Türk siyasetinde yirmi yılı aşkın süredir merkezdeki tek isim, ve bu kadar uzun bir iktidar döneminin sonunda hâlâ tartışılan en sıcak konu. Erdoğan'ın başa gelişi ile gidiş arasındaki fark, sadece kişisel değişim değil; ülkenin bütün kurumlarını yeniden şekillendirmenin hikâyesi.
1994'te İstanbul Belediyesi'ni aldığında henüz bir yerel yönetici idi. Kasımpaşa'da doğmuş, imam hatip lisesinde okumuş, Mimar Sinan'da eğitim görmüş biri olarak başladı. O beş yıllık başkanlık döneminde İstanbul'u "Anadolu'dan gelen başkan" imajıyla yönetirken aynı zamanda bir siyasi hareketin öncüsü haline geldi. Fatih Camii'nde Mevlevi müziği konseri vermek, o dönemde radikal bir hamleydi.
Siyasal İslam'ın Türkiye'de güç kazanması ile Erdoğan'ın yükselişi paraleldir. Refah Partisi'nin kapatılmasından sonra Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu ve 2002'de iktidar oldu. O seçimde yüzde 34 ile çıkan sonuç, Türkiye'nin sağ-merkez seçmeni için bir açılıştı. Daha sonraki seçimlerde yüzde 49, 50'lere ulaştı. Bu rakamlar, muhalif kesimin "diktatörlüğe gidiş" uyarılarını duymasına rağmen, milyonların tercihini gösteriyor.
Ancak iktidarın son dönemleri, karar mekanizmalarının darlaştığını, muhalefetin basında ve mahkemelerde sıkıştırıldığını ortaya koydu. 2016 sonrası, özellikle Anayasa değişiklikleri ile başkanlık sistemine geçiş, gücün daha çok bir kişide toplandığı anlamına geldi. Geçmiş uyarılar ve günümüz gözlemler arasında uyum var: Erdoğan, kurumları zayıflatıp kişisel iktidarı güçlendirdi.