı.
Şimdi işin rengi değişti. Son 5-10 yılda, kriz patlak verince WhatsApp grupları, eski büyükelçilerin emekli apartmanlarındaki dedikoduları, Twitter’da anlık açıklamalar… Her şey hızlandı ama derinlik kayboldu. 2020’deki S-400 meselesinde gördüm: Bir gün Rusya’yla “kanka”, ertesi gün ABD’den fırça, sonra Almanya’dan arabuluculuk… Herkes bir anda uzman kesildi, televizyonda geceye doğru iki alışıldık sima, bir eski diplomat, bir de asker paşa, yorumlar havada uçuşuyor. Fakat iş ciddiye binince, hâlâ kapalı kapılar ardında, eski usul, “Kardeşim, bizden ne istiyorsunuz?” diye pazarlık dönüyor.
Bir kere, eskiye göre çok daha hızlı karar alınıyor ama hazırlık süresi hep kısa. 2016’daki Rus uçağı krizi tam bir örnek. Elçilik binasında çalışan bir tanıdığım vardı, “Sabah haberle birlikte öğrendik, herkes panikte. Yarım saat sonra Rus büyükelçisiyle üç kişi odada, göz göze bakıyoruz, kimse ne diyeceğini bilmiyor,” demişti. Eskiden aylarca zemin hazırlanır, şimdi ise günler, hatta saatler önemli.
Çoğu insan 22-23 yaşında ne yapacağını bilmeden kariyer seçiyor, sonra 30'unda fark ediyor ki yanlış yoldaymış. Halbuki doğru amaç belirlemek için üç şeyi net tutman yeterli: neye iyi olduğun, ne kazanmak istediğin ve günlük işini yaparkense ne hissetmek istediğin.
Yetenekle para arasında seçim yapanlar genelde mutsuz kalırlar. Tasarımcılık yapıp kötü para kazanmak mı, yoksa muhasebeci olup rahat ama sıkıcı bir hayat mı yaşamak — bu ikilem saçma. İkisini de sağlayan işler var, bulman lazım. LinkedIn'de 30 kişiye mesaj at, yaptıkları işi sor. Gerçek hikayeler duymak sayısal verilerden daha çok yardım eder.
Bir de şunu unutma: kariyer amacı sabit değil. 2023'te yazılım geliştirici olmak isteyebilirsin, 2025'te yöneticilik yoluna girebilirsin. Amacını belirlemek demek "şu an ne yapıyor olmak istiyorum" demektir, beş sene sonrası için değil. Bunu anlayınca çok daha rahat karar verebilirsin.
Sabah 7’de kalkıp koşuya çıkan birinin modunu gün boyu kimse kolay kolay bozamıyor. Dört yıl önce İstanbul’da Koşuyolu Parkı’nda başladım bu disipline. İlk başta sadece kilo vermek için zorluyordum kendimi ama, 10 gün sonra fark ettim: Uyku kalitesi artıyor, kafada dönen gereksiz düşünceler azalıyor. Özellikle anksiyete ve stresle baş etmek için doğal antidepresan gibi çalışıyor. İşe trafikte sinirlenmem, patronun saçma sapan triplerine takmam azaldı. Haftada üç gün, 40 dakikalık tempolu yürüyüş veya basit bir vücut ağırlığı antrenmanı bile yetiyor. Kimse mucize beklemesin, ilk iki hafta acayip yorucu ama sonra hem enerji geliyor hem de kendini daha net hissediyorsun. Tavsiyem: Gidip en pahalı spor salonuna yazılma, evde mat, iki dambıl, Spotify’da sağlam bir playlist ve istikrar yeter.
Hafta içi gece 12’den sonra telefona bakınca sabaha kadar uykum kaçıyor; ama akşam 10’da ekranı kapatıp kitap okuyunca sabaha kadar deliksiz uyuyorum. Melatonini baltalayan mavi ışık meselesi, lamba ışığıyla bile fark ediyor. Melisa çayı da işe yarıyor ama spor yaptığım günlerde uyku kalitem bariz daha iyi, onu hiçbir çay geçemiyor.
2024’te devlet üniversitelerinde harçlar geri gelince, zaten belini doğrultamayan öğrencinin psikolojisi iyice bozuldu. Bir dönemlik harç 950 TL’ye dayandı, özellikle İstanbul gibi şehirlerde okuyan için facia. Sadece harçla bitmiyor ki; ev kiraları, yol parası, yemek… Bizim fakültede (Ege Üniversitesi, İktisat) geçen yıl sınıfın yarısı burs arayışındaydı. Ailelerin yükü de cabası; asgari ücret 17.000 TL, bir çocuğun aylık masrafı neredeyse bunun yarısı. Bu iş, üniversiteye erişimde eşitsizliği körüklüyor. Eskiden harçlar kalkınca biraz nefes alınmıştı, şimdi tekrar başa sardık. Eğitim, parası olana değil, hak edene açık olmalı; aksi halde ülkenin gelecek potansiyeli çöpe gidiyor.
İstanbul’da 2023’ün sonbaharında kafede garsonluk yapmaya başladım, ayda 12-15 bin lira arası kazanıyordum ve açıkçası ilk kez parayı yönetmeyi orada öğrendim. Haftada 3-4 gün çalışınca hem okula hem işe yetişebildim, disiplinin ne olduğunu kafede müşteriyle tartışırken değil, sabah 07.00’de kalkmak zorunda kaldığımda anladım. Sadece para değil, insanı gerçek anlamda büyüten şey, patronla pazarlık yapmak, bazen haksızlıkla mücadele etmek. Fiş kesmeyi, bahşiş paylaşmayı, hatta sigorta olaylarını orada çözdüm. Geriye dönüp bakınca, teorik bilginin yetmediği, hayatın net bir şekilde göze battığı yer o part time işlerdi. Üniversite hayatında, sadece ders çalışana göre hayata bir sıfır önde başlıyorsun.
2025’te işe giriş belgemi almak için sabah 8’de yine e-Devlet’e daldım, ilk sırada sabıka kaydı, tapu ve SGK dökümü vardı. Üniversite mezunları askerlik tecilini, aileler ise pandemi sonrası HES kodunu alırken ezberledi sistemi. Ehliyet ceza sorgulama da son dönemde patladı; özellikle İstanbul trafiğinde. Kimlik yenileme ya da taşınma sonrası adres beyanı da hâlâ klasiklerden.
Eskiden travmanın üstüne sünger çekmek makbul sayılırdı, “Unut gitsin” derlerdi. Şimdi ise terapiye gitmek, duyguyu yaşamak, hatta spor salonuna gidip stres atmak neredeyse günlük rutin oldu. Ben 2020’de Almanya’da tek başıma kalınca, meditasyon uygulamalarıyla ilk defa tanıştım. Kararları tek başıma almak ve yalnızlığı yönetmek, insanı ister istemez güçlendiriyor.
2020 pandemi döneminde Berlin’de dört duvar arasında sıkışıp kalınca anladım; insanın kafası sağlam değilse en ufak sallantıda dağılıyor. Her sabah kalkıp ne olursa olsun dışarı çıkmak, 20 dakika bile olsa yürüyüş yapmak zihni bayağı toparlıyor. Kendi kendine konuşup dertleşmek bile garip bir şekilde işe yarıyor, yeter ki kafayı camdan cama vurdurmadan kontrolü kaybetme.
Yerel seçimlerde kadın adayların sayısı artsa da, belediye meclislerindeki temsil hâlâ erkek egemen. 2024 seçimlerinde her 10 muhtar arasında 1'i kadındı, muhtarlık kadar kutsallaştırılan belediye başkanlığında ise durum daha vahim. Sorun sadece aday sayısı değil, seçmen davranışı ve siyasi partilerin kadın politikacıları destekleme şekli. Ankara'nın mahalle muhtarlarında, İstanbul'un ilçe meclislerinde kadın varlığı arttığında, sosyal hizmet bütçelerine daha fazla kaynak aktarıldığını, çocuk bakım merkezleri ve kadın sığınakları için daha çok girişim geldiğini görüyoruz. Yerel yönetim, ulusal siyasetten farklı olarak insanların gündelik hayatına dokunduğu için, kararları alan kadınlar ekonomik ve sosyal politikada fiili değişim yapabiliyor. Partiler kota yerine gerçek destekle hareket etmedikçe, bu değişim hızlanmayacak.
Almanya’daki Türkler 2023 seçimlerinde oy kullanıp siyasette ciddi ağırlık koydu ama, Fransa’da hâlâ sesleri cılız. Hollanda’da Denk Partisi gibi meclise giren örnekler var, İngiltere’de ise Türkler neredeyse yok hükmünde. Göçmenler arasında en çok lobiyi yapan grup hâlâ Ermeniler ve Yahudiler; Türk diasporası hâlâ örgütlü, ama sahada etkisi zayıf.
2022'de Ankara’da yüksek lisans başvurusu yaparken danışman seçiminin ne kadar kritik olduğunu anladım. Hoca sana yol göstermezse, tez yazarken duvara tosluyorsun. Okulun adı önemli ama bence asıl belirleyici, bölümdeki kadro ve araştırma alanları. Mesela ODTÜ’de endüstri mühendisliği bakıyordum, laboratuvar imkanları net fark yaratıyor. Bir de burs işi var; maddi imkan sağlanıyorsa insan daha rahat çalışıyor. Son olarak, mezunların nerelerde işe girdiğine mutlaka bakarım. CV’ye isim yazmak için değil, gerçekten bir şey öğrenmek için giriyorsan bu detaylar hayat kurtarıyor.
Yurtta kaldığım yıllarda akşam yemeklerinde salata tabağını es geçen tipler, ertesi gün nezle olunca şaşırıyordu. Günde iki elma, bir avuç roka, bir de havuçla bağışıklık duvarı örülüyor aslında. İşin sırrı çeşitlilikte; maydanozdan narenciyeye uzanan bir renk cümbüşü lazım. Markette paraya kıyıp mevsimlik taze şeyler almak uzun vadede doktora gitmekten ucuz.
Geçen sene 10 gün boyunca full şekerli gazoz ve abur cuburla yaşadım, tatil köyünün açık büfesinin gazabına uğradım. 3. gün baş ağrısı, 4. gün mide ekşimesi, 7. gün sabahı ise aynada yüzümde sivilce partisi. Bu işin şakası yok, şeker vücutta adeta yangın çıkarıyor. Hadi kilo aldıysan bir şekilde verirsin de, insülin dengesini bozunca saçma sapan bir yorgunluk geliyor, kafayı toparlayamıyorsun. 2023’ten beri dişçim bana dişlerimdeki sinsi çürükleri gösteriyor; hepsi marketten alınan minik çikolatalardan çıkma. Şekeri fazla kaçırınca sadece göbek çıkmıyor, beyin de kısa devre yapıyor. Alzheimer’a kadar yolu var, abartı değil: Harvard Tıp diyor, “çok şeker kafayı düşürüyor.” Şekerin tatlısı anlık, zararı ise uzun metrajlı, bende film çoktan başladı.
Akşam 22.30’dan sonra telefona bakmayı bıraktığımda sabah 07.00’de kafa daha berrak kalkıyorum. Koyu perdeyle odanın karanlık olması resmen hayat kurtarıyor. Yatmadan bir saat önce ışıkları loş yapıp, papatya çayı içmek de işe yarıyor. Şu melatonin desteklerinin ilaç gibi değil ama takviye olarak gerçekten faydasını gördüm; özellikle İstanbul trafiğiyle geçen bir günden sonra.
2023 seçimlerinden sonra medyanın siyasi partilere mesafesi iyice silikleşti. Mesela Halk TV ile CHP'nin bağı kahvede bile konuşuluyor, öte yanda A Haber AK Parti sözcüsü gibi çalışıyor. Almanya'da Bild gazetesi hükümete çatınca kimse “hain” demiyor, bizde ise gazeteci iktidarı eleştirirse anında vatan haini ilan ediliyor. Sınırlar, Türkiye’de neredeyse yok gibi, medya çoğu zaman siyasetçinin PR’ı olmuş durumda.
2023 seçimlerinden beri gençlere yatırım lafı moda oldu ama icraat kısmı çok zayıf. CHP burs ve genç istihdamı üzerinden anlatıp durdu, AK Parti ise "dijital gençlik" ve Teknofest ile vitrini doldurmaya çalıştı. Ama sahada, mesela üniversite yurt sorununda ya da gençlerin barınma sıkıntısında hiçbir parti gerçekçi çözüm sunmadı. Hala herkesin vaadi bol, cebindeki boş.
2015’te iş değiştirmeye kalkınca Google’a “yeni kariyer nasıl başlatılır” yazıp klasik motivasyon cümleleriyle boğulmuştum. O zamanlar insan LinkedIn’de birilerini ekleyip yol bulmaya çalışıyordu, şimdi 2026’da işler bambaşka. Yapay zeka tabanlı testlerle yetkinlik haritanı çıkarıyorlar, 10 dakikada hangi sektöre uygun olduğunu pat diye söylüyorlar. Eskiden kimse CV’ye bakmadan “sen alakasızsın” der geçerdi; şimdi kurslar, bootcampler, online sertifika programları sayesinde insan sıfırdan veri analisti bile olabiliyor. İlk adımı atarken en büyük fark şu: Şimdi ‘network’ sadece tanıdık bulmak değil, Discord topluluklarına girip gerçek iş teklifleri yakalamak. Bir de, artık yaş falan bahane olmuyor; geçen ay 42 yaşında bir adamla tanıştım, eski muhasebeci, şimdi oyun yazılımcısı. Eskiden böyle hikayeler masal gibiydi, şimdi sıradanlaştı.
Ders anlatırken kedisi kameraya dalan hocalar dönemi hâlâ bitmedi. Ekranın sol köşesinde bir PowerPoint, sağda WhatsApp Web, altta açık menemen tarifi... Dikkat dağıtan ne varsa dört bir yanda cirit atıyor. Geçen kış, final haftası Zoom’a girişleri saymaya başlamıştım: 20 kişi dersi açıyor, 5 kişi dinliyor, 3 kişi gerçekten not alıyor. Biraz disiplin şart. Benim taktiğim: Dersten önce telefonu başka odaya kilitliyorum, ders biter bitmez de ödül olarak TikTok’a 10 dakika izin. Not tutmak eski usul deftere olunca beynim daha iyi kaydediyor. Evin içinde “ders alanı” diye bir köşe yaratınca da pijamayla otursam bile kafam derste kalıyor. İşin özü, sistem kurmayana diploma zor.
2003’te Irak işgal edildiğinde ABD üssü demek, bölgesel güçlerin korkulu rüyasıydı. Kimse o duvarların arkasına roket atmayı kolay kolay göze alamazdı. Şimdi ise İran, 11 gün gibi kısa bir sürede 839 füze fırlatabiliyor; bu rakama yaklaşmak, bırak on yıl öncesini, beş yıl önce bile hayaldi. Körfez’deki Amerikan üsleri artık dokunulmaz değil, karşı tarafın elinde de ciddi ateş gücü var. Füze teknolojisinin bu kadar yayılması, Orta Doğu’daki güç dengelerini de alt üst etti. Eskiden ABD’nin “buradayım, dokunamazsın” havası vardı, şimdi ise sığınaklar gerçek anlamda test ediliyor. 2024’te Arap coğrafyasında kartlar yeniden karılıyor. O kadar çok fırlatma yapıldı ki, artık haber değeri bile azaldı; insanlar neredeyse sıradanmış gibi geçiyor üstünden. Savaşın kuralları resmen değişti.
00
İşin psikolojik tarafında, serotonin ve dopamin gibi hormonların etkisi zaten bilimsel olarak kanıtlı. Ama esas mesele, aynada insanın kendini daha “yapabilir” görmesi. Koşarken, ağırlık kaldırırken veya esnerken, “Ben aslında güçlüyüm” duygusu geliyor. İşin ilginç yanı, bu özgüven iş hayatına, ilişkilerine bile yansıyor. Mart 2025’te, bir iş görüşmesine giderken bile spor sonrası giyinmişim gibi rahattım.
Tabii her zaman toz pembe değil. Sakattığın zaman psikolojinin nasıl bozulduğunu 2022 Aralık’ında yaşadım. Ayağım burkuldu, üç hafta spordan uzak kaldım. O üç haftada, motivasyonum dibe indi. Demek ki egzersiz bir yere kadar “bağımlılık” da yapıyor. Ama bu, insanı yerin dibine çeken türden değil; yukarıya çeken, disipline sokan türden.
Kendi çevremde de gözlemliyorum: Düzenli spor yapan insanlarda öfke patlamaları, endişe atakları ciddi şekilde azalıyor. Bir şey canlarını sıktığında, önce yürüyüşe çıkıyorlar. Terapist gibi spor salonları, futbol sahaları, pilates matları. Bunu laf olsun diye söylemiyorum; 2024 Şubat’ında bir arkadaşım, antidepresanı bırakabildi çünkü haftada dört gün spor rutini oturttu.
Her şey para veya kas yapmak değil. Asıl mesele, insanın kendi kafasının patronu olması. Bu yüzden, depresyona yatkın, kaygısı yüksek, motivasyonu çabuk düşen biriyim diyorsan; egzersiz reçeteden önceki ilk adım olabilir. Ama ilacı da, sporu da abartmamak gerek. Ne biri mucize, ne diğeri sadece hobi. 12 Mart 2026’da hâlâ devam ediyorsam, bu işte bir hikmet var demektir.
00
Son yıllarda ise diplomaside iş biraz kişilerin PR’ına dönüştü; dışişleri sözcüsünün bir tweet’iyle gündem belirleniyor. 2023’te İsveç’in NATO üyeliği için yapılan pazarlıklar, adeta Netflix dizisi gibi. Bir gün “asla izin yok”, ertesi gün “görüşmeler olumlu” açıklamaları… İnsan şaşırıyor. Halbuki klasik diplomasi dediğin, yıllarca süren sabır işi. Rahmetli Bülent Ecevit’in Kıbrıs çıkartmasındaki ince ayarlar ya da Ermeni meselesinde Cenevre’de sabaha kadar yapılan müzakereler… O dönemde işin ciddiyetiyle herkesin titrediği bir hava vardı.
Şu an diplomasiye “kriz yönetimi” eşlik ediyor ama insanlar krizi yönetmektense, krizi idare ediyor. Aradaki fark dev. Eskiden bir dosyanın kapağı açılıyorsa, arkasında aylarca çalışılmış rapor, 10 sayfa not, en az 3-4 ülke ile kılı kırk yaran ön hazırlık olurdu. Şimdi “gündem değişirse kriz de biter” hesabı yapılıyor. Koskoca ülke, bazen 3-4 gün boyunca “X ülkeyle diplomatik nota verildi mi, yoksa basına mı atıldı?” diye tartışıyor.
En büyük kırılma noktası da, içeride yaşanan krizlerin dışarıya farklı yansıtılması. İçeride “dik durduk”, dışarıda “anlaştık” havası verilince uzun vadede itibar zedeleniyor. Diplomasi, her zaman biraz yutkunmak, sabretmek, duygularla değil akılla hareket etmek işi. Bunu 2014’te Brüksel’de bir AB toplantısında net gördüm: Türk heyetinden biri toplantı sonrası “Masada kendimizi kaybettik, Almanlar güldü geçti. Sonra arka odada ne dediysek, o geçti,” diye anlatmıştı. Yani lafı, masada değil, mutfakta pişiriyorsun.
Kriz yönetiminde ise en büyük açık, kurumsal hafızanın giderek silinmesi. Eski diplomatların, deneyimli masa şeflerinin kenara çekilmesiyle, her şeyi yeni nesle bıraktık. Oysa kriz yönetimi, biraz da “ihtiyarlar meclisi”nin tecrübesini dinleme sanatı. Bugün çoğu genç diplomat, elinde Instagram story’siyle, “şimdi ne yapsak?” diye bakıyor.
Özetle, diplomasi hızlandı ama yüzeyselleşti; kriz yönetimi ise acemileşti. Teknoloji hız kattı, sağlam hazırlık ve sabır kayboldu. 90’ların ağır, sıkıcı ama sağlam diplomasisiyle bugünün hızlı ama yüzeysel