Geçen yıl Adana’daki elektrik kesintisi krizi hâlâ aklımda: vali açıklama yapmadan WhatsApp gruplarında bilgi döndü, en son bakkal Hüseyin’den teyit aldık. Diplomasi ayrı bir dünya zaten; “arabulucu olalım” deyip duruyorlar ama önce kendi aramızda konuşmayı öğrenmek gerek. Kriz çıkınca önce Twitter’a koşan bürokrat mı olur kardeşim?
E-Devlet’ten “SGK Tescil ve Hizmet Dökümü” kısmına girince 10 saniyede günü görüyorsun, mobil uygulamadan da aynı menü var. Arada sistem yoğun olabiliyor, özellikle ay başı veya maaş dönemi. SGK müdürlüğüne gidip beklemek ise tamamen vakit kaybı, 2026 yılında hâlâ oraya giden varsa acilen dijital okuryazarlık eğitimi şart.
İstanbul’da çocukken annem “akşam ezanından sonra sakın aynaya bakma, delirenler varmış” derdi. 90’larda Ümraniye’de büyüdüm, herkesin evinde bir tane böyle hikaye vardı. Mahallenin köşesindeki terk edilmiş evde cin var diyen de vardı, “10. katta ışık yanarsa kesin bir şey oluyor” diyen de. Lisede araştırmaya başladım, çoğu hikaye ya şehirdeki göçle gelen belirsizlikten ya da insanların akşam çocuklarını eve toplamak için uydurduğu masallardan çıkmış. Bir noktada fark ettim; bu efsaneler uyduruk olsa da, toplumun ortak hafızasını yönetiyor. Korku yaratıp kontrol sağlıyor. 2020’de sosyal medyada “kaybolan çocuklar” hikayesi yine hortladı, ama kimse arka planı sorgulamıyor. Gerçeği bilmek bazen insanı rahatlatıyor ama o eski masalların yarattığı heyecanı da özlüyorum.
Ankara’da 2015’te bir arkadaşım “neden X liderine laf edemiyoruz?” dedi diye saatlerce karakolda bekletilmişti. O gün kafama dank etti: Demokrasi var diyorlar ama ifade özgürlüğü olunca hemen “ama onun da bir sınırı var”cılar çıkıyor. Herkesin oy hakkı var eyvallah, ama istediğin her şeyi yüksek sesle söylemenin garantisi yok. Mesela Almanya’da Holokost inkarı hapisle sonuçlanıyor, Fransa’da “Ermeni Soykırımı olmadı” dersen ceza yiyorsun. Türkiye’de ise ‘devlet büyüğüne hakaret’ suçu hâlâ meşhur, üstelik trol ordusu sosyal medyada tetikte. Demokrasi bir yandan çoğunluğun dediği olsun derken, ifade özgürlüğünden ödün veriliyor. “İstediğin gibi konuş ama başına da gelirse şaşırma” kafası hâlâ çok yaygın. Kısacası, sandıkla gelen özgürlükle konuşma özgürlüğü arasındaki ip her ülkede biraz gergin; kimse pamuk ipliğiyle demokrasi oynamıyor, bildiğin urgan.
Milliyetçilik dış politikada gazı fazla kaçınca genelde duvara toslatıyor. 2019’dan beri Avrupa’da büyüyen göçmen karşıtlığına bak mesela, kendi milliyetçiliğini öne çıkaran ülkeler diplomatik masada yalnız kalıyor. Erdoğan’ın 2023 seçim sürecinde Suriye'yle “aç-kapa” yaptığı tavır, içeride alkış aldı ama dışarıda güven kaybettirdi. Almanya’da 2024'te AfD'nin çıkışı, Fransa’da Le Pen’in 2025’te oy patlaması hep bu havanın ürünü ama bu ülkeler de ticarette ve diplomaside el sıkışacak insan bulmakta zorlanıyor artık.
Devletler arası ilişkiler çocuk kavgası değil, “benim ülkem en iyisi” dediğin an karşı taraf masadan kalkar. Milliyetçiliğin dozunu ayarlayamayan liderler, ticaretten vizeye kadar bedel ödetiyor. Kısa vadede popüler, uzun vadede pahalıya patlıyor. Kendi gözümle Brüksel’de AB toplantısında Türk heyetine yapılan mesafeyi gördüm, milliyetçi üslup havada kalıyor, iş ciddiye binince herkes çıkarının peşinde.
2013’te Gezi zamanı Taksim’de gördüğüm polis barikatı, hem sandıkla gelen çoğunluğun hem de azınlığın sesiyle çarpışıyordu. Demokrasi çoğunluğun dediği olacak diye dayatırken, ifade özgürlüğü “benim de lafım var” diyor. Biri çoğunlukla karar alırken, öteki azınlık için can simidi. İstanbul’da bir kahvede oturup siyasi bir mevzuyu yüksek sesle konuşamamak ya da sosyal medyada bir karikatür paylaşınca gözaltına alınma korkusu, kitabın yazdığı demokrasiyle pratikte yaşadığımızın farklı olduğunu gösteriyor. Demokrasi sandıkta biter sanan çok, ama ifade özgürlüğü o sandığın dışındaki nefes borusu. Özellikle seçim dönemlerinde medyanın tek sesli hale gelmesi, bu gerilimin ne kadar can yakıcı olduğunu hissettiriyor. Herkesin sustuğu yerde, demokrasi tabeladan ibaret kalıyor.
Geçen ay SGK'ya E-Devlet üzerinden başvuruyu yaptım, sistem hem kitleniyor hem de eksik belge bahanesiyle tekrar tekrar geri atıyor. Ankara Sıhhiye’deki SGK binasında yaş ortalaması 60 üstü, herkes sinirli, çalışanlar başına bela gelmiş gibi davranıyor. 2026'da hâlâ bir emeklinin hakkını almak için saatlerce kapı kapı dolaşmak utanç verici. Sanki bilinçli olarak yıldırıyorlar, “biraz daha çalışın” der gibi.
Geçen ay Kadıköy’deki spor salonunda, pazartesi akşamı bir saatlik ağırlık antrenmanından sonra ertesi gün bacaklarım beton gibi oldu. Öyle bir ağrı ki, sabah işe yürüyerek gideceğim diye evden çıktım, yokuşta dizlerim titredi. Hiç abartmıyorum, merdiven inip çıkarken içimden küfrediyordum. Bu kadar canımı acıtan kas ağrısını daha önce maraton sonrası hissetmiştim, halbuki burada koştuğum falan da yok, sadece squat ve deadlift.
O gün şunu fark ettim: Esnemeyi tamamen atlamışım. Hoca da zaten “esnemeye vakit kalmadı, çıkın” deyip göndermişti. Sonra eve gidince sıcak duşun altına girdim, ama hiçbir işe yaramadı. İki gün boyunca bacaklarımı zorlayarak dolaştım.
Üçüncü gün internette biraz araştırdım, herkes farklı bir şey öneriyor. Biri “buz koy” diyor, diğeri “ısıt”. Bir arkadaşım magnezyum takviyesi önerdi, gidip eczaneden Magnerot aldım. Sonra sıcak-soğuk duş yaptım, kaslara masaj aletiyle bastım ama en çok işe yarayan şey aktif dinlenme oldu. Ağrıyan kası tamamen bırakmak yerine hafif tempolu yürüyüş, bisiklet falan yapmak gerçekten etkili. Ağrı geçmiyor belki ama canın yanmıyor, hareket ettikçe vücut açılıyor.
Motivasyon konusunda eski zamanlar "maaş ver, çalışsın" mantığıyla yönetilirdi. Şimdi 2026'da insanlar sadece para için değil, anlam ve tanınma için çalışıyor. İş yerinde motivasyon sağlamak demek, çalışanın hangi saatte gelip gittiğinden çok ne yaptığını görüp takdir etmek, küçük başarıları kutlamak, terfi yolunu net göstermek demek. Haftada 15 dakika one-on-one görüşme, aylık sonuç değerlendirmesi, kariyer planlaması yapan şirketler çalışan kaybetmiyor. Tam tersine işe gelmeyen yönetici mi? Psikolojik kontrol, muğlak hedefler, başarıyı görmezden gelmek —bunlar insanı tüketir.
İstanbul’da üç farklı üniversitenin yüksek lisans mülakatına girdim, aralarında uçurum vardı. En çok bölümü değil, danışmanı ve ekibini araştırmak lazım. Danışmanın çalışma alanı, yayınları, hatta hali tavrı önemli; çünkü iki yıl neredeyse onunla geçiyor. Ders içerikleri çoğu yerde benziyor, asıl fark projelerde ve laboratuvarda ortaya çıkıyor. Ayrıca burs, asistanlık imkanı olan programlara öncelik verdim. Bazı okullar laboratuvar, bilgisayar ve veri erişiminde çok cömert, bazıları ise tamamen kendi haline bırakıyor. Son bir tavsiye: Program mezunlarını LinkedIn’den bulun, mezunlar iş bulabiliyor mu, hangi sektörlere gitmişler, ona bakmadan karar vermeyin.
Düzenli yürüyüş yapan insanlar kan basıncını düşürüyor, kalp hastalığı riskini azaltıyor ve depresyon belirtilerini hafifletiyor—bunlar bilimsel gerçek, hava hoş olduğunda yapılan spor değil. Haftada 150 dakika tempolu yürüyüş, ilaç kadar etkili olabiliyor kronik hastalıkların kontrolünde. Sorun şu: insanlar bunu biliyorlar ama yapamıyorlar, çünkü motivasyon değil disiplin lazım. Telefonunu bırakıp sabah erkenden çıkmak zor geliyorsa, hiçbir makyaj yapılan sağlık yazısı seni kurtaramaz.
Gece telefonla sosyal medyada saatlerce dolaşmak, ertesi gün kafayı bulutlu yapıyor. 2024 YKS maratonunda en çok bunu gördüm: Instagram'a “5 dakikada bakıp çıkacağım” diyenlerin kitap başı süresi yarı yarıya düştü. Sonra da odaklanmak imkansızlaşıyor, ezber bildiğin konulardan bile saçma yanlışlar çıkıyor. Bir de uykusuzluk var, sabaha karşı üçte Netflix’te dizi bitirenin sabahına bir şey kalmıyor zaten.
Resmi belgelerde imza sahibinin tam adını, unvanını ve kurumunu aynı şekilde yazmaları gerekiyor—aksi takdirde geri çeviriyorlar. Savcılık, kaymakam, müdür gibi unvanlar belge türüne göre değişiyor, muhasebe bölümü bunu kontrol ediyor. Mühür ve imzanın tarihini de belgenin düzenlenme tarihi ile eşitlemen lazım, bir gün fark olsa mahkemede iptal edebilirler. Başvuru yaparken kağıt kopyalarını ve dijital dosyaları ayrı ayrı hazırla, çoğu zaman sistem sadece biri ile çalışıyor ama sonra ikincisi isteniyor.
Geçen ay bir belediye başkan adayının sosyal medya ekibine danışman olarak katıldım, 2026 seçimlerine doğru giderken dijital kampanyanın nasıl işlediğini yakından gördüm. İlk gün şaşırdığım şey, bütçenin yarısından fazlasının TikTok ve Instagram'a gitmesi değildi — şaşıran şey, geleneksel medyaya harcanan parayla dijital medyada elde edilen etkinin hiç karşılaştırılabilir olmamasıydı.
Dijital medya seçim kampanyasının omurgası haline geldi, artık bu sadece ek kanal değil. 20-35 yaş arası seçmenlerin yüzde 70'i haber ve siyasi içeriği sosyal medyadan alıyor. Bunun anlamı, bir adayın YouTube'da 30 dakikalık açıklama videosu yayınlaması, televizyonda 3 dakikalık haber spotu yayınlanmasından çok daha çok kişiye ulaşabiliyor.
Ama burada kritik nokta var: algoritma yönetimi. Instagram'da bir fotoğraf paylaşmak yeterli değil, o fotoğrafı kaç kişinin göreceğini, hangisinin beğeneceğini, yorum yapıp paylaşacağını bilmek gerekiyor. Şirketler milyonlar harcayarak bu mekanizmaları çözmeye çalışıyor. Adayımızın bir paylaşımı 50 bin kişiye ulaştığında, algoritma nedeniyle 500 bine ulaşamaması arasında milyonlarca oy fark olabilir.
Geçen sene Kasım ayında işyerinde kriz üstüne kriz yaşadık, kafam kazan gibi. Evde Youtube’dan 10 dakikalık nefes meditasyonu açıp denemeye başladım, ilk günler dalga geçiyordum kendimle, “Nefese mi kaldık?” diye. Üçüncü haftadan sonra sabahları uyanınca kalbim çatlayacak gibi atmıyordu. Patronun ani mailine, trafikteki korna sesine, hatta evdeki bir tartışmaya karşı daha sakin kalabildim. Özellikle İstanbul gibi hengamenin göbeğinde yaşıyorsan, beynin kısa devre yapıyor zaten. Meditasyonun sihri “kafayı susturmak” değil, olan biteni dışarıdan izleyebilmekte. Tavsiyem: Her gün illa mum, tütsü derdine düşmeden gözlerini kapat, 5 dakika nefesine bak, bir bakmışsın asabiyetin azalmış. Bunu terapiyle destekleyince de, stresin hayatı zindan etmesine izin vermiyorsun.
Partilerin gençlik bölümleri çoğunlukla seçim dönemlerinde aktif olur, ara seçimlerde ise unutulur. Sosyal medya kampanyaları yapılır, üniversitelerde stant açılır ama gençlerin gerçek sorunlarına — işsizlik, konut krizi, eğitim kalitesi — ciddiye alınan politika sunmayan partiler vardır. Bazıları ise gençlik danışma kurulları oluşturup onları karar mekanizmalarına dâhil etmeye çalışıyor; bu en azından sıkça yapılmayan bir yaklaşım. Gencin oyunu almak ile gencin sorununu çözmek arasında fark vardır.
İnsanlar hâlâ Word dosyasında iletişim bilgilerini en alta gömüp, üç sayfa vasıfsız iş tecrübesi ekliyor. Geçen ay bir pozisyon için 67 CV'ye baktım, yarısında fotoğraf bir garip, e-posta adresi “kelebek_24” falan. Özgeçmiş denen şey, uzun hikaye defteri değil; bir bakışta anlaşılacak, sade ve düzgün olacak. İmla hatasıyla dolu bir belgeyi kimse ciddiye almaz, hele 2026’da hiç.
İki hafta önce Frankfurt sokaklarında, elinde bira kutusu, üstünde eski Schalke formasıyla yürüyen bir adam gördüm. Orta yaşlı, bayağı da heyecanlı. O an şunu fark ettim: Avrupa Ligi’nin son 16’sı eskiden sadece futbolcular ve bahisçiler için heyecandı, şimdi mahalle sakinine kadar indi. Çünkü artık herkesin bir şekilde bir takımla bağı, bir akrabası, bir çocukluk anısı var o takımlarda.
2000’lerin başında UEFA Kupası denirdi, televizyonda ATV’den izlerdik. Hep bir Galatasaray beklentisi, bir “acaba bir Türk takımı ne yapacak” heyecanı olurdu. Şimdi ise, özellikle Premier Lig ve Bundesliga takımları işin rengi değiştirdi. Eskiden son 16’da belki bir-iki dev, geri kalanı “kim bunlar ya” dediğimiz takımlar olurdu. Şimdi Sevilla, Manchester United, Juventus gibi adamlar son 16’da. Manyak bir rekabet var.
Geçen sene Sevilla-Fenerbahçe eşleşmesini Kadıköy’de izledim. Tribün bambaşka bir kafadaydı. Eski Avrupa gecelerinde “bir ihtimal daha var” umudu hakimdi, şimdi herkesin içinde “yeneriz lan” özgüveni var. Çünkü artık kulüpler de seyirciler de Avrupa futbolunun nabzını tutmayı öğrendi.
Geçen yıl pandemi sonrası tempolu yürüyüşe başladım, günde 7-8 bin adım atıyorum. Akşamüstü 18.30 gibi, Bakırköy sahilinde yürüyünce hem kafa açılıyor hem de uykum düzene girdi. Dizlerimdeki hafif ağrılar bile azaldı. Şekerin, tansiyonun düşmanı resmen; yürümek kadar pratik bir ilaç yok.
İstanbul’da 2024’te bir psikolog bulmak, kira bulmaktan zor neredeyse. Seans ücretleri 1000-2000 TL arası değişiyor, çoğu sigorta da karşılamıyor. Devlet hastanesinde sıra almak ise imkansız; Mayıs’a gün veren bile var. Önce gerçekten neye ihtiyacın var, onu kendine sor; terapi mi, danışmanlık mı, ilaç mı? Her “psikolog” tabelasına da güvenmeyip mutlaka diplomasını kontrol et derim, bu işin şakası yok.
Geçen yıl Garanti’den 40 bin TL ihtiyaç kredisi çektim, ödemesi taksit taksit, faizi de önceden belli. Kredi kartında ise harca harca öde, ay başı geldi mi asgarisini yatırıp kalanını sonraya atıyorsun, faizi de anında işletiyor. Biri borcu peşin verip parça parça tahsil ediyor, diğeri ise harcarken borçlandırıyor; ipin ucu kaçınca kart faizi çok daha fena yakıyor. Krediyle işini bil, kartta freni zamanında çekmek şart.
Bankaların "50 bin lira harcamada 5 bin puan" kampanyasını görünce hemen başvuru yapanlar çoğu zaman hesabını yanlış yapıyor. O puanlar çoğu zaman sadece belirli kategorilerde geçerli: uçak, otel, restoran. Market, benzin, kira ödememesi, su-elektrik faturası gibi günlük harcamalarında hiç puan kazanmıyorsun. Kampanya aslında seni belirli yerlerde harcama yapmaya zorlayan bir mekanizma.
Daha da kötüsü, minimum harcama şartı. "Ayda 5 bin lira harcamazsan puan kazanamazsın" diye yazıyor küçük harflerle. Eğer işçi maaşıyla yaşayan biri iseniz ve aylık harcamanız 3 bin lira ise, o kampanya sizin için değil. Ama çoğu kişi bunu göremiyor, görmek istemiyor.
Puanların değeri de aslında çok düşük. 5 bin puan kazan diyorlar, 500 lira gibi görüntüsü var. Ama o 500 lira sadece kendi bankasının uydu sitelerinde kullanılabiliyor. Hava yollarına gittiğinde 250 lira değere düşüyor. Restoranda 200 lira. Gerçek değeri hesapladığında kampanyayla kazandığın para, kartın yıllık aidatından az oluyor.
Kredi kartı şirketleri başka bir numara daha yapıyor: ilk üç ayda "double puan" promosyonu. Yeni müşteri çekiyorlar bu şekilde, sonra normal orana geri dönüyor. O üç ayda alışkanlık yapıp sonra devam edenler çoğunlukta.
Bir de beslenme işi var. Proteini artırınca toparlanma hızı net şekilde değişiyor. 80 kiloyum, günde iki ölçek whey protein, üstüne bol yoğurt ve yumurta yiyorum antrenman sonrası. Su içmek de önemli, hele yazın İstanbul neminde terleyince kas kitleniyor.
Yıllar önce Almanya’da bir fitness salonunda hoca, spordan hemen sonra 10 dakika foam roller yaptırıyordu. İlk başta “bu aletin ne faydası olacak?” demiştim. Meğerse kas ağrısını bayağı azaltıyormuş. Şimdi Türkiye’de salonlarda yeni yeni görülüyor, ama hala kullanan az.
Ağrıya katlanıp yatmak yerine, ufaktan hareket etmek, bol su içmek, magnezyum ve protein takviyesi almak, esnemeyi atlamamak şart. Bir de, kas ağrısı varsa antrenmana yüklenme; yoksa ertesi gün bir yerine daha çok zarar veriyorsun. Açıkçası, ilk günden sonra kendimi çok zorladım, sabahları yataktan kalkmak bile eziyet oldu. O yüzden, baştan önlem almak her zaman daha mantıklı.
Şunu da ekleyeyim: “Kas ağrısı iyidir, gelişiyorsun” diyenlere fazla kulak asma. Evet, kas kendini onarırken biraz ağrır ama yerinden kalkamayacak hale gelmek olması gereken değil. 12 Mart 2026 tarihiyle hâlâ bacaklarımda o günlerin izi var, hâlâ squat sonrası esnemeyi, hareket etmeyi unutursam faturayı vücut kesiyor.
00
Troll ve bot ağları da kampanyanın ayrılmaz parçası oldu. Muhalif bir tweetin altına dakikalar içinde yüz binler baskı yapabilen hesaplar var. Bunların çoğu gerçek insandan değil, otomatik şekilde çalışan programlardan oluşuyor. Seçim kampanyalarında kullanılan bu yöntemler, demokrasinin ruhunu zayıflatıyor. Çünkü seçmen, gerçek kamuoyu ile yapay kamuoyu arasındaki farkı ayırt edemiyor.
Influencer pazarlığı da bambaşka bir boyut. Bir mikro-influencer'ın (50 bin takipçi) kendi topluluğuna taşıdığı bir siyasi mesaj, milyonlarca takipçili ünlü kişinin genel paylaşımından daha etkili olabiliyor. Çünkü mikro-influencer'lar, topluluklarıyla gerçek ilişki kurmışlar.
Veriler gösteriyor ki, dijital kampanyalar başarılı olduğunda, adayın seçim sonuçları tahminlerden 5-8 puan daha yüksek çıkıyor. Bunun nedeni, dijital medyada yaş, cinsiyet, coğrafya, hatta satın alma alışkanlığına göre çok hassas hedefleme yapılabiliyor. Bir köyün en yoksul mahallesiyle en zengin semti, aynı adaya göre tamamen farklı mesajlar alıyor.
Uyarı vermek gerekirse: dijital medya gücü, sorumluluğu da getiriyor. Yalan, söylenti ve dezenformasyon bu kanallarda çok hızlı yayılıyor. Geçen seçimde bir adayın sağlık durumu hakkında başlayan iddia, 48 saatte 10 milyon insana ulaştı ve hiçbir zaman tamamen çürütülmedi. İnsanlar, rakamlar ve resimler ile yapılandırılan hikâyeleri, gerçek haberlerin kaynağını kontrol etm
00
Ekonomik açıdan da fark büyük. Eskiden son 16’ya kalan takımlar için “kasaya üç beş kuruş girer” derdik. Şimdi UEFA, yayın gelirlerini uçurdu. Mesela 2023’te son 16’ya kalan her takım ortalama 1,2 milyon euro aldı. Eskiden bu parayı duysa kulüp başkanları bayılırdı. Şimdi teknik direktörler alınacak oyuncunun primine yazıyor.
Teknoloji de işin içine girdi. 2010’larda VAR yoktu, şimdi elin hakeminin uyduruk penaltısını anında görüp Twitter’da TT yapıyoruz. Taraftarın sesi de, tepkisi de Avrupa’da bir şey değiştiriyor artık. Bundan 15 yıl önce bir Anadolu kasabasında maç izlerken skor tabelasını TRT spikerinden 2 dakika gecikmeli öğrenirdik, şimdi herkes elinde telefon, canlı istatistik akıyor. Herkes scout, herkes yorumcu.
Bir de şu var: Eskiden Avrupa Ligi denince biraz “Şampiyonlar Ligi’ne gidemeyenler ligi” muamelesi yapılırdı. Ama son yıllarda öyle maçlar, öyle atmosferler yaşandı ki, artık kimse burayı küçümseyemiyor. Hatta bazı takımlar için Avrupa Ligi kupası, lig şampiyonluğundan daha değerli hale geldi. West Ham geçtiğimiz sene kupayı alınca Londra’da yaşanan kutlamayı Premier Lig şampiyonluğunda göremedin mesela.
Futbol romantikleri için hâlâ “eski UEFA Kupası” havası arada kayboluyor. Ama tribünde, televizyonda ya da ekran başında o heyecanı yeniden üretmek artık çok daha kolay. Çünkü futbol globalleşti, herkesin hikâyesi, herkesin iddiası var. Son 16’da oynanan bir maç, İstanbul’da bir kebapçıda ya da Barselona’da bir kafede aynı anda konuşulabiliyor.
Yani o heyecan artık sadece büyük şehirlerin, büyük takımların değil, sokakta top peşinde koşan çocuğun da, yıllardır Almanya’da çalışan gurbetçinin de gündemi. Avrupa’nın bütün mahallelerinde, aynı anda bir sürü dilde, aynı maç için heyecanlanmak... Bunu eski UEFA Kupası günlerinde hayal bile edemezdik.
00
Kampanyalar aslında tamamen hesaplı. Banka, her 100 lira harcamada 1-2 lira kaybediyor puan olarak. Ama o müşterinin ödediği 49 lira faizle, ödeme gecikmelerinden, kart aidatından çok daha fazla para kazanıyor. Yani kampanya senin için değil, bankanın daha fazla harcaman için yaptığı tuzak.
Gerçek strateji şu: Eğer zaten o yerlerde (uçak, otel) harcama yapacaksan, o kategoriye özel kartı kullan. Gündelik alışverişin için kampanya falan bekleme, aidatsız basit bir kartla yetindir. Hiç puan almasan bile, aidatsız kart 0 lira zarar, kampanyanın aidatı ise 200-300 lira. Matematik bu kadar basit.