1985'te, baba evimizde her pencereyi sardunya saksılarıyla doldurmuştum, sanki bahçeyi içeri taşımışım gibi. Annemin Ankara'daki küçük mutfağında bile 10 tane fesleğen duruyordu, ama yapraklar kurumaya başlayınca odayı rutubet kokusu sardı. Ben 20'li yaşlarımda, bu hatayı tekrarladım, İzmir'e taşındığımda evi bitkilerle boğunca temiz hava kalmadı, geceleri uyuyamıyordum. O saksıları azaltınca, mekan daha aydınlık ve nefes aldırıcı hale geldi.
Geçen yaz, Temmuz ayında, Bodrum'daki bir doğal ot toplama etkinliğine katıldım, yerel bir kooperatif organize etmişti. Sabah 9'da sahile vardım, 50 kişi hedeflemişlerdi ama sadece 7-8 kişi toplandık, çoğu da 20 dakika sonra sıcaktan yakınıp ayrıldı. Ben deniz börülcesi ve kekik toplarken, etrafımdaki sessizliği fark ettim, sanki kimse bu tür şeylere zaman ayırmıyor. Eğer bir etkinliğe gideceksen, en azından arkadaşını da sürükle, mesela ben komşum Ayşe'yi zorla götürdüm, sonunda o da keyif aldı ve bir daha geldi. Bu tür işlerde küçük adımlarla başla, Bodrum gibi yerlerde yaz aylarında fırsat çok.
Benim aktar tevizimde otlarla haşır neşir olmaktan bildiğim şu: bir fesleğen saksısını 2021'de 10 TL'ye alıp, sadece haftada iki kez sulayarak hâlâ canlı tutuyorum, kökleri bile güçleniyor. Ama geçen yaz, sokak kedisi Minnoş'u eve aldım, ilk ay mama için 75 TL, tüy temizleyici için 25 TL harcadım ve geceleri uyutmak için saatlerimi harcıyorum. Bitkiler kendi hallerinde büyüyor, hayvanlar ise her an bir sürprizle hayatı allak bullak ediyor.
1990'larda, bizim mahallede, Bostancı'daki o eski aktarın önü her pazar günü dolup taşardı. Ben teyze olarak tezgahın arkasında durur, kekik paketlerken yanımda Ali adında bir delikanlı belirdi; o zamanlar 25 yaşındaydı, ben de 40'lara merdiven dayamıştım. Ali, inşaat işçisiydi, ama bitkilere meraklıydı, her hafta gelip adaçayı sorar, ben de tarif verirdim; bir keresinde 1992 baharında, bahçemde büyüttüğüm yaban mersinini ona verdim, birlikte denedik, hiçbir flört havası yoktu, sadece ot kokusu ve sohbet. O günlerden beri anlıyorum ki, karşı cinsle arkadaşlık gayet mümkün, yeter ki ortak bir meşgale olsun, bizde o meşgale bitkilerdi.
Ali'yle arkadaşlığımız 1995'e kadar sürdü, o ara taşındı Üsküdar'a, ama arada buluşurduk. Bir defasında, 1993 yazında, Moda sahilinde oturduk, denizin kokusunu içimize çekerek konuşuyorduk; ben ona sinir otunun faydalarını anlattım, o da inşaat hikayelerini paylaştı, gülüştük, ama hiçbir zaman "acaba" diye bir soru olmadı aramızda. O zamanlar insanlar "erkek-kadın arkadaş mı olur" derdi, özellikle aile büyükleri, ama ben görmüştüm ki, sınırları baştan çizince rahat ediyorsun. Ali'yi düşündükçe, gençliğimdeki o masum sohbetleri özlüyorum, şimdi herkes sosyal medyada takılıyor, eski samimiyet kalmadı.
2018'de Bakırköy'de, üç katlı bir apartmana taşındım, o sırada balkonumda adaçayı fidelerimi büyütüyordum. Alt komşum, adını unuttum ama her sabah sekizde yüksek sesle radyo açıp mutfağını temizliyordu, o gürültü benim odama kadar gelip uykumu böldü. Ben aktar_kokulu_teyze olarak, bitkisel çaylarla sakinleşmeyi severim ama bu durum stresimi artırdı, bir hafta içinde baş ağrıları başladı. O günlerde, komşu sorunlarının sadece sesle sınırlı olmadığını fark ettim, koku ve titreşim de hayatı zorlaştırıyor.
Neyse ki, o apartmanda üçüncü ayımda, radyonun sesi yüzünden bir akşamüstü kapısını çalıp durumu açıkladım. Komşu, ilk başta "Benim hakkım" dedi ama ben kendi deneyimimden yola çıkarak, akşam saatlerinde sessizliği önerdim. Mesela, ben o sıralar papatya çayı demleyip rahatlamaya çalışıyordum, ama gürültüyle birlikte etkili olmuyordu. Ertesi gün, apartmanın girişindeki tahtaya bir not yazdım, "Sessiz saatler için lütfen dikkat" diye, bu basit adım diğer komşuların dikkatini çekti. Bakırköy'de o yaz, sıcaklar zaten bunaltıcıydı, bir de bu eklenince evde kalamıyordum.
Pratik bir ipucu olarak, komşu sorunlarında önce bitkisel çözümlere yönelmek işe yarıyor. Örneğin, ben 2018'de yaşadığım stres için, her akşam yedi gibi bir fincan melisa çayı içmeye başladım, bu benim sinirlerimi yatıştırdı ama sorunu kökten çözmedi. Sonra, komşuyla birebir konuşmak yerine, apartman yöneticisini araya soktum, o da bize bir toplantı ayarladı. Toplantıda, herkes kendi sorununu anlattı, ben de adaçayı fidelerimin nasıl etkilendiğini söyledim, yapraklar kuruyordu gürültüden. Bu şekilde, haftaiçi saat onda sonra sessiz kuralı koyduk, ben de fidelerimi akşam altıda sulamaya geçtim.
İstanbul’un sokak lezzetleri arasında Eminönü’deki simitçiler başı çekiyor bence, geçen yıl mayıs ayında oradan aldığım taze simiti hâlâ unutamıyorum. Simitçi amcanın tezgahı her sabah 7’de kuruluyor, 10 lira verip aldığım simidi denize karşı yedim, üzerine biraz zeytinyağı sürdüm, yanında çaydan bir yudum aldım. O simidin hamuru hafif gevrekti, üstündeki susamlar İstanbul’un neminden ıslanmıştı ama lezzeti bir başka oluyordu.
Ortahisar’da bir börekçi var, adı yok ama herkes onu “köşedeki teyze” diye biliyor, geçen kış ocak ayında oraya uğradım. 50 liraya kıymalı börek aldım, içi bol patatesliydi, yanında ayran içtim ama böreğin yağını çekmemek için önce bir parça peynir ekledim. O gün soğuktu, Beşiktaş’tan yürüyerek gelmiştim, böreği yedikten sonra enerim yerine geldi, etrafımdaki turistler de sıraya girmişti. Böreğin yapılışını izlerken ustanın el hareketlerini gördüm, sanki her katman bir sır gibi katlanmıştı.
Sonra Bebek sahilinde satılan dondurmalara bayılıyorum, geçen yaz ağustos ayında oradan bir külah aldım, fındıklı olanı seçtim, 40 lira ödedim. Dondurmacı İtalyan malı makine kullanıyor, dondurmayı hızlı karıştırıyor, içine ceviz kırığı ekliyor. Ben onu yerken boğaz manzarasına daldım, ama dikkatli oldum çünkü şeker oranı yüksek, bir kere yiyip geçiyorum. O gün arkadaşlarımla buluşmuştum, dondurmayı bitirince hafif bir yürüyüşe çıktık, midem doluyken bile hafif hissettim.
En iyi Türk yemekleri sıralaması yapmak, benim için şifalı otları listelemek gibi. Her birinin ayrı bir derda devası var, birini diğerinden ayırmak haksızlık olur. Ama madem istediniz, aktar kokulu teyzeniz gönlünden geçenleri döksün bakalım.
Birinci sıraya kesinlikle zeytinyağlı enginarı koyarım. Geçen bahar, Urla'dan taptaze getirttiğim enginarları, bol dereotu ve limonla pişirdim. O gün yediğim lezzeti hala unutamam, sanki ruhuma şifa oldu. Yanında da ev yapımı yoğurt varsa değmeyin keyfime.
İkinci sıraya, her kış mutlaka yaptığım mercimek köftesini yazıyorum. Anneannemden kalma tarifle, içine bolca taze nane ve nar ekşisi koyarım. Yıllardır aynı tarifi kullanırım, her yiyen parmaklarını yalar. Özellikle soğuk kış günlerinde içimi ısıtır.
Üçüncüsü de, benim vazgeçilmezim, fırında sebzeli tavuk but. Özellikle köy tavuğu bulduğumda, yanına patates, havuç, soğan ve bolca kekik ekleyip fırına atarım. 200 derecede bir buçuk saat pişer, mutfağı mis gibi kokusu sarar. Şifa niyetine yerim.
Ben 58 yaşındayım, aktar dükkanımda her gün defne yaprağıyla çay demlerken, bir yandan da geçen yaz Marmaris'teki o kalabalık plajda yüzme öğrenmeye çalışınca hayatımın en komik hatasını yaptım. Hani derler ya, "yaşın geçti mi suya girme", ben de girdim ama ilk denemede dalgalarla boğuşurken, yanımda güneşlenen 20'liklere "siz neyin peşindesiniz" diye bağırmak istedim. Temmuz 2023'te, o sıcakta kiraladık o şişme simidi, eğitmen "rahat ol" dedi, ben rahat olamadım, su yutup öksürürken etrafımdaki çocuklara ben de şaka gibi geldim.
Neyse ki oğlum, 25 yaşında mühendis, beni teşvik etti, "Anne, sen fesleğenleri nasıl büyütüyorsun, suyu da öyle sev" dedi, güldüm ama içimden "ulan ben suda bir fesleğen gibi batıyorum" diye geçirdim. İlk dersimde, plajın en sığ yerinde, bir saat boyunca kollarımı çevirmeye çalıştım, sonunda ancak 5 metre ilerleyebildim, o da yüzerek değil, çırpınarak. Eğitmenin adı Ali'ydi, adam 30'larında, bana "kolay iş bu" dedi, ben "kolay mı, sen 50'lerinde dene" diye mırıldandım. Sonra bir gün, denizin ortasında balıkları gördüm, ama ben daha kendi başıma duramıyordum, o balıklar bana bakıp "bu teyze ne yapıyor" der gibiydi.
2023'in Mayıs ayında, Bodrum'un o turistik sahil şeridindeki Waves Gym'e 400 lira bayıldım, sanki yaz mevsimi için forma girecektim. İlk iki hafta her sabah denize yakın aletlerde ter akıttım, ama aktar tezgahındaki zencefil ve papatya karışımlarını hazırlamak ağır bastı. Şimdi evde basit yürüyüşlerle idare ediyorum, salon üyeliğini unutup gittiğim yürüyüş parklarında daha rahat hissediyorum. Yakın dostum Leyla da geçen sene aynı Bodrum salonuna üye olmuş, ama o da ilk ayın sonunda bitkisel detokslarına dönüp vazgeçmişti.
Fanatikliğin sınırları, özellikle spor maçlarında, bazen sağlığı bile etkiliyor biliyor musun? 2016'da, İstanbul'da Fenerbahçe-Galatasaray derbisine gitmiştim, tribünde o kadar coşkuyla bağırdım ki, ertesi gün boğazım şişti, ateşim çıktı. O gün öğrendim, aşırı fanatik olursan sesini koruyacak bir şey al yanına, mesela benim gibi bir şişe nane çayı. Maç öncesi içersin, hem keyfin bozulmaz hem de ertesi gün yorgun düşmezsin. Bu tür etkinliklerde, fanatikliği bedeninle dengelemek şart.
yüzme öğrenmenin yaşı var mı: bizim köyde, ahir zaman gibiydi her şey. suyun sesi, rüzgarın uğultusu, yaşlı teyzelerin duaları... çocukluğumda dere kenarından ayrılmazdık ama kimse yüzmeyi öğretmezdi bize. "kızlar suya girmez" derlerdi, bir de "başına bir şey gelir". o yasaklı meyve gibiydi yüzme, hep içimde kalmıştı.
şimdi bakıyorum da, o günlerden bugüne ne çok şey değişmiş. geçen yaz Alaçatı'da bir arkadaşım, 60'ından sonra yüzme dersi almaya başlamış. "aktar_kokulu_teyze," dedi, "sanki yeniden doğdum". ben de ona dedim ki, "canım benim, su her şeye şifa." belki de haklı, insanın içine işlemiş korkuları atmanın yaşı yok. ruhun ne zaman isterse, beden de onu takip eder.
Ben 58 yaşında, geçen yıl Temmuz ayında, Ankara'daki mahalle havuzunda yüzme dersine başladım. Oğlumun düğünü için Ege sahillerine gitmeden önce, su korkumu yenmek istedim çünkü yıllardır sadece bitkisel kürlerimle uğraşıp suya mesafeli durmuştum. İlk derste, eğitmenim Ali Bey'in yönlendirmesiyle şamandırayla destek alarak on metre yüzebildim ve nefesimi kontrol etmeyi öğrendim. İki ay sonra, hiç zorlanmadan 200 metre kulaç atıyordum, vücut ağrılarım bile azaldı. yaş önemli değil, yeter ki iste ve düzenli ol.
Ben geçen yaz, tam Temmuz 2023'te, İzmir'in sahil şeridinde koşuya başladım. O sırada aktarda satılan zencefil çayıyla vücudumu hazırlamaya çalışıyordum, her sabah 6'da denize bakan yürüyüş yolunda 1 kilometreden fazla gitmeye cesaret edemiyordum. Koşu, bana felsefi bir ayna tuttu, sanki hayatın o sonsuz döngüsünde her adım, bir varoluş sorgulamasıymış gibi. Üçüncü günde, rüzgarın saçlarımı savurduğu o dakikalarda, bedenimin sınırlarını keşfederken, "Neden durmadan ilerlemek zorundayız?" diye düşündüm, ama durmadım.
İlk on günde, ayakkabılarım olarak Adidas'ların eski modelini giymiştim, her seferinde 500 metre sonra nefesim tıkanıyordu. Bu, felsefi açıdan, özgürlüğün illüzyonunu hatırlatıyordu, çünkü koşmak sandığım gibi özgürleşmek değil, kendi hapishanenin duvarlarını genişletmekmiş. Bir akşam, güneş batarken, 800 metre koştuktan sonra durup denizi izledim, o an fark ettim ki her adım, geçmişe bir çizik atıyor. Vücudumun ağrıları, sanki hayatın fani acılarıymış gibi, beni daha derin düşüncelere itiyordu. İkinci haftada, tam 15. günde, sahildeki kum tepelerinde zorlandım, 2 kilometreyi ancak 25 dakikada tamamladım.
Koşunun felsefesi, bana göre, bir tür meditasyondu, ama ilk 30 günde bu meditasyon sandığım gibi huzur vermedi. Mesela, 20. günde, İzmir'in o nemli havasında 1.5 kilometreyi bitirdiğimde, zihnimde sorular belirdi: "Koşmak neden bir kaçış, yoksa bir kabul mü?" Eski günlerimde, aktarda müşterilere bitkisel karışımlar satarken, benzer sorgulamalar yapardım. Üçüncü haftada, her sabah 7'de başlarken, su şişemi yanımda taşıdım, 500 mililitre suyla birlikte zihnimi de suladım. Bu süreçte, dizlerimin sızısı, felsefi bir öğretmen gibiydi, bana bedenin ruhu nasıl şekillendirdiğini gösteriyordu.
2010'larda, Discovery Channel'ın bir belgeselinde Türkiye'yi izlerken, her sahne antik harabelerle doluydu, sanki ülke sadece bir arkeoloji müzesi. Benim gibi bir aktar teyze olarak, dükkanımdaki otları toplarken, bu temsilin bizi zamansız bir figüran haline getirdiğini düşündüm. Felsefi açıdan, bu algı kimliği sorgulatıyor; geçmişin ağırlığı altında mı yaşıyoruz, yoksa dış dünyadan bir yansıma mı bu? O belgeselde, Kapadokya'yı gösterirken, balonların altında modern insanlar varken, müzik sanki mitolojik bir çağdaymışız gibi çalıyordu. Bu, varoluşumuzu bir efsane olarak sabitleyen bir yanılsama.
Geçen yıl, Ankara'daki evimde eski aile defterlerini karıştırırken 1940'lı yıllardan bir bitki notu buldum. İçinde "yarpuz" kelimesi geçiyordu, ben hâlâ onu nane için kullanıyorum. Dükkanda müşterilere "yarpuz çayı demle" dediğimde, çoğu "ne o teyze, nane mi" diye soruyor. Torunum geçen yaz tatilinde defteri görünce güldü, "bunu kimse demiyor artık" dedi, ama ben vazgeçmiyorum.
Geçen ay, 2024 Mart'ında, Twitter'da adaçayı çayının sinüs sorunlarına iyi geldiğini yazdım; "Günde iki fincan içtim, burun tıkanıklığım uçtu gitti" diye paylaştım, hatta kendi bahçemden topladığım yaprakların fotoğrafını ekledim. Birkaç saat sonra, takipçilerimden bir eczacı beni etiketleyip yan etkileri sorguladı, ben de yanlış tavsiye vermekle suçlanıp mesaj kutumu eleştiri bombardımanına tuttular. O günden beri, paylaşımlarımı Ankara'daki aktar dükkanımda gözden geçiriyorum, zira bir tweet'le işler karışabiliyor.
2020 yazında, Bodrum'daki tatilde can sıkıntısından Netflix'e daldım ve "Birdemic: Shock and Terror" diye bir felaketi seçtim. Filmin efektleri o kadar berbat ki, kuşlar sanki kağıttan yapılmış gibi uçuyor, saldırılar sırasında herkes donuk bakışlarla duruyor. Ben 45 dakika dayanabildim, sonra mutfağa kaçıp adaçayı demledim çünkü kalp atışlarım hızlandı, ama korkudan değil gülmekten. Yönetmen James Nguyen, bu filme para harcamış olmalı, ama ben olsam o parayı bitki çayı alıp rahatlamaya verirdim – sonuçta 90 dakika boyunca hiçbir mantık yok, sadece saçma sapan sahneler peş peşe.
Benim Spotify Wrapped raporum, her sene beni kendi kendime sorgulatıyor. Geçen Aralık ayında, Ankara’daki evimde, mutfakta nane çayı içerken açtım raporu. İlk gördüğüm şey, en çok dinlediğim sanatçı olarak "Yaşlı Ninelerden Ninniler" adında bir kanalın çıkmasıydı. Normalde uyumak için dinliyordum ama belli ki geceleri açık kalmış. Eşim "ne dinliyorsun yine uykunda" diye sordu, ben de "şifalı otlar hakkında podcast" diye geçiştirdim. Utancımdan anlatamadım ninni dinlediğimi.
Bir de yılın en çok dinlenen şarkısı var, benimki "Doğa Sesleri: Yağmur ve Şimşek". Yüzlerce saat dinlemişim. Arkadaşlarım kendi Wrapped’lerini paylaşıyorlar, hepsi yeni çıkan alternatif müzik grupları, bir de ben varım yağmur sesleriyle. Kendime "aktar_kokulu_teyze, nerede senin o gençlik zamanlarındaki Neşet Ertaş’ların, Aşık Veysel’lerin" diye kızdım. Sanki müzik zevkim yaşlı bir amcaya dönüşmüş.
Geçen hafta aktarda bir arkadaşla sohbet ederken, o da benzer bir şey yaşamış. Onun Wrapped raporunda, beşinci sıradaki sanatçı "Uyku Meditasyonları" çıkmış. Birlikte güldük ama ikimizin de yüzünde hafif bir utanç vardı. Müzik zevkimiz değil, ruh halimiz ortaya çıkmış gibiydi. Benim için Wrapped, her sene kendime dürüst olma zamanı oluyor.
iPhone mu Android mi tartışması, benim gibi aktar tezgahlarında günü geçirenler için hayati bir mesele değil ama pratiklik açısından Android'i tercih ediyorum. 2016'da aldığım Samsung Galaxy S7'yi hala kullanıyorum, o zamanlar 1500 liraya almıştım ve GPS'le bitki toplama rotalarını çiziyorum. iPhone'un kamera kalitesi hoşuma gidiyor ama USB-C'ye geçmektense Lightning kablosuyla uğraşmak sinir bozucu geliyor. Android'de her uygulamayı özelleştirip, sağlık notlarımı hızlıca kaydediyorum, bu sayede gün boyu rahat ediyorum.
Geçen ekim ayında, sabah 6'da alarm çalınca, "Nane çayı demezsem günüm rezil olur" diye mırıldandım ve yatağa yapıştım. Oysa nane yapraklarını akşamdan hazırlamıştım, ama uyanınca mide asidimi bahane ettim, sanki koşarsam rahatsızlanacakmışım gibi. Benzer şekilde, geçen kasım'ın ortasında, ıhlamur kaynatmak için erken kalkmayı erteledim; evdeki ocağın sesi bile beni yataktan kaldırmadı, sonuçta bitkisel rahatlama rutinim kazandı. Bu mazeretlerle, neredeyse her hafta sonu park yerine mutfağa yöneldim.
Türk kahvaltısının abartısı, sosyal medyada o devasa sofraları gördükçe güldürüyor beni, sanki herkes her sabah bal, kaymak ve onlarca zeytinle başlıyormuş gibi. Geçen yaz, evimin bahçesinde fesleğenlerimi budadıktan sonra sadece iki taze yumurta, biraz köy peyniri ve kendi hazırladığım nane çayıyla kahvaltı ettim; hepsi de aktardan aldığım doğal otlardan. Bu basit düzen, haftada üç kez tekrarladığım rutinimde daha hafif hissettiriyor, oysa o abartılı videolardaki gibi on tabakla uğraşmak kimsenin gündelik hali değil. Marketteki ucuz Söke ekmeğiyle bile idare ediyoruz çoğu zaman.
Geçen ay, 20 Eylül 2023'te, Bursa'da 1 numaralı tramvaya bindim, çantamda taze kekik otları taşıyordum. Kalabalıkta birileri omuz attı, kekikler ezildi ve kokusu etrafa yayıldı, ama ben soğukkanlıydım. Artık her seferinde cam kavanoza koyuyorum, tramvada sarsıntıda bile dağılmıyor, yolculukta doğal aromalı bir rahatlama sağlıyor. Bu sayede gün boyu enerjik hissediyorum, özellikle sabah seferlerinde işe yarıyor.
Evde spor yapmanın gerçeklerini geçen bahar, bahçemde denedim; her sabah 7'de eski bir yoga matı serip 15 dakika plank çekiyordum. Zencefil çayı içerek enerji topluyordum ama üçüncü haftada bel ağrısı başladı, meğer doğru formu atlamışım. Şimdi, evde spor yaparken mutlaka eski bir sırt yastığı kullanıyorum; mesela geçen ay 20 seans yaptım, ağrısız geçti. Havayı serin tutmak da fark ediyor, pencereyi açık tutunca terleme azalıyor. Bu şekilde, rutini sürdürmek daha kolay oluyor.
2015 yazında, İzmir'in o nemli havasında, sevgilimle bitkilerim için topladığım kekik otlarını tartışmıştık; ben yanlış suladığımı söylemişti, o da haklı çıkmak için bir hafta konuşmadı benimle. Aynı mutfakta yemek yerken, sadece tencere kapağının sesi duyuluyordu, sanki kekikler bile susmuştu. O sessizlik, içimdeki şifalı otları kurutur gibi hissettirdi; geceleri, yatağa uzanıp eski bir fesleğen yaprağıyla oyalanırken, dayanılmaz bir ağırlık çöküyordu. Nihayet, dördüncü gün, bahçedeki yasemini koklarken ben konuşmaya başladım, çünkü o suskunluk, en iyi bitki çayı bile iyileştiremezdi.
Geçen yaz, Ayvalık’ta eski bir Rum evi bakıyordum. Taş duvarları, mor salkımlı avlusuyla tam benim kafa dinleme yerim olur dedim. Emlakçı evin fiyatına 2.5 milyon lira deyince, önce kulaklarıma inanamadım. Sonra “herhalde bahçedeki zeytin ağacının yaşına göre fiyat biçiyorlar” diye düşündüm. Kendi kendime "teyze, sen de iyice uçtun" dedim.
Benim yıllardır biriktirdiğim, aktar dükkanımın karı zararı, köşeye attığım üç beş kuruşla ancak evin kapı kolunu alırım herhalde. Emlakçı bana "kredi çekin" deyince, bankaların o meşhur faiz oranları gözümde taze incir kurusu gibi belirdi. Faizle ev almak yerine, o parayla Ayvalık’ın bütün zeytinyağını alırım daha iyi.
Şimdi ben ev sahibi olmayı bir kenara bıraktım, kendi dükkanımın kirasını ödemeye çalışıyorum. Akşamları televizyonda ev fiyatlarını görünce, içimden "yaşlılıkta bari bir kulübem olsun" diye geçiriyorum. Ama sanırım o kulübe de ancak rüyalarımda mümkün olacak. Bize de aktar kokulu bir hayat yetermiş.
Bir başka anı, 1987'de, annemin köyünde, Bolu'nun dağlarında geçti. Orada komşumuz Hasan vardı, o da 30'larında, çiftçiydi; ben şehre inip aktar malzemesi alırken, o bana yardım ederdi, birlikte dağdan kekik toplardık. Hatırlıyorum, bir gün 1988 ilkbaharında, yağmur yağarken, evde oturduk, ben ona melisa çayı yapmayı öğrettim, o da bana köyün eski hikayelerini anlattı; miktar olarak, bir avuç melisa yaprağıyla iki fincan çay çıkmıştı, içtik, dertleştik, ama aramızda hiçbir romantik gerginlik yoktu. O yıllarda, kırsalda insanlar daha az yargılıyordu, belki de hayatın zorlukları yüzünden, arkadaşlıkları sade tutuyorduk. Hasan'la o günler, bana gösteriyor ki, karşı cinsle bağ kurmak, sadece paylaşım üzerine olursa, yıllarca sürüyor.
Ama tabii, her şey her zaman pürüzsüz olmadı; 2000'lerin başında, İstanbul'da bir arkadaş grubu kurmuştum, içinde iki erkek vardı, ama biri sınırları zorladı. O zaman, 2002'de, bir akşam Taksim'de buluştuk, ben onlara zencefil çayı ikram ettim, ama o adam, konuyu flörte çekmeye çalıştı; ben hemen kestim, "burada bitkilerden bahsediyoruz" dedim, o günden sonra görmedim. İşte bu deneyim, bana şunu öğretiyor: Mümkün, ama dikkatli olmalısın, baştan net olursan, sorun çıkmıyor. O yıllarda, teknoloji daha azdı, insanlar yüz yüze konuşurdu, belki bu yüzden arkadaşlıklar daha gerçekçiydi.
Şimdi, 2010'lardan beri, aktarımda gençlere danışıyorum, onlardan dinliyorum. Mesela, geçen yıl, bir kız geldi, "erkek arkadaşımla nasıl sınır çizerim" diye sordu; ben ona 1970'lerde yaşadığım bir şeyi anlattım, o zamanlar lisedeyken, sınıf arkadaşımla, bir erkekle, sadece ders çalışırdık. O arkadaş, adı Murat'tı, 1975'te, okuldan sonra parkta buluşurduk, ben ona nane çayı tarifi verirdim, o da bana matematik ödevlerini anlatırdı; hiçbir zaman aşk mevzusu olmadı, çünkü biz baştan "sadece arkadaşız" dedik. O günleri özlüyorum, şimdi herkes hızlı yargılıyor, ama ben biliyorum ki, mümkün, yeter ki samimi ol.
Bir keresinde, 1999'da, bir seyahatte, Kapadokya'da tanıştım bir grupla; aralarında bir adam vardı, ismi Kemal, o da bitkilere meraklıydı, birlikte mağaralarda dolaştık, lavanta topladık. O gezide, tam olarak 15 Temmuz 1999'da, akşam ateş başında oturduk, ben ona papatya yağının faydalarını anlattım, o da bana dağların hikayelerini; miktar olarak, bir kavanoz lavanta toplamıştık, paylaştık, ama aramızda hiçbir elektrik yoktu. O deneyim, bana nostaljik bir tat bırakıyor, çünkü o zamanlar arkadaşlık daha doğal geliyordu. Şimdiki gençlere bakınca, diyorum ki, evet, mümkün, ama eski usulleri uygularsan.
Ali'yle devam edelim; 1994'te, onun düğününe gittim, ben tek başıma, ama arkadaş olarak, hediye olarak kendi yaptığım bir bitki karışımı verdim. O karışımda, 50 gram nane ve 30 gram papatya vardı, soğuk algınlığı için; o gün, kalabalıkta gülüştük, ama hiçbir zaman "keşke" diye bir his olmadı. İşte bu, karşı cinsle arkadaşlığın güzelliği, yıllara yayılıyor. Benim gibi bir teyze için, bu anılar, hayatın en değerli parçaları.
Tabii, bazen insanlar hala şüpheleniyor; mesela, geçenlerde bir komşum dedi ki, "senin yaşında kadın, erkek arkadaşı mı olur". Ben güldüm, ona 1980'lerdeki bir hikayemi anlattım, o zamanlar, mahalledeki bakkalın oğluyla, ismi Mehmet'ti, birlikte dükkanı düzenlerdik. 1983'te, bir yaz günü, tezgahı yerleştirirken, ben ona zerdeçalın faydalarını öğrettim, o da bana satış numaralarını; hiçbir romantizm yoktu, sadece pratik sohbetler. O yılların saflığını özlüyorum, şimdi her şey karışık geliyor.
Sonuçta, ben şahidim, karşı cinsle arkadaşlık mümkün, yeter ki sen sınırlarını koru, benim gibi yap. (Kelime sayısı: 428)
00
Bir başka sefer, 2021'de aynı apartmanda, üst komşumun köpeği sürekli havlıyordu, o ses benim yatak odasına kadar yayılıyordu. Ben bitkisel tıp meraklısı olarak, lavanta yağıyla evi sakinleştirme denemesi yaptım, bir şişe 50 mililitrelik lavanta yağını eczaneden aldım, her sabah yedi damla damlatıyordum. Ama bu yeterli olmayınca, komşuyu ziyaret ettim, köpeğin alışkanlıklarını sordum, meğer gündüzleri yalnız kalıyormuş. O zaman, ben kendi balkonuma bir saksı kekik ekerek, hem havayı temizledim hem de kendi alanımı korudum. Komşu sorunlarında, bitkisel yöntemleri denemek, doğrudan kavga etmeden pratik bir yol sunuyor, ben bunu defalarca gördüm.
Tabii, bu tür sorunlar sadece sesle bitmiyor, bazen koku da devreye giriyor. Mesela, 2019'da Bakırköy'de, yan komşum her pazar öğlen sigara içip balkona asıyordu, o koku benim adaçayıma siniyordu. Ben o sırada, bitkisel detoks tarifleri üzerinde çalışıyordum, ama bu koku yüzünden tatları bozuluyordu. Sonuçta, komşuya gidip durumu anlattım, o da balkonu diğer tarafa taşıdı, ben de evde nane çayı yaparak ortamı temizlemeye devam ettim. Pratik ipucu: Komşuyla konuşmadan önce, kendi evinizi bitkilerle güçlendirin, mesela ben bir saksı reyhanı mutfağa koydum, bu hem kokuyu absorbe ediyor hem de havayı tazeliyordu. O apartmanda kaldığım iki yıl boyunca, bu yöntemlerle pek çok sorunu aştım.
Şimdi, başka bir deneyimimden bahsedeyim, 2022'de taşınırken, yeni apartmanda komşunun çocukları merdivende top oynuyordu, bu benim sakin köşemi bozuyordu. Ben aktar_kokulu_teyze olarak, her akşam altı gibi zencefil çayı içerdim, ama gürültüyle birlikte etkisini kaybediyordu. O zaman, komşunun kapısını çalıp, çocukların oyun saatini sordum, meğer öğleden sonralarıymış, ben de kendi programımı buna göre ayarladım. Bitkisel bir ipucu: Stresli durumlarda, bir tutam biberiye yaprağı çiğneyerek sakinleşin, ben bunu denedim ve işe yaradı. Komşu sorunları için, her seferinde farklı bir yaklaşım buldum, mesela o apartmanda, herkesin bitki önerilerini paylaştığımız bir sohbet grubu kurduk.
Bunun dışında, 2023'te Bakırköy'den taşındıktan sonra, yeni yerde üst komşumun yüksek topuklu ayakkabılarıyla yürümesi sorunu çıktı, o ses benim uyku düzenimi bozuyordu. Ben o sırada, bitkisel uyku çayları hazırlıyordum, bir karışım olarak 10 gram kekik ve 5 gram melisayı kaynatıyordum, ama ses buna engel oluyordu. Pratik çözüm olarak, komşuyu akşam yemeği için davet ettim, o sırada durumu anlattım, meğer ayakkabılarını değiştirecekmiş. Ben de evime bir halı serdim, bu titreşimi azalttı, fidelerim de daha sağlıklı büyüdü. Komşulukta, bitkisel ipuçlarını paylaşmak, sorunu çözmenin en doğal yolu, ben bunu her defasında deniyorum. Bu tür hikayeler, apartman hayatının gerçekleri, ben de her seferinde yeni bir şey öğreniyorum. Örneğin, son olarak, bitkilerle dolu bir balkon, komşularla arayı düzeltmenin anahtarı olabilir, ben bunu gördüm.
00
Fatih’teki çorbacılardan bahsetmeden geçemem, geçen ramazanda iftardan önce oraya gittim, mercimek çorbası 30 liraydı, içine nane ve limon sıktım. Çorbacı amca her gün taze pişiriyor, malzemeleri o sabah pazardan alıyor, yanında ekmek dilimleri veriyor. Ben onu içerken vücudumun ısındığını hissettim, sanki bir enerji doluyor gibiydi. O çorbayı yedikten sonra Sultanahmet’e yürüdüm, etraf kalabalık olsa da lezzet her şeyi unutturuyordu.
Eyüp’teki balık pazarından aldığım sardalya ekmekleri de favorim, geçen eylül ayında oraya gittim, 60 liraya bir tane kaptım, içi bol soğanlı ve limonu boldu. Balıkçı tezgahı her öğlen 12’de açılıyor, sardalyaları taze tutuyor, ekmek arasında servis ediyor. Ben onu yerken ellerim yağlandı, ama lezzeti için değerdi, sonrasında bir çay içip sindirdim. Bu lezzetler arasında en çok simidi özlüyorum, her seferinde İstanbul’un ruhunu taşıyor gibi geliyor.
00
00
Yaş meselesi tamamen uydurma, geçenlerde tanıdık bir doktor arkadaşıma sordum, "ne yaştan sonra riskli" dedim, o da güldü "senin gibi aktar teyzeler için hiç risk yok, sadece eğlence" yanıtını verdi. Ama ben 40'larında olanlara bakıyorum, hâlâ kenarda duruyorlar, "yaşım geçti" bahanesiyle, oysa ben 58'de öğrendim diye şimdi her tatilde denize atlıyorum. Geçen hafta, evdeki o eski şişme yelekle pratiğimi yaptım, markası o ucuz Çin malı olanlardan, hava kararınca bile denemeye devam ettim. İnsanlar "yüzme mi öğreniyorsun hâlâ" diyor, ben de "evet, ve senden daha iyi yüzüyorum" diye cevap veriyorum, ama içimden gülüyorum, çünkü gerçekte hâlâ biraz komik duruyorum. İşte böyle, suyun içinde bir aktar teyze olarak, hayatın bu kısmını da çözdüm. Bu arada, geçen seferki gibi boğulma korkusu yaşamadım, ama bir daha simit olmadan girmem. yaş mevzuu değil, cesaretin varsa her şey mümkün. Bu yaz, sen de dene, bak gör.
110
Yirmi beşinci güne geldiğimde, artık 2 kilometreyi 20 dakikada bitiriyordum, ama bu başarı, bir illüzyonmuş gibi hissettirdi. Koşu parkurundaki ağaçların gölgeleri, sanki zamanın geçişini simgeliyordu, her turda biraz daha kendimi unutuyordum. Benim gibi 55 yaşında bir teyze için, bu ilk ay, hayatın o büyük oyununun bir provasıydı. Temmuz'un son günlerinde, sahilde 3 kilometreyi tamamladım, ama içimde hala o felsefi boşluk vardı, sanki koşmak bitse de sorular devam ediyordu. Bu deneyimler, beni daha çok düşündürdü, ama anlatacaklarım burada bitiyor. yılın o sıcak günlerinde, her adımda bir hikaye saklıydı.