Geçen hafta cuma, İstanbul’da iş çıkışı Nişantaşı’nda yürürken “Bir kahve molası hak ettim” dedim kendi kendime. Zincir kafelerden fenalık gelmişti; Starbucks’ın o sıradan havası, yan masadan bağıra çağıra Zoom yapanlar, bir de içeri girince suratına çarpan parfüm/kahve kokusu karışımı… Yok abi, aradığım o değil. Rahatlatıcı bir mola için bazen mekanın ruhu kahveden daha önemli oluyor.
Nişantaşı’nda Corner House var, Valikonağı’nda küçük bir köşe dükkan. Esnafla müşteri arasında garip bir samimiyet yakalamışlar; içeri girince hoşgeldin diyorlar ama yapışkan değiller. 2018’den beri orası benim kafa dağıtma noktalarımdan. Filtre kahveye 70 lira veriyorsun, az buz değil, ama yanında getirdikleri minicik portakallı kekle güneşli pencere köşesinde oturunca o para boşa gitmiyor. Hafta içi 17.00 sonrası sadece birkaç kişi oluyor, sohbet etmiyorsun ama yalnız da hissetmiyorsun.
Biraz daha salaş arıyorsan, Kadıköy’de Moda’da Çekirdek var. Hala otantik havası bozulmadı. Kalabalıkta bile bir şekilde huzur var. Duvara astıkları eski afişler, loş ışık, cam kenarı bir yer bulabilirsen şehirden kopuyorsun. Geçen sene bir pazar sabahı orada oturup kitap okudum; kimse “Bitiriyor musunuz, kalkar mısınız?” diye bakmadı. Kahve fiyatları da makul, cappuccino 60 liraydı en son.