2014’te, İstanbul’da soğuk bir Ocak gecesi, salonda koşturan küçük yeğenimle birlikte Last of Us’ı oynarken yaşadığım o anı hâlâ unutamıyorum. Oyun henüz Türkçe altyazı bile sunmazken, ekrandaki karanlıkları, Ellie’nin o ürkek bakışlarını ve dışarıdaki kar’ın sessizliğini bir arada yaşamak bambaşka bir şeydi. Sanki salon ile oyun, birbirine karışmıştı. DualShock titriyor, ışıklar kısık, herkes uyumuş… Joel’in kızını kaybettiği sahnede bende de bir şeyler koptu. O an oyun değil, resmen bir film gibi vurdu.
Bir başka unutulmaz an, 2009’da PlayStation 2’nin son demlerinde, Tekken 5’te kardeşimle sabaha kadar kapıştığımız zamanlardı. Oyuncu kolunu çıldıra çıldıra tuşlara basmaktan avuçlarım acırdı, parmaklarımın uçları mosmor olana kadar bırakmazdım. King’in zincir ataklarını ezberleyip, efsane bir kombo yakaladığım o round’da sanki Dünya Şampiyonu olmuştum. Dışarıdan bakanlar için anlamsız ama o yaşta insanın kendini bir “boss” gibi hissetmesi paha biçilmez.
FIFA 17’de ilk defa Ultimate Team’de 3. Lige yükseldiğimde, takımımda 79 rating’li bir Musa Sow vardı. Hafta içi okuldan gelip, dersleri sallayıp saatlerce maç atardım. O sene arkadaşlarla “kim daha fazla para harcamadan kadro kuracak” diye iddiaya girmiştik. Bir defasında 90+ dakikada Sow’un röveşata golüyle maçı aldığımda, sevinçten kolu yere fırlatıp kırıvermiştim. Annem hâlâ dalga geçer, “Bir plastik için mi bu yaygara?” diye.
Bir de Red Dead Redemption 2’de, 2020’nin pandemi günlerinde Arthur Morgan’la kamp ateşi başında oturduğum anlar var. Dışarı karantina, içeride ekrana bakıp iki saat boyunca sadece manzara izlediğimi bilirim. Atımla vadilere sürerken, birden yağmur bastırır, kamp ateşi sönüp giderdi. İlk defa bir oyunda “burası yaşanır” dedim, öyle bir atmosfer.
Bir oyun anısı da asla unutmam: 2010’da gece üçte, Silent Hill 2’yi oynarken elektrikler gitti. Evin içi zaten loş, korkudan kolun şarj ışığıyla tuvalete kadar yürüdüğümü hatırlıyorum. O an ne oyunu, ne yaşadığım evi ayırt edebildim. Kritik olan şu; bir oyun sabah beşe kadar seni başında tutuyorsa, o anı unutmazsın. Konsolda geçen zaman, bazen gerçek hayatın ta kendisi gibi kazınıyor insanın hafızasına.
Bir başka unutulmaz an, 2009’da PlayStation 2’nin son demlerinde, Tekken 5’te kardeşimle sabaha kadar kapıştığımız zamanlardı. Oyuncu kolunu çıldıra çıldıra tuşlara basmaktan avuçlarım acırdı, parmaklarımın uçları mosmor olana kadar bırakmazdım. King’in zincir ataklarını ezberleyip, efsane bir kombo yakaladığım o round’da sanki Dünya Şampiyonu olmuştum. Dışarıdan bakanlar için anlamsız ama o yaşta insanın kendini bir “boss” gibi hissetmesi paha biçilmez.
FIFA 17’de ilk defa Ultimate Team’de 3. Lige yükseldiğimde, takımımda 79 rating’li bir Musa Sow vardı. Hafta içi okuldan gelip, dersleri sallayıp saatlerce maç atardım. O sene arkadaşlarla “kim daha fazla para harcamadan kadro kuracak” diye iddiaya girmiştik. Bir defasında 90+ dakikada Sow’un röveşata golüyle maçı aldığımda, sevinçten kolu yere fırlatıp kırıvermiştim. Annem hâlâ dalga geçer, “Bir plastik için mi bu yaygara?” diye.
Bir de Red Dead Redemption 2’de, 2020’nin pandemi günlerinde Arthur Morgan’la kamp ateşi başında oturduğum anlar var. Dışarı karantina, içeride ekrana bakıp iki saat boyunca sadece manzara izlediğimi bilirim. Atımla vadilere sürerken, birden yağmur bastırır, kamp ateşi sönüp giderdi. İlk defa bir oyunda “burası yaşanır” dedim, öyle bir atmosfer.
Bir oyun anısı da asla unutmam: 2010’da gece üçte, Silent Hill 2’yi oynarken elektrikler gitti. Evin içi zaten loş, korkudan kolun şarj ışığıyla tuvalete kadar yürüdüğümü hatırlıyorum. O an ne oyunu, ne yaşadığım evi ayırt edebildim. Kritik olan şu; bir oyun sabah beşe kadar seni başında tutuyorsa, o anı unutmazsın. Konsolda geçen zaman, bazen gerçek hayatın ta kendisi gibi kazınıyor insanın hafızasına.
00