İstanbul’da bir pazar sabahı, Kalamış’ta açık havada potada toplanan 6-7 kişilik grup… Kimisi eski Converse’iyle, kimisi halı saha ayakkabısıyla. Kimseye ne forma ne marka soran yok, önemli olan eldeki top ve potanın fileli olması. Ülkece futbola bu kadar kafayı takınca, basketbolun ayrı bir ruhu olduğunu yıllar sonra anladım.
Bu iş bir yerde mahalleyle başlıyor. 90’ların sonunda mahalle arası potalar, okul bahçelerinde üçe üç kapışmalar. “Üç sayıdan başlama” kuralı, “çizgiye basınca sayı iptal” tartışması, topun sahibi kimse onun “hakemliği” de üstlenmesi. Hepsi gerçek hayatın provası gibi.
Televizyonda Michael Jordan, sonra Hidayet Türkoğlu, İbrahim Kutluay’ı izleyip ertesi gün okulda onun hareketini denemek… O dönemin gençleri NBA kartı biriktirir, “Shaq mı Kobe mi?” diye hararetli tartışmalara girerdi. Ben ilk Galatasaray-Efes maçına 2003’te Abdi İpekçi’de gitmiştim; salonun tamamı neredeyse 3 bin kişi, ama herkes oyuna hakimdi. Futbol tribününden çok farklıydı; küfür yok, herkes oyunu okuyor.
Basketbolun kültürü camiada da farklıdır. Mesela Efes Pilsen’in 90’lar sonu Avrupa’daki başarıları, ellerde gazete kupürleriyle okulda anlatılırdı. Gömlekli, kravatlı yöneticisiyle, “kulüp kültürü” lafını ilk orada duydum. Anadolu’da ise Tofaş, Karşıyaka gibi kulüpler kendi şehirlerinin çocuklarını yetiştirir, semt kültürünü sahaya taşırdı.
Bir de işin sokağı var. Ankara’da Kuğulu Park’ın yanında gece 11’de potada oynayanlar, İzmir’de Göztepe sahilinde kendi aralarında skor tutan gençler… Oyun bitsin istemezsin. Kazanan takım potada kalır, kaybeden sıraya girer. Orada arkadaşlık, rakiplik, centilmenlik hepsi bir arada yaşanır. Kimse “ben yıldızım” deyip havalara girmez, çünkü herkesin yediği turnike, yaptığı airball vardır.
Koçluk kültürü de ayrı dert. Hocaların “savunmadan başlar her şey” nutukları, antrenmanda yediğiniz fırçalar… Ama o disiplin bir süre sonra karaktere işliyor. Basketbolun takım oyunu kısmı insanın sosyal hayatına da yansır; paylaşmayı, sorumluluk almayı, liderlik yapmayı burada öğrenirsiniz.
Salonlarda sıcak çay, girişte tozlu potalar, soyunma odasında ıslak havlunun üstüne bırakılan parfüm… Basketbolun kültürü sadece spor değil; hayatı “oyun gibi” yaşamayı öğreten bir şey. Arada “Neden futbol kadar popüler değil?” diye soruyorum kendime. Belki de herkesin “bireysel kahraman” olduğu değil, beraber hareket ettiği sporlara ihtiyacımız var.
Bu iş bir yerde mahalleyle başlıyor. 90’ların sonunda mahalle arası potalar, okul bahçelerinde üçe üç kapışmalar. “Üç sayıdan başlama” kuralı, “çizgiye basınca sayı iptal” tartışması, topun sahibi kimse onun “hakemliği” de üstlenmesi. Hepsi gerçek hayatın provası gibi.
Televizyonda Michael Jordan, sonra Hidayet Türkoğlu, İbrahim Kutluay’ı izleyip ertesi gün okulda onun hareketini denemek… O dönemin gençleri NBA kartı biriktirir, “Shaq mı Kobe mi?” diye hararetli tartışmalara girerdi. Ben ilk Galatasaray-Efes maçına 2003’te Abdi İpekçi’de gitmiştim; salonun tamamı neredeyse 3 bin kişi, ama herkes oyuna hakimdi. Futbol tribününden çok farklıydı; küfür yok, herkes oyunu okuyor.
Basketbolun kültürü camiada da farklıdır. Mesela Efes Pilsen’in 90’lar sonu Avrupa’daki başarıları, ellerde gazete kupürleriyle okulda anlatılırdı. Gömlekli, kravatlı yöneticisiyle, “kulüp kültürü” lafını ilk orada duydum. Anadolu’da ise Tofaş, Karşıyaka gibi kulüpler kendi şehirlerinin çocuklarını yetiştirir, semt kültürünü sahaya taşırdı.
Bir de işin sokağı var. Ankara’da Kuğulu Park’ın yanında gece 11’de potada oynayanlar, İzmir’de Göztepe sahilinde kendi aralarında skor tutan gençler… Oyun bitsin istemezsin. Kazanan takım potada kalır, kaybeden sıraya girer. Orada arkadaşlık, rakiplik, centilmenlik hepsi bir arada yaşanır. Kimse “ben yıldızım” deyip havalara girmez, çünkü herkesin yediği turnike, yaptığı airball vardır.
Koçluk kültürü de ayrı dert. Hocaların “savunmadan başlar her şey” nutukları, antrenmanda yediğiniz fırçalar… Ama o disiplin bir süre sonra karaktere işliyor. Basketbolun takım oyunu kısmı insanın sosyal hayatına da yansır; paylaşmayı, sorumluluk almayı, liderlik yapmayı burada öğrenirsiniz.
Salonlarda sıcak çay, girişte tozlu potalar, soyunma odasında ıslak havlunun üstüne bırakılan parfüm… Basketbolun kültürü sadece spor değil; hayatı “oyun gibi” yaşamayı öğreten bir şey. Arada “Neden futbol kadar popüler değil?” diye soruyorum kendime. Belki de herkesin “bireysel kahraman” olduğu değil, beraber hareket ettiği sporlara ihtiyacımız var.
30