İki saatlik bir basketbol antrenmanından sonra kaslarda resmen yakıt bitiyor. Protein tozuna abanmak yerine tavuk, yoğurt, yumurta gibi temel şeyler daha hızlı toparlatıyor. Sadece su içmek de yetmiyor, mineral kaybı için araya bir maden suyu sıkıştırmak şart. Karbonhidrata gömülmeyince vücut yorgunluğu, mod düşüklüğü de daha az oluyor, denedim gördüm.
2017’de ilk başvurduğum işte abuk sabuk 3 sayfa doldurup kendimi CEO ilan etmiştim, kimse de aramadı zaten. Sonradan anladım: İnsanlar hâlâ lise kulübü üyeliklerini, saçma stajlarını sıralıyor. Yarım sayfalık sade, net, vurucu bir CV her zaman daha çok iş gördü. Amerika’da 2024’te iş ararken öğrendim; gereksiz detay öldürür, somut başarı yazacaksın.
Lisede herkesin bir hedefi vardı; tıp, mühendislik, hukuk… Sanki başka yol yokmuş gibi, kim daha yüksek puan aldıysa “doğru yolda”ydı. 2016’da Boğaziçi’nde hazırlık okurken resmen fark ettim, herkesin kafasında aynı kariyer masalı dönüp dolaşıyor. Hâlbuki etrafıma bakınca mutlu olan neredeyse yoktu. “Bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa toplum, aile, para baskısıyla mı peşindeyim?” diye kendi kendime sordum. Eminim kendine hiç bu soruyu sormayan binlerce kişi mezun oldu o yıl.
Kariyer hedefi deyince genelde “hangi meslekte para var?” kısmına sıkışıp kalıyoruz. Mesela 2020’de yazılımcılık çılgınlığı başladı, LinkedIn’de herkes yazılım kursu paylaşıyor. Kendi çevremden bildiğim iki kişi, sadece para var diye hiç ilgisi yokken yazılıma atladı. Şimdi biri mutsuz, biri de hâlâ iş arıyor. Demek ki popüler diye oraya koşmak çözüm değil. Kendini dinlemeden, “nerede iyi para var” diye gitmek uzun vadede patlatıyor insanı.
Bir kere net olmalı insan: Ne istediğini bilmiyorsan, ne istemediğinden başla. Örneğin, ben insanlarla saatlerce konuşulan ofis işleri bana göre değil dedim, saha işine yöneldim. Sevmediğin işi bileceksin, en az sevdiğin kadar önemli. O yüzden:
İfade özgürlüğü demokrasinin temel taşı diye anlatılır ama gerçek şu: çoğu demokrasi bunu sınırlamak zorunda kalıyor ve bu zorluk hiç çözülmüyor, sadece gizleniyor.
Türkiye'de son beş yılı düşün. Sosyal medya platformlarında yüzlerce hesap kapatılıyor, haber siteleri erişim engeli alıyor, muhalif gazeteciler mahkemeye çekiliyor. Bunlar demokrasi için tehdit sayılıyor. Ama aynı zamanda, kitle tarafından linç edilen insanlar var, nefret söylemi yayılan platformlar var, kamuoyunun bir kısmı "bu devlet çok ılımlı" diyor. İkisi de doğru mu? Evet, ikisi de doğru.
Sorun şu: sınırsız ifade özgürlüğü demokrasiyi öldürüyor. Nefret söylemi, dezenformasyon, terör propagandası—bunlar sistemin kendisini çökertebiliyor. Ama bu sınırlamayı kimin belirleyeceği sorusu hiçbir zaman temiz cevap almıyor. Iktidarda olan parti her zaman kendine düşman gördüğü söylemi "tehlikeli" sayıyor ve yasaklıyor.
Batı demokrasileri de aynı çelişkide. Almanya Nazi propagandasını yasaklıyor, ABD ise Trump'ı sosyal medyadan kaldırdı, sonra geri aldı. Hiçbiri "doğru dengeyi" bulmuş değil. Sadece kendi değerlerine göre sınırlar çiziyorlar.
Pazartesi sabahı sekizde zincir kahvecide sıraya girerken insanın aklına gelen ilk şey kesinlikle motivasyon olmuyor. Masanın üstünde duran bozuk paralar ve arka planda çalan sunum sesi arasında, insan bazen varlığını unutuyor. Küçük bir ödül sistemi, mesela cuma günleri pastalı toplantı, ekip ruhunu canlandırıyor. Bir de açık iletişim; yöneticin gelip “İyi iş çıkardın” dedi mi, yorgunluk yarıya iniyor.
İlk stajımı 2022 yazında İzmir’de küçük bir yazılım şirketinde yaptım, mezun olduktan sonra iş görüşmelerinde direkt soruldu. Patron “Gerçekten kod yazdın mı, çay mı getirdin?” diye sormuştu. Masada anlatacak hikaye çıktı, teknik sohbet döndü. Gerçek iş ortamının temposuna, insan ilişkilerine daha okulda alışmak büyük avantaj.
İstanbul’da 2010’da tercih yaparken herkesin takıntısı “şehrin göbeğinde olsun, adı büyük olsun” şeklindeydi. Mezuniyet sonrası iş bulma derdi, sosyal hayatın kolaylığı o zamanlar pek konuşulmazdı. Şimdi 2026’da ise olay tamamen değişti; barınma, ekonomik kriz, şehir dışı üniversitelerin burs ve yurt imkanı ilk bakılan şey oldu. Yani “Ankara’da mı okuyayım, yoksa Eskişehir mi?” sorusu artık “Devlet mi, vakıf mı? Yurt var mı? Part-time iş bulabilir miyim?”e evrildi.
Kendi tecrübem, üç yıl boyunca yurtsuz kalıp 8 metrekarelik evde 2 kişiyle yaşamak oldu. Bölümün adı havalıysa da iş bulmakta torpil, staj, bağlantı hala şart. Tavsiye isteyenlere net söylüyorum: Kendi ayaklarının üstünde durabilmek için tercih edeceğin şehir, okulun sunduğu imkanlar ve mezunların işe giriş oranı önemli. Sırf “ünlü üniversite” diye kendini zora sokma; mezun olunca kimse hangi okuldan çıktığına değil, ne öğrendiğine ve hangi dili konuştuğuna bakıyor.
Geçen yıl Kadıköy Tapu’da sırf bir miras devri için üç kere gidip geldim, her seferinde ayrı evrak eksik çıktı. Noterden gelen evrakı beğenmeyip “bunu tekrar yazdırın, bu imza olmadı” dediler. Ölen adamdan imza isteseler şaşırmazdım. Bir de tapu harcı, veraset vergisi derken insan sevdiğiyle vedalaşmaya mı, bürokrasiyle mi uğraşsın şaşırıyor.
2021’de evdeki internet gittiğinde, Zoom’da hocanın suratına beş dakika donuk bakmanın insana kattığı özgüven başka yerde yok. Bir de cidden işe yarayan tek şey, derse hazır gelmek: pijamayla değil, kıyafetle oturunca beyin “şimdi çalışıyoruz” diyor. Telegram’daki not gruplarını da küçümsemeyin, hayat kurtarıyor.
Geçen ay bir hafta boyunca telefonu sadece alarm ve WhatsApp için kullandım, Instagram’a bakmadım, Twitter’ı açmadım. İlk iki gün kafada ana ekranı kaydırma refleksiyle dolaştım, sonrasında garip bir huzur geldi. Uykum düzene girdi, bir sabah 08:00’de kitabın ortasında kahkaha atarken yakaladım kendimi. İnsan, bildirim sesi duymayınca gerçekten yaşadığını anlıyor.
Geçen hafta işten geç geldim, canım deli gibi abur cubur çekiyor ama dolap bomboş. Evde ne varsa karıştırdım, ortaya yoğurtlu yulaf çıktı. Yarım kase yoğurda 2 kaşık yulaf döktüm, üstüne de biraz ceviz kırdım. İki dilim muz, biraz da tarçın serptim. 5 dakikada hazır, hem tok tutuyor hem de vicdan rahat. Bazen aynısını tuzlu yapıyorum; yoğurda ince doğranmış salatalık, dereotu ekliyorum, üstüne tam buğday kraker batırıyorum. Paketli atıştırmalık yerine bunlar hem daha hesaplı hem de katkısız. Özellikle 2026’da market fiyatlarını görünce insanın evde kendi alternatifini yaratası geliyor.
2025’te annem için İstanbul’da rapor almak tam bir sabır sınavıydı. Önce aile hekiminden sevk aldık, sonra devlet hastanesinde sekiz ayrı doktora göründük. Her branşta ayrı sıra, ayrı dosya… Sonunda “eksik belge” diye tekrar geri çağırdılar. İnsan resmen sistemde kayboluyor, hem fiziksel hem de psikolojik olarak yıpranıyor; sanki bir engel de burada çıkarılıyor.
2021 yazı. İstanbul’da bir reklam ajansında müşteri ilişkileri sorumlusuydum. Onca toplantı, e-posta, WhatsApp grubu... Kafa patlatıyorsun ama laf anlatamadığın anda her şey çöküyor. O zaman dank etti: Lafı dolandırma. Ne istediğini net söyle. Bizim sektörde laf salatası çok seviliyor ama kimsenin vakti yok, anında kayboluyorsun o karmaşada.
Sadece konuşmak değil mesele; dinlemek de en az o kadar önemli. Müdürüm sürekli aynı örneği verirdi: “Kim konuşuyorsa, karşısındakinin gözlerinin içine bak.” O kadar basit bir detay, ama 3 yıl önce bunu yapmaya başladığımdan beri müşteriyle ilişkim değişti. İnsan kendini dinlenmiş hissedince sana güveniyor.
Bazen de hiç kelime kullanmadan çok şey anlatıyorsun. Mesela geçen sene, bir Zoom toplantısında, ajansın genç kurgucusu sürekli gözlerini kaçırıyordu. Hiçbir şey söylemedi ama projeye güveni olmadığını oradan anladık. Beden dili mevzusu abartılmış gibi geliyor ama iş hayatında bazen konuşmadan bile iletişim kuruyorsun.
Mail atarken “acaba yanlış mı anlarlar” kaygısı yüzünden, gereksiz uzun, detaylı cümleler döşüyordum. Bir gün patron, “Kısa yaz, noktayı koy. Kimse roman okumak istemiyor” dedi. O günden beri üç satırı geçmiyorum, herkes memnun. Yazılı iletişimde netlikte ısrarcı olmak büyük rahatlık.
Sinema tarihini yaşayan bir yönetmenden ders almak, o kadarını öğrenci olmaktan öte bir ayrıcalık. İstanbul Modern'in sanat eğitim programlarında verilen oyunculuk dersleri, sadece teknik öğretmek için değil; kameranın karşısında insan olmayı anlamak için dizayn edilmiş. Usta yönetmenlerin bu tür atölyeleri, oyuncu seçerken neye baktıklarını, neden baktıklarını açığa çıkarıyor.
Derse katılan birinin gözünden baktığında ilk şaşkınlık, yönetmenin teoriden ziyade sahneleme üzerinde durması oluyor. "Karakteri anlayan oyuncu, sahnede kendi kabuğundan çıkar" türünden laflar değil; konkret bir sahne, o sahnede neyin işe yaradığı, neyin yaramadığı. Video kaydı açılıyor, oyuncu oynuyor, yönetmen durduruyor, neden bu hareketini yaptığını soruyor. Oyuncu cevap veremiyor. O zaman işin başında bir problem var demektir.
Dersin gerçek değeri, oyunculuğun aslında yazılı bir metin değil, yönetmenin gözüyle görülen bir hikaye olduğunu anlatmasında yatıyor. Aynı diyaloğu üç farklı şekilde oynamak mümkün; hangisi doğru, hangisi yanlış değil, hangisi senaryoya uygun, hangisi karakterin iç dünyasını ifade ediyor, onu belirlemek yönetmenin işi. Ama oyuncu da bunu anladığında, set ortamında kendi inisiyatifini kullanabilir.
- Ne yapmak istemediğini yaz (gerçekten, elle yaz)
- Neyi sevdiğini test et, kısa stajlar, gönüllü işler bul
- Kendine gerçekçi bir “neden” bul: Sadece para için mi, statü için mi, yoksa gerçekten o işi yapınca tatmin mi oluyorsun?
- Kendini başkasıyla kıyaslamayı bırak, herkes kendi yolunda
Ayrıca amaç belirlemek bir defada olacak iş değil, sürekli güncellenen bir şey. 2022’de pandemi sonrası uzaktan çalışmanın tadını alınca, kariyer hedeflerim komple değişti. Sabahtan akşama ofiste olmaktansa, freelance işlerle uğraşmak bana daha mantıklı gelmeye başladı. 28 yaşında tekrar rota çizdim yani.
“Yanlış meslek seçtim, bittim” diye bir şey yok. 30’unda, 40’ında mesleğini değiştiren onlarca insan gördüm. Hatta bir tanıdığım, 35’te mühendisten pizzacı oldu, şimdi hayatından daha memnun. Yeter ki denemeye, değişmeye cesaretin olsun.
Bir de unutmadan: Kariyer, hayatının sadece bir kısmı. Başarı kriterini başkalarının “nereden mezun, ne iş yapıyor, kaç para kazanıyor” filtrelerinden çıkart. Yoksa başkasının rüyasını yaşarken kendi kabusuna uyanırsın.
00
Gerçek sorun şu: demokrasi ve sınırsız ifade özgürlüğü birbirinin zıttı. Birini tam maksimum yaptığında diğeri yok oluyor. Bunu kabul etmek lazım. Sonra da şu soruyu sorması gerek her ülke: "Bu sınırları kim belirleyecek ve bunun denetimi nasıl olacak?" Eğer denetim mekanizması zayıfsa, sınırlar baskıya dönüşüyor. Eğer hiç sınır yoksa, çoğunluk azınlığı ezebiliyor.
Türkiye'de en büyük sorun denetim mekanizmasının zayıflığı. Bir haber sitesine erişim engeli konur, mahkemeye gidilir ama mahkeme bağımsız değilse? O zaman "demokrasi için sınırlandırma" sadece iktidarın eline silah vermiş olur. Aynı şekilde, eğer hiçbir sınır yoksa ve nefret söylemi hukuk devletini çökertirse, o da demokrasiyi öldürüyor.
Çıkış yolu tek: kurumlar güçlendirilmeli, yargı bağımsızlığı sağlanmalı, denetim mekanizmaları şeffaf olmalı. Sonra sınırlar konabilir. Ama Türkiye'de bu olmadığı sürece, "demokrasi için sınırlandırma" sadece sözcük oyunudur.
00
Bir de geri bildirim işi var. Eleştirini pat diye yüzüne söylemek yerine, örneklendirmek işin rengini değiştiriyor. “Geçen cuma hazırladığın sunumdaki görseller çok etkiliydi, ama başlıklar biraz küçük kalmış” dediğinde insanlar değişime daha açık oluyor. Sadece “sunum kötüydü” diyerek kimseyi geliştiremezsin.
Açık, dürüst, net olmak. Lafı dolandırmadan, ama kırıp dökmeden. Aslında her şeyin özeti bu. Ne dediğini bil, karşıdakini gerçekten dinle, yazılı ya da sözlü anlatımda karmaşadan kaç. İki cümleyle anlaşabiliyorsan, beş cümleye gerek yok. 2024’te Berlin’de bir start-up’ta öğrendiğim en büyük ders bu oldu. Almanca bilmeden, kısa ve öz İngilizceyle bile işleri yürüttük. Demek ki mesele ne dilde konuştuğun değil; ne kadar sade, anlaşılır ve açık olduğun.
00
Tabii dersin dezavantajı da var. Sınırlı sayıda oyuncu alınıyor, yüksek ücret isteniyor. İstanbul Modern'in bu tür programları, maddiyatı olmayanlar için ulaşılması zor kalabiliyor. Oyunculuk öğrenmenin yolunun sadece böyle elit mekanlar olmaması lazım, ama gerçek şu ki, usta biriyle çalışma fırsatı paha biçilmez.
Bir de şu var: yönetmen dersi vermek için dersi vermez. Sinema yapan insanlar genellikle ders vermekten sıkılırlar, zaman kaybı gibi görürler. Fakat bu tür atölyelere katılanlar, yönetmenin katıldığı derslerin değerini bilir. Çünkü teorik bilgi her yerde yazılıdır; bizzat bir film yapan kişinin "ben böyle yapıyorum, sen de bunu dene" demesi ise, sadece bir dersten fazlasıdır.