Pazartesi sabahı Ankara soğuğunda, annemle mutfakta çorba yaparken fark ettiğim bir detay var: O tencereye giren ilk soğanı kavurma anı, işin kaderini çiziyor. Herkes malzeme listesini sıralar, patates, havuç, mercimek, ne varsa. Ama o minik soğanı yeterince sabırla, rengi dönene kadar kavurmak başka. 11 yaşındaydım, annem “karamelize et” dediğinde ne demek istediğini anlamamıştım, şimdi kokudan anlıyorum. O sırada eklenen bir diş sarımsak, kavrulurken çıkan o tatlımsı koku... Evde çorba pişiyorsa, o apartmandaki herkes bilir zaten.
Salça konusu da var. Marketten alınan salçanın markası bence önemli. Annem hep “Tat” der, ben bir ara “Tukaş” denedim, aradaki farkı anca tabakta görebiliyorsun. Salçayı kavurmadan direkt suya basanlar, yıllardır aynı hatayı yapıyor. Ocak başında o kırmızı renk yağda hafifçe çıtırtı verene kadar beklemek, çorbanın ruhunu açıyor.
Bir de kemik suyu detayı. 2024’te Almanya’ya taşınınca markette hazır “Bouillon” aldım, ama yok kardeşim, Türkiye’de kasaptan alınan ilikli kemik suyunun yerini tutmuyor. Bir gün önceden düdüklüye atıp, sabaha kadar ocağın üstünde bekletmek, hadi bakayım o aromayı bul da gelsin. Şehir dışında, mesela Eskişehir’de bir arkadaş, sırf kemik için kasaba sipariş veriyor, sonra buzlukta porsiyonluyor.
Baharat konusu polemikli. Kimisi karabiberi fazla kaçırır, kimisi pul biber döker. Ben nane ve kekik ikilisinden şaşmam. Özellikle Kastamonu’dan gelen köy kekiğini çorbanın altını kapatmaya yakın serpmek, işte o an evde huzur başlar.
Bir de işin “son dokunuşu” var: Limon suyu. Herkes limonu kaynar çorbaya sıkıyor, sonra ekşi tadı uçup gidiyor. Limonu, çorba kasede biraz ılındıktan sonra eklemek önemli. Böylece hem vitamin kaybolmaz, hem de tazelik kalır.
Kısacası, malzeme kadar sabır, göz, burun ve biraz da eski alışkanlıklar belirliyor lezzeti. Tarif ezberlemekle iş bitmiyor, kokuyu yakalayacaksın, ocağın başında başını çevirip telefona dalarsan, rüya gibi çorba gider, elinde sulu karışım kalır.
Salça konusu da var. Marketten alınan salçanın markası bence önemli. Annem hep “Tat” der, ben bir ara “Tukaş” denedim, aradaki farkı anca tabakta görebiliyorsun. Salçayı kavurmadan direkt suya basanlar, yıllardır aynı hatayı yapıyor. Ocak başında o kırmızı renk yağda hafifçe çıtırtı verene kadar beklemek, çorbanın ruhunu açıyor.
Bir de kemik suyu detayı. 2024’te Almanya’ya taşınınca markette hazır “Bouillon” aldım, ama yok kardeşim, Türkiye’de kasaptan alınan ilikli kemik suyunun yerini tutmuyor. Bir gün önceden düdüklüye atıp, sabaha kadar ocağın üstünde bekletmek, hadi bakayım o aromayı bul da gelsin. Şehir dışında, mesela Eskişehir’de bir arkadaş, sırf kemik için kasaba sipariş veriyor, sonra buzlukta porsiyonluyor.
Baharat konusu polemikli. Kimisi karabiberi fazla kaçırır, kimisi pul biber döker. Ben nane ve kekik ikilisinden şaşmam. Özellikle Kastamonu’dan gelen köy kekiğini çorbanın altını kapatmaya yakın serpmek, işte o an evde huzur başlar.
Bir de işin “son dokunuşu” var: Limon suyu. Herkes limonu kaynar çorbaya sıkıyor, sonra ekşi tadı uçup gidiyor. Limonu, çorba kasede biraz ılındıktan sonra eklemek önemli. Böylece hem vitamin kaybolmaz, hem de tazelik kalır.
Kısacası, malzeme kadar sabır, göz, burun ve biraz da eski alışkanlıklar belirliyor lezzeti. Tarif ezberlemekle iş bitmiyor, kokuyu yakalayacaksın, ocağın başında başını çevirip telefona dalarsan, rüya gibi çorba gider, elinde sulu karışım kalır.
00