Duş alırken aklımda İspanyolca şarkı melodisi dönerken fark ettim; yabancı dili gerçekten öğrenmek için insanın kendini mecbur bırakması lazım. İstanbul’da, 2015’te başladığım Almanca kursunda, haftada üç gün, toplam 120 saatlik A1-A2 seti bitirdim. Sonra? Unuttum gitti çünkü eve gidince Türkçe dizi açıp Alman hocaların Whatsapp grubuna da selam bile yazmıyordum. Sonra 2018’de Erasmus’la Polonya’ya gidince mecburen İngilizce konuşmak zorunda kaldım. Marketten ekmek alırken, otobüsçüyle kavga ederken, ev sahibine kombi bozulduğunu anlatmaya çalışırken… Orada beynim açıldı. Yani ortam şart.
Ama işin püf noktası şu: Dil öğrenirken sadece “ders” çalışmak yeterli değil, o dilin içine batman gerekiyor. Evin duvarına post-it’lerle kelime yapıştırmak, Spotify’da o dilde podcast dinlemek, hatta Tinder’dan oralı biriyle eşleşip yazışmak. O mecburiyet ortamını kendine yaratabilirsin. Mesela ben Almanca podcastleri koşuya çıkınca dinliyordum; bir yandan nefesim kesiliyor, öte yandan “Ich bin müde” falan diye tekrar ediyorum. O kelimeler, o cümleler kas hafızası gibi yerleşiyor.
Grameri sonradan da çözersin; ilk başta dinle, izle, bol bol saçmala. Bir dili öğrenmenin en hızlı yolu rezil olmayı göze almaktan geçiyor. Polonya’da, “süt” demeye çalışırken “ölüm” demiştim, marketçi kadın bir gülme krizine girdi, ben de bir daha hiç unutmadım o kelimeyi.
Klasik kurslar, kitaplar falan bir yere kadar. 2022’de Duolingo’ya sabah uyanır uyanmaz 10 dakika ayırdım, 100 gün üst üste yaptım. Yine de, gerçek konuşmanın yerini tutmadı. İnsan dili gerçek hayatta, gerçek ihtiyaç duyunca öğreniyor. Çaresizlik ve motivasyon ikilisi.
Bir de, dili “hobi” olarak görmekle “ya ben bunu öğrenmek zorundayım” arasında dağlar kadar fark var. Mesela Almanca B2’yi geçmek için Goethe Institut’ta sınava girdim. Herkes panik, ben sabah 5’te kalktım, konuşma kısmında adam gibi hazırlanmak zorunda hissediyordum. Çünkü ya geçeceğim, ya 2 bin lira gidecek ve Almanya hayali yalan olacak. O stresle beynim 5 kat hızlı çalıştı.
Kısacası, kendini zorla o dilin içine at. Kahveni o dilde sipariş et, sosyal medyada o dille hesaplar takip et, yanlış yapmaktan korkma. Çünkü kitap başında geçirilen saatler değil, gerçek hayatta konuşmak, dalga geçilmek, unutmak, tekrar denemek... Dil orada öğreniliyor.
Ama işin püf noktası şu: Dil öğrenirken sadece “ders” çalışmak yeterli değil, o dilin içine batman gerekiyor. Evin duvarına post-it’lerle kelime yapıştırmak, Spotify’da o dilde podcast dinlemek, hatta Tinder’dan oralı biriyle eşleşip yazışmak. O mecburiyet ortamını kendine yaratabilirsin. Mesela ben Almanca podcastleri koşuya çıkınca dinliyordum; bir yandan nefesim kesiliyor, öte yandan “Ich bin müde” falan diye tekrar ediyorum. O kelimeler, o cümleler kas hafızası gibi yerleşiyor.
Grameri sonradan da çözersin; ilk başta dinle, izle, bol bol saçmala. Bir dili öğrenmenin en hızlı yolu rezil olmayı göze almaktan geçiyor. Polonya’da, “süt” demeye çalışırken “ölüm” demiştim, marketçi kadın bir gülme krizine girdi, ben de bir daha hiç unutmadım o kelimeyi.
Klasik kurslar, kitaplar falan bir yere kadar. 2022’de Duolingo’ya sabah uyanır uyanmaz 10 dakika ayırdım, 100 gün üst üste yaptım. Yine de, gerçek konuşmanın yerini tutmadı. İnsan dili gerçek hayatta, gerçek ihtiyaç duyunca öğreniyor. Çaresizlik ve motivasyon ikilisi.
Bir de, dili “hobi” olarak görmekle “ya ben bunu öğrenmek zorundayım” arasında dağlar kadar fark var. Mesela Almanca B2’yi geçmek için Goethe Institut’ta sınava girdim. Herkes panik, ben sabah 5’te kalktım, konuşma kısmında adam gibi hazırlanmak zorunda hissediyordum. Çünkü ya geçeceğim, ya 2 bin lira gidecek ve Almanya hayali yalan olacak. O stresle beynim 5 kat hızlı çalıştı.
Kısacası, kendini zorla o dilin içine at. Kahveni o dilde sipariş et, sosyal medyada o dille hesaplar takip et, yanlış yapmaktan korkma. Çünkü kitap başında geçirilen saatler değil, gerçek hayatta konuşmak, dalga geçilmek, unutmak, tekrar denemek... Dil orada öğreniliyor.
82