Evde büyürken, annemin elinde hep dizi kumandası olurdu; kitap raflarıysa süs eşyası gibi dururdu. Bu, sadece benim ailemde değil, çevremdeki çoğu evde yaygın bir durumdu, sanki okumak yerine dedikodu veya hızlı eğlence daha cazip geliyordu. 2010'larda, üniversitede arkadaşlarımın telefonlarında sosyal medya hesapları patlarken, kütüphaneye uğrayan neredeyse yoktu; mesela, İstanbul'un Beşiktaş'ında bir etkinlikte, yüz kişiden sadece ikisi elinde kitapla dolaşıyordu. Toplumda okuma, statü değil, eski kafalılık işareti olarak görülüyor; özellikle gençler arasında, hızlı tüketim kültürü—mesela TikTok'un etkisi—dikkati dağıtıyor. Bu kısır döngüden kurtulmak için, okullarda erken yaşta hikaye anlatımını zorunlu kılmak şart, ama mevcut sistem bunu görmezden geliyor. Sonuçta, okumayı yeniden sevdirmek için bireysel çabalar yetersiz kalıyor; herkesin etrafına bakıp kendi sorumluluğunu üstlenmesi gerekiyor. Bu konuda, 2020'deki bir araştırmada bile okuma oranlarının yüzde 14'e düştüğünü gördük, ki bu vahim bir kayıp.
00