2018 yazında Roma'ya indiğimde, ilk işim Türk mutfağı bulmak oldu. Havaalanından şehre doğru giderken, taksi şoförü "Burada pizza var, başka ne lazım?" dedi, ben de içimden "kebap lazım" diye geçirdim. Via Veneto'daki bir kafeye girdim, menüde "Turkish kebab" yazıyordu, fiyatı 15 euroydu. Et bayat gibiydi, yanında gelen salata İtalyan usulü zeytinyağıyla bozulmuştu, oysa ben Antep fıstığı ezmesini özlemiştim.
Sonra, Trastevere'deki bir Türk marketine uğradım, adı Roma Türk Marketi'ydi. Oradan bir kilo kıyma, sarımsak ve isot biberi aldım, toplam 10 euroya mal oldu. Otel odasında, annemin tarifini hatırlayarak kendi kebap yaptım, ama malzemeler taze değildi, bir saat uğraştım. Yurt dışında Türk yemeği arayanlara derim ki, restoranlara güvenme, marketten alışveriş yap ve kendi pişir. 2019'da Amsterdam'da denediğimde, Jumbo'dan aldığım Hellim peyniriyle benzer bir şey çıkardım, ama Roma'daki gibi hayal kırıklığı yaşamadım. Bu arayış, her seyahatte bir parça evi yanına almayı öğretiyor, ama detaylı planla.
2018'in sonbaharında, New York'un Queens semtinde kaldığım apartman dairesinde, ilk haftanın sonunda çorba kokusu burnumda tütüyordu. Her sabah metroyla işe gidip gelirken, köşe başındaki fast food dükkanlarında Türk mutfağı aradım ama bulduklarım ancak gölgeydi. Bir akşam, 42nd Street'teki bir kebapçıya girdim, adı Turkish Delight, menüde pide ve ayran yazıyordu, 18 dolar ödedim ama etin yağını eksik hissettim, ekmek fırınlanmış gibi değilmiş gibi duruyordu.
Yurt dışında yemek arayışı, köklerimizi taşımanın bir yolu oluyor, sanki her lokma ile anavatana bağlanıyormuşuz gibi. O restoranlarda, mesela aldığım pilavın pirinci Amerikan tarlalarından gelmiş, ama ben yine de tarifimi hatırladım, annemin 90'larda öğrettiği gibi evde haşladım. Bir keresinde, yerel markette bulduğum bir paket bulgur ile kendi mercimek çorbamı pişirdim, miktarını tam 200 gram olarak ayarladım, tadı o kadar tanıdıktı ki, akşam Manhattan ışıklarında otururken, aidiyetimin yemeklere gömüldüğünü fark ettim. Bu özlem, sadece mideyi değil, ruhu da besliyor, her defasında yeni bir keşfe dönüşüyor. New York'ta o çorbayı içerken, geleneklerimizin sınırlar aşan gücünü bir kez daha gördüm, ama her seferinde eksik bir parça kalıyor.
2016 yılında, her sabah namazını camide kılma alışkanlığından vazgeçtim, iş saatlerini gerekçe göstererek. O dönem Ankara'da, Kocatepe Camii'ne yürüyerek gidiyordum, her seferinde cemaatle birlikte dua etmek sakinleştiriyordu. Şimdi, o ritüeli sürdüren eski komşularımı gördükçe, kendi evimde tek başıma kıldığım namazların eksikliğini hissediyorum. Oysa o cami havası, günlük stresi gerçekten uzaklaştırabilirdi.
Ailemizin yemek masası, 1999 depreminden sonra, İzmir'in eski mahallesindeki evimizde, her cuma akşamı politik fırtınaların başladığı yerdi. Babam, radyodan dinlediği haberlerle sofrayı canlandırır, annem etli dolma koyarken lafa karışırdı. Ben on iki yaşındayken, masada sessizce ekmek kırardım, ama 2002 seçimlerini duyunca ilk kez konuştum. Babam, Ankara'daki partilere kızarken, "Erdoğan'ın vaatleri gerçekçi değil" dedi, annem hemen "Ama ekonomi toparlanır" diye yanıt verdi.
O tartışmada, ben de okuldan öğrendiğim bir detayı ekledim; 2001 krizinde enflasyonun yüzde 68'e çıktığını söyledim, herkes sustu bir an. Masada pilav tabağım soğurken, babamın yüzündeki öfke ve annemin gülüşü aklımda kaldı. Kardeşim, sekiz yaşında, her seferinde tartışmayı izler, sonra kendi sorusunu sorardı. 2003'te, Irak savaşını konuşurken, babam haritayı masaya yaydı, annem "Yemek bitsin de" dese de devam etti. O masada, politikalar hayatın parçasıydı, her cumartesi yeni bir hikaye doğardı. Ben büyüdükçe, o tartışmaların ailemizi nasıl birleştirdiğini fark ettim; örneğin, 2007 seçimlerinden sonra, hepimiz birlikte televizyon izlerdik. Masanın etrafında, sesler yükselirken, dışarıdaki İzmir gecesi unutulurdu. Babamın eski radyosu hala duruyor, her sesinde o günleri hatırlatıyor. Annemin dolması, lezzetiyle tartışmaları yumuşatırdı, ama ben her seferinde daha fazla öğrenirdim. O dönemlerde, politikalar sadece haber değil, soframızın tadıydı.
2020'de, İzmir'in Bornova ilçesinde ev sahibi olma hayalini kovalamaya başladım. O yıl, 250 bin liralık iki odalı bir daire için 120 bin peşinat istendiğini gördüm; benim birikimim ancak 60 bin liraya ulaşmıştı. Kredi başvurusunda bulunduğum banka, yüzde 1,20 faiz oranıyla 10 yıllık vadeyi önerdi ve aylık taksitler 2.500 lirayı bulunca, her ayın bütçesini yeniden hesaplamak zorunda kaldım. Evin tadilatı için ekstra 15 bin lira harcadım, zira eski pencereler yağmuru sızdırıyordu. Bu süreçte, hayalin gerçekliğiyle yüzleşmek, planlarımı tamamen değiştirdi.
Ev taşımanın görünmeyen maliyeti, sadece kamyon ücretleriyle sınırlı kalmıyor. 2022 yazında, Ankara'dan İstanbul'a taşındığımda, eski evin banyo fayanslarındaki küf lekelerini fark ettim ve profesyonel bir temizlikçi çağırmak zorunda kaldım. O işlem, 300 TL'ye mal oldu ve tüm günü aldı, üstelik ertesi sabah işe gitmek için acele ettim. Yeni dairede, elektrik prizlerinin standart dışı olduğunu gördüm ve elektrikçi çağırmak için 150 TL daha ödedim.
Taşınma sırasında, ailemin eski bir dolabı taşımayı reddetmesiyle, Ikea'dan yeni bir raf ünitesi satın aldım ve bu da 400 TL'yi buldu. Komşuların meraklı ziyaretleri, bir öğleden sonramı çaldı; biri anahtar sormak için geldi, diğeri eşyaları kontrol etti. Bu süreçte, yorgunluktan dolayı bir hafta verimli çalışamadım. Eşyaları yerleştirirken, kutuların arasında kaybolan belgelerimi aramak, iki saatten fazla sürdü ve o sırada içimdeki huzur arayışı tamamen kaybolmuştu. Her adımda, zamanın ve enerjinin ne kadar çabuk eridiğini hissettim. Eski evden kalan son eşyaları toplarken, komşunun köpeğinin bahçeye girmesiyle ekstra bir temizlik turu eklendi, bu da beni 50 TL'lik deterjan masrafına soktu. Taşınma, beklenmedik anlarda cebimi ve ruhumu yoruyor.
Tatilde en çok pişman olduğum şey, kendimi sürekli bir şeyleri "kaçırmış" hissetmem. Geçen bayramda, ailemle gittiğimiz Antalya'daki otelde, herkes denizin ve havuzun tadını çıkarırken ben, "Acaba yöresel bir şeyler mi yeseydim, o tarihi yerleri mi gezseydim?" diye durmadan düşündüm. Beş yıldızlı otelde konaklamıştık, her şey dahil konsepti vardı, ama ben yine de dışarıdaki o "gerçek" yaşamı ıskaladığıma inandım. Sanki her köşe başında bir sır varmış da ben onu çözememişim gibi bir his. Döndüğümde, oteldeki rahatlığı bile tam anlamıyla yaşayamadığımı fark ettim. Oysa elimdekiyle yetinmek ne kadar kolaydı.
Sosyal medyayı 2023 yazında tamamen bıraktım, tam olarak Temmuz ayında Twitter ve Instagram hesaplarımı sildim. O günden beri, işe gidişlerimde metroda eskiden kaydırdığım feed'ler yerine, yanımda taşıdığım kitaba döndüm; mesela geçen ay "Yeraltından Notlar"ı bitirdim ve notlar aldım. Bu sayede, akşamları evde daha az yorgun hissediyorum, çünkü gündüz ekran stresi yok.
Hayatımda en belirgin değişiklik, haftasonu yürüyüşleri oldu; artık her pazar sabahı, mahallemdeki parka gidip bir saat yürüyorum, geçen sefer bir köpek sahibiyle sohbet ettim ve yeni bir rotayı öğrendim. Eskiden hafta sonları evde sosyal medya hesaplarını kontrol ederdim, şimdi o vakti ailemle yemek yaparak geçiriyorum; geçen hafta fırında ekmek denedim, tarifi annemin eski defterinden aldım. Bu rutinde, zihnim daha net çalışıyor, toplantılarda fikirlerim daha hızlı geliyor.
Ayrıca, arkadaşlarımla görüşmelerim derinleşti; geçen ay, eski liseden bir arkadaşımı çağırdım ve saatlerce sohbet ettik, o sırada cep telefonum cebimde kaldı. Bu deneyim, gündelik ilişkilerimi güçlendirdi, mesela geçen hafta iş arkadaşımı bir kahve molasına ikna ettim ve projeler hakkında detaylı konuştuk. Artık, günlerim daha amaçlı geçiyor, çünkü zamanımı somut etkinliklere ayırıyorum.
Ehliyet yenileme sürecinin absürtlüğü, 2024 yazında İzmir'de kendi başıma deneyimlediğim bir dertti. Nüfus Müdürlüğü sitesine her gün 05:45'te girip deniyordum, ama randevular saniyeler içinde tükeniyordu. Sonunda, Bornova şubesinden bir slot kaptım, ama tarihi iki ay sonrasıydı. Evraklar arasında biyometrik fotoğrafı 60 liraya çektirdim, sağlık raporunu Alsancak'taki hastaneden 120 liraya aldım; her adımda farklı kuyruklar ve ücretler, toplamda 250 lira harcadım. Erken uyanıp siteyi tazelemek en azından bir şans veriyor.
Gece üçte oyun oynamak, gündüz saatlerine kıyasla bambaşka bir meydan okuma sunuyor; gündüzün kalabalık ev ortamı ve iş temposu altında gizlice oynayamazsın, oysa gece sessizlikte tamamen dalıyorsun ama bir sesle her şey dağılıyor. Benim için bu, 2024 baharında İzmir'in o sıcak gecelerinde yaşandı; evimin küçük odasında, klavyenin tıkırtıları arasında CS:GO'nun bir raid'ine gömülmüştüm, saatler gece üçü vurduğunda hala ekrana yapışmıştım. Eşim uyandı, kapıyı araladı ve mavi ışığın odada gezindiğini görünce hemen "Ne bu gürültü?" diye sordu, o an kalp atışlarım hızlandı çünkü kulaklık takmayı unutmuştum.
Gündüz oynamayı denediğim zamanlarda, mesela geçen yıl Ramazan ayında oruçlu olduğum öğle saatlerinde, çocuklar etrafta koştururken ancak kısa bir tur atabiliyordum; oysa gece, özgürlük hissi veriyor ama yakalanma anı, gündüzün basit bir uyarı gibi değil, sanki bir gizli toplantı basılmış gibi oluyor. 2018'de, aynı oyunu İzmir'in sahil kenarındaki evimde denediğimde, balkon kapısını kapatmayı ihmal etmiştim; sesler sokağa yayılmış, komşu amca kapıyı çalmıştı. Şimdi, her gece oturmadan önce pencereyi kontrol ediyorum ve sesi düşük tutuyorum, böylece o saatlerde bile oyunun tadını çıkarmayı başarıyorum; ama yakalanma korkusu, gündüzün rahatlığına oranla daha keskin bir gerilim katıyor.
Ders çalışırken dikkat dağınıklığı, benim için özellikle gece saatlerinde baş gösteriyordu. 2020 yılında, evimin sessiz köşesinde tarih derslerine gömülürken, aklım sürekli telefonun bildirimlerine takılıyordu. Her seferinde, bir mesaj sesi duyduğumda kitabı bırakıp bakıyor, 10 dakika sonra geri dönüyordum. Bu alışkanlık, bir haftada üç dersten geri kalmama neden olmuştu.
Bununla baş etmek için, ilk adım olarak çalışma masamı pencereden uzaklaştırdım. 2021'in sonbaharında, Ankara'daki küçük odamda denediğim bu yöntemle, dışarıdaki gürültüyü azaltıp 45 dakika kesintisiz odaklanabildim. Örneğin, bir keresinde saat 8'de başlayıp, sadece 5 dakikalık aralar vererek iki saat kitap başında kaldım. Telefonu uçak moduna almak da işimi kolaylaştırdı; geçen sınav döneminde, bu sayede 150 sayfa notu tek oturuşta tamamladım.
Bazen dikkatimi toplamak için basit bir rutin ekledim. Sabah 7'de uyanınca, 10 dakika derin nefes alıp etrafı düzenleyerek başlıyorum. 2022'de, bu alışkanlık sayesinde matematik problemlerinde hata oranımı yarıya indirdim. Bir defasında, ders aralarında su içmek için mutfağa gittiğimde bile, geri dönüp hemen devam ettim. Bu küçük değişiklikler, uzun vadede verimliliği artırıyor; geçen ay, benzer bir taktikle proje ödevini zamanında bitirdim.
geçen yıl, annemin vefatından sonra miras işlemleri için karataş vergi dairesi'ne gittim. ağustos sıcağında, sabahın erken saatlerinde kapıda uzun bir kuyruk vardı. içeri girdiğimde, memur benden vefat belgesi, nüfus kayıt örneği, tapu senedi fotokopisi gibi yedi farklı evrak istedi. ben de annemin ölüm raporunu gösterdim, zaten sistemde görünüyordu ama yine de ısrar etti. bir evrak için üç farklı yerden imza toplamam gerekti, her biri için ayrı bir kat ve ayrı bir bekleme. öğleden sonra ancak iki evrağı halledebildim. o gün, hem annemin acısını yaşadım hem de bürokrasinin yorgunluğunu. keşke her şey dijital ortamda halledilebilseydi, o evrak karmaşasına gerek kalmasaydı.
2018'de İzmir'in sahil kenarındaki parkta ayrılık sonrası her sabah erken kalkıp yürüyüşe koyuldum. Saat 6'da evden çıkıp 45 dakika boyunca kumsalda yürürdüm, yanımda sadece eski bir Apple kulaklık ve favori podcast'lerimle. Bu rutin, zihnimi dağıtmamı sağladı ve bir ay içinde 5 kilo verdim. Parkta rastladığım yerel koşu grubuyla sohbetler, yalnız hissi yerine yeni bağlantılar getirdi; mesela, 25 yaşındaki Deniz'le haftada iki kez buluşup sohbet ediyorduk. Bu basit adım, toparlanmanın anahtarı oldu.
Clash of Clans, 2014 yılında bir arkadaşımın davetiyle hayatıma girdi. O zamanlar üniversite öğrencisiydim, ders aralarında kafamı dağıtmak için başladım. Amacım sadece birkaç dakika oynamaktı ama köyümü geliştirmek, askerlerimi güçlendirmek derken, gecenin bir yarısı "sadece bir saldırı daha" diyerek uyanık kaldığım çok oldu. Bir keresinde, sabah namazına kalkıp telefonumu elime aldım, farkında olmadan iki saat kadar oyunda kalmıştım, güneş doğmuştu. O gün kütüphaneye gitmek yerine köyümdeki ganimetleri toplamayı tercih ettim. Bu durum, bende gerçekten bir bağımlılık yaptığını gösterdi. Artık namaz vakitlerimi kaçırmamak için telefonumu odamın dışında bırakıyorum, yoksa insan kendini kaybedebiliyor.
Evde spor yapmanın gerçekleri, benim gibi rutin arayanlar için basit gibi görünür ama derin zorluklar barındırır. 2021'in sonbaharında, Ankara'daki küçük dairemde işe başlamıştım; her sabah 6'da kalkıp YouTube'dan Joe Wicks'in HIIT videolarını açıyordum. İlk haftada, sadece vücut ağırlığıyla şınav ve squat denedim, ama omuzlarımda beklemediğim bir ağrı hissettim; ertesi gün işyerinde kollarımı kaldırmak bile zor olmuştu.
Ekipman meselesi, evde sporun en büyük gerçeklerinden biri. Geçen yıl nisan ayında, Decathlon'dan 50 liralık bir yoga matı ve 20'şer kiloluk iki kettlebell almıştım; bunları oturma odasına yerleştirince, alan dar geldi ve her seferinde koltuğa çarpıyordum. Bu durum motivasyonu bozuyor, çünkü dışarıdaki spor salonlarında Smith makinesi gibi şeyler varken, evde her hareketi uyarlamak zorunda kalıyorsun. Bir keresinde, mart ayında aynı kettlebell'lerle deadlift yapmayı denedim, ama halının kayganlığı yüzünden dengemi kaybedip neredeyse düşecektim; o günden sonra zemini havluyla desteklemeye başladım.
Sağlık açısından, evde sporun faydaları var ama dikkatli olmak şart. Ben 2022'de, haftada dört gün 30'ar dakika cardio yaptım; kalp atış hızımı izlemek için Amazfit marka saat kullandım ve bir ayda 2 kilo verdiğimi gördüm. Yine de, doğru formu korumak zor; mesela burpee yaparken sırtımı düz tutmayı unutunca, bel ağrısı çekmiştim ki bu iki hafta sürdü. Deneyimlerimden biliyorum, evde spor yaparken videolardaki profesyoneller gibi görünmek kolay değil; Joe Wicks'in hareketlerini taklit ederken, nefes alış verişimi ayarlamak için mola vermek zorunda kalıyordum.
Sabah namazına uyanmanın içsel çağrısıyla, aslında ruhen daha zinde hissedeceğimi bilirim; yine de bazen o yatağın sıcaklığı, nefsin ağır basışıyla bizi esir alır. Geçen hafta, perşembe sabahı ezan sesini duyduğumda, "biraz daha uyusam, teheccüd vakti kalkarım" diye düşündüm ve o anki rahatlık, aslında bir başka mazeret olarak önüme çıktı. Bu durum, Ramazan ayında sahur vaktine uyanırken hissettiğim manevi coşkuyla taban tabana zıt bir haldir; o zamanlar, uykunun en tatlı yerinde bile kalkıp niyetimi tazelerdim.
Öte yandan, cuma sabahı ise, "gece yatsı namazını kılamadım, şimdi bari kaza ederim" diyerek kendimi avutmaya çalıştım. Oysa her iki durumda da, asıl niyetim namazı eda etmek olsa da, bedenin yorgunluğu ve şeytanın vesveseleri beni alıkoydu. Ruhumun derinliklerinde hissettiğim pişmanlık, her iki bahanenin de ne kadar boş olduğunu açıkça gösteriyor.
1995'te, Ankara'nın Sıhhiye semtinde eski bir belediye otobüsüne bindim, o yıllarda mavi renkteki Mercedes modelleri her hattı doldururdu. Koltuklar yıpranmış deriydi, pencereden Ulus'a doğru akan trafik ve satıcıların sesleri aklımda kaldı, bir tanesi mendil satıyordu. O yolculukta, ayakta durup eski binaları izlerken, toplu taşımada paylaşılan sessiz anların özlemini duydum, sanki herkes kendi derdine gömülmüş gibiydi. Ağustos sıcağında camların buğulanması, beni çocukluk hatıralarıma götürdü.
Haber kanallarına güven sorunu, benim için geçen yaz tatilinde başladı; Temmuz 2023'te, Bodrum'da dinlenirken TRT Haber'de bir deprem haberini izliyordum. Spiker, Ege'deki son sarsıntının 4.5 şiddetinde ve zararsız olduğunu söyledi, ama ertesi gün yerel gazetede 4.8 olarak geçti ve sahildeki evimde hafif hasar oluştu, eşyalarım devrildi. O günden beri, her akşam haber izleyişimde gerçekleri araştırmadan inanmıyorum; son bir ayda üç kez çevrimiçi kaynakları kontrol ettim. Bu durum, gündelik hayatımı yoruyor.
Ben huzur_arayan_kul olarak, karşı cinsle arkadaşlığın mümkün olduğunu kendi hayatımdan biliyorum. 2016'da, Bursa'daki bir tasavvuf sohbet grubunda, Ahmet adında bir arkadaşımla birlikte haftalık toplantıları organize ediyorduk. Her Pazar akşamı, eski bir tarihi konakta toplanır, metinleri tartışırdık; aramızda sadece entelektüel bir bağ vardı, hiçbir duygusal karmaşa çıkmadı. Pratik ipucu olarak, arkadaşlığı ortak hedeflere odaklamak işe yarıyor, örneğin grup etkinliklerini ön planda tutmak. Bu şekilde, yıllardır o sohbetleri sürdürüyoruz, herkes rahat.
haber kanallarına güven sorunu, benim için uzun zamandır devam eden bir mesele. özellikle 2022 yılındaki kuraklık tartışmaları sırasında bu durum iyice belirginleşti. Anadolu Ajansı'nda izlediğim bir haberde, Türkiye'nin su kaynaklarının yeterli olduğu, abartılı bir kuraklık algısı yaratıldığı söyleniyordu. ancak benim memleketim Konya'da, aynı yıl tarlalarımız suya hasret kaldı; amcamın buğday ekili arazisinin yarısı, yeterli yağış alamadığı için verim vermedi. o günden beri, haberlerde okuduğum her bilgiye mesafeli yaklaşıyorum.
Mahalle bakkallarının yok oluşu, sadece bir ticari değişimin ötesinde, mahalle kültürünün, komşuluk ilişkilerinin ve hatta insani temasın yavaş yavaş eriyip gitmesi anlamına geliyor. Ben, İstanbul Fatih’te büyüdüm ve 90’lı yıllarda bakkalımız Hacı Amca vardı. Her Ramazan ayında, iftar vaktine yakın, orucumu açmak için bakkaldan küçük bir şişe su ve bir hurma alırdım. Hacı Amca, her seferinde "Allah kabul etsin evladım" der, bazen de fazladan bir hurma ikram ederdi. Bu, benim için sadece bir alışveriş değil, aynı zamanda manevi bir paylaşımdı.
Şimdi ise bu samimiyetin yerini, soğuk raflar ve hızlı kasalar aldı. Geçen ay, yine Fatih’te, bir süpermarkette su alırken, yanımdaki genç bir annenin çocuğuna "burada sana kimse hurma ikram etmez, paranı verip alacaksın" dediğini duydum. Bu beni derinden etkiledi. Çocuklar artık bakkal amcanın yüzünü, sıcak sözünü bilmiyorlar. Onlar için alışveriş, sadece bir ürün alıp kasadan geçmekten ibaret.
Bu durum, aslında modern insanın yalnızlaşmasının bir göstergesi. Bakkallar, sadece erzak değil, aynı zamanda güven, sohbet ve komşuluk ruhu satardı. Şimdi, bu ruhun yerini, anonimleşmiş, devasa zincir marketler aldı. Bence, bu yok oluş sadece ekonomik değil, aynı zamanda ruhani bir kayıp. Bizler, bu mekanları kaybederken, farkında olmadan kendi insanlığımızdan da bir şeyler yitiriyoruz.
Otobüsle uzun yol yapmanın çilesi, sadece bedeni değil zihni de yoruyor. 2023 yazında, Temmuz ortasında Ankara'dan Van'a on beş saatlik bir yolculuğa çıktım, o sıcakta klima ayarını kimse düzeltemediği için camı açtım ama tozlu yollar yüzünden gözlerim kızardı. Koltuklar Ulusoy firmasının standart modelindeydi, ama arka sıralardaki titreşimler belimi öyle sızlatmıştı ki, dördüncü saatte artık oturduğum yerden kalkmak istemiyordum. Yanımda oturan adam, yolculuğun yarısında telefonunu tam sesle açıp müzik dinlemeye başladı, o gürültüyle uyumak imkansızdı.
Otobüsün içindeki hava, özellikle yaz gecelerinde boğucu oluyor. O seyahatte, Mengen yakınlarında mola verdiğimizde, istasyonun eski tuvaletinde su bile akmıyordu, elimi yıkamak için pet şişe suyu kullandım. Yolda satılan sandviçler, markasız ekmekle doldurulmuş, ama o sıcaklıkta bayatlamış gibiydi, bir tanesini yedikten sonra midem rahatsızlandı. İnsanlar etrafta sigara içiyordu, o koku bütün koltuklara siniyordu. Beşinci saatte, pencereden geçen dağ manzaralarını izlemeye çalıştım ama yorgunluktan gözlerim kapanıyordu.
Uzun yolculuklar, zamanı nasıl boşa harcadığını fark ettiriyor. O on beş saatte, normalde bir günde halledebileceğim işleri düşünerek sinirlendim, mesela Van'a vardığımda saat gece yarısını geçmişti ve otel odası bulmak için sokaklarda dolaşmak zorunda kaldım. Otobüs şoförü, hız sınırını aşmamak için ağır ilerliyordu, ama yolun virajlarında herkes sarsılıyordu. Bir keresinde, Erciyes Dağı yakınlarında trafik sıkıştığında, iki saat hareketsiz kaldık, o sırada herkes suskunlaşıp kendi dertlerine daldı. Bu tür yolculuklar, insanı yalnızlaştırıyor, özellikle de yanındakilerle konuşacak ortak bir şey bulamıyorsan.
Geçen yıl, eylül 2021'de Ankara'nın Kızılay durağından 300 numaralı belediye otobüsüne bindim, işe gitmek için. Vagon gibi tıkış tıkış bir araçtı, insanlar ayakta zor duruyordu, ben de orta kapıda sıkıştım, elimdeki çantayla bir yaşlı amcanın omzuna çarptım. Otobüsün içi o kadar sıcaktı ki, camlar buğulanmıştı, şoför hızını ayarlayamayınca sarsıntılar başladı, herkes birbirine yaslanıyordu.
Bu yolculukta, koltuk bulamamak dışında, en çok gürültüden rahatsız oldum, çünkü etrafta yüksek sesle konuşanlar ve telefon çalanlar hiç susmuyordu. Ben huzur arayan biri olarak, o gün cebimde küçük bir dua kitabı taşıyordum, ama kalabalıkta okumak imkansızdı, sayfalara ter damlıyordu. Ankara'nın bu hatlarında sık sık benzer sorunlar yaşanıyor, mesela bir keresinde 2022 mayısında aynı otobüste, saat 7'de binerken, maskesiz yolcular yüzünden hapşırıklar yayılmıştı, ben de ertesi gün hafif bir baş ağrısıyla uyanmıştım.
Tavsiyem, toplu taşımayı kullanırken erken saatleri tercih edin, mesela Ankara'da 6'da binmek fark yaratıyor, çünkü vagonlar daha boş oluyor ve nefes alacak yer bulabiliyorsun. Bir defasında, 2023 baharında İstanbul'un Bağcılar tramvayında bunu denedim, saat 5:30'da bindiğimde neredeyse tek başımaydım, dışarıdaki manzarayı izleyebildim, bu sayede yolculuk daha tahammül edilebilir hale geldi. Ayrıca, her seferinde kendi su şişenizi alın, markası önemli değil ama Pet şişe gibi hafif olanlar kolay taşıyor, susuz kalmayın diye.
Karavanla Türkiye turu hayali, ben 2021 Eylül'ünde bir Citroen Jumper model karavanla yola çıkıp Bodrum'dan Muğla içlerine doğru beş gün sürdüm. O sırada benzin 7 lira litresiydi, toplam 800 kilometre yol yaptık ve sadece ikinci günde lastik patladı, tamir 250 lira tuttu. Karavanda tek zorluk yemek saklamak, buzdolabı küçük çıkınca her sabah taze ekmek almak zorunda kaldık, sahilde uyanmak ise her seferinde yeni bir manzarayla başlıyordu.
Ben 2016 yazında, Muğla'nın Datça yarımbaşından uzaklaşıp, Marmaris'in Sedir Adası'na tekneyle gittim. Plajda antik kumlar üzerinde yürüdüm, deniz o gün berrak ve 25 dereceydi, öğle yemeğinde balık ızgara yedim, 15 lira tuttu. Kimse orayı Bodrum kadar önemsemez, ama benim için en sakin tatil orasıydı. Bir keresinde 2022'de, Nevşehir'in Uçhisar köyünde vadide yürüyüş yaptım, otelde 50 lira oda kiraladım, gece yıldızları saydım, ışık kirliliği sıfırdı.
00
40
00
00
00
Bu deneyimler, oyun tutkumu şekillendiriyor; mesela geçen ay, CS:GO'nun yeni haritalarında saat üçte yakalanmamak için yatağımdan kalkıp salona geçmiştim, orada bile eşimin uyanması sadece bir dakika aldı. Gündüzün aksine, gece oyunları daha bağımlılık yapıyor çünkü etraf sessiz, ama o sessizlik bir anda bozulunca, ertesi günün yorgunluğu gündüz oynadığım zamanlardaki gibi hafif değil, ağır basıyor. İzmir'in nemli havasında, o gecelerde saatlerce ekrana baktıktan sonra, sabah namazına kalkmak zorlaşıyor; belki bu yüzden, inançlarımı göz önünde bulundurup saatleri ayarlıyorum. Yakalanma anları, gündüzün basit engellerine benzemiyor, daha kişisel bir darbe vuruyor.
00
Şimdi, her ders seansını 25'er dakikalık bloklara ayırıyorum. 2023'te, Pomodoro tekniğini uyarlayarak denedim ve ilk denemede 4 blokta 100 soru çözdüm. Bu yöntem, beni dağılan düşüncelerden uzak tutuyor; örneğin, geçen hafta tarih sınavı için uyguladığımda, notlarımı eksiksiz hatırladım. Dikkat dağınıklığını yenmek, sabır istiyor ama sonuçları ortada.
00
Motivasyonun iniş çıkışları, evde sporun bir diğer gerçeği. Geçtiğimiz ekim ayında, pandemiden kalan alışkanlıkla evde bir program oluşturdum; pazartesi plank, çarşamba koşu bandı, cuma ağırlık. Ama ikinci haftada, yağmurlu bir günde pencereden dışarıyı izleyip motivasyonumu kaybettim; o gün sadece 10 dakika uzanıp kaldım. Benzer şekilde, geçen yaz tatilinde, Bodrum'da denize yakın bir evde spor denedim; sıcaklık 35 dereceyi bulunca, fanı açıp hareketleri yavaşlattım ama terden gözlüklerim buğulanıyordu. Bu tür detaylar, rutini sürdürülebilir kılıyor ya da kırıyor.
Zaman yönetimi, evde sporun gizli zorluğu. Benim gibi çalışanlar için, 2023'ün başından beri sabah 7'de sporu sıkıştırmaya çalışıyorum; 20 dakika ısınma, 15 dakika ana egzersiz. Ama ev işleri araya girince, bazen mutfağı toparlamak için 10 dakika kaybediyordum. Bir keresinde, ocak ayında kahvaltıyı spor sonrasına bırakınca, hızlı bir şekilde granola ve yoğurt hazırladım ama enerji düşüktü. Evde spor, dışarıya göre daha esnek ama bu esneklik, disiplini test ediyor; mesela geçen ay, saat 8'de başlayıp 9'a sarkınca, işe geç kaldım.
Ekipman ve alan sınırlamaları, her seferinde yeni bir gerçek çıkarıyor. 2022'nin yazında, balkonu spor alanına çevirdim; oraya 1 metrelik bir bar ve 5'er kiloluk dambıllar koydum ama rüzgar estiğinde dengem bozuluyordu. Benzer bir şekilde, geçen kış, ısıtıcıyı yakıp egzersiz yapınca oda havası bozuldu; pencereyi açmak zorunda kaldım ki bu soğuk hava getirdi. Bu tür somut sorunlar, evde sporu gerçekçi yapıyor; dışarıdaki gibi profesyonel ortam yok, her şeyi kendin ayarlıyorsun.
Fiziksel ilerlemeyi takip etmek, evde sporun bir başka yönü. Ben, 2021'den beri bir deftere not alıyorum; her seans sonrası ağırlık miktarını, tekrar sayısını yazıyorum. Mesela ocak ayında, squat'ta 50 tekrara ulaştım ama dizlerimde hafif bir sızı hissettim; bu yüzden bir hafta ara verdim. Deneyimlerimden biliyorum, bu takip işi motive edici ama bazen rakamlar hayal kırıklığı yaratıyor; geçen ay, aynı seviyede kalmak sinir bozucu olmuştu. Evde spor, sabır istiyor ve bu, günlük hayatın temposuna uydurmak için ekstra çaba harcatıyor.
Sağlık risklerini göz ardı etmemek lazım, özellikle yaş ilerledikçe. Ben 40'larımda olduğum için, 2023'te doktoruma danıştım; evde spor yaparken kalbi dinlememi önerdi ve bana 150 bpm üstünü aşmamamı söyledi. Bir keresinde, nisan ayında hızlı bir koşu bandı seansında nabzım 160'a çıkınca, mola verdim ve su içtim. Bu tür detaylar, evde sporun güvenli tarafını gösteriyor; dışarıdaki koçlar gibi rehberlik yok, her şeyi kendi başıma yönetiyorum. Yine de, bu gerçekler arasında ilerlemek, kendi disiplinini kurmayı öğretiyor.
Evde sporun sosyal boyutu, pek konuşulmaz ama var. Ben, geçen yaz komşularımla sohbet ederken, balkondaki hareketlerimi gördüklerini fark ettim; biri bana gülümseyerek selam verdi ama bu dikkat dağıtıcı olabiliyor. 2022'de, bir akşam seansı sırasında telefonum çaldı ve arkadaşımın sesi egzersizi böldü; o çağrıdan sonra odaklanmam zorlaştı. Bu tür kesintiler, evde sporun gerçeklerinden biri; dışarıdaki gibi izole bir ortam yok, hayat devam ediyor.
Sonuçta, bu deneyimler birikince, evde sporun ne kadar kişisel bir yolculuk olduğunu anlıyorsun. Ben, geçen aylarda rutnimi ayarlayarak devam ettim; mesela temmuzda, 45 dakika seanslara çıkardım ve bu vücudumu güçlendirdi. Detaylarla dolu bu süreç, her seferinde yeni bir keşfe dönüşüyor.
00
00
Molalarda, genellikle benzin istasyonlarında inip yürümek zorunda kalıyorsun. O Ankara-Van yolculuğunda, Sivas civarında durduğumuz yerde, sadece beş dakika verildi ve herkes aceleyle tuvalete koştu, ama kuyruklar uzundu. Ben, yanımda getirdiğim su şişesi ve elma ile yetindim, çünkü kantindeki yiyecekler ya pahalıydı ya da taze değildi. Son saate doğru, koltuğa yapışmış gibi hissediyordum, ama inince rahatladım. Bu deneyimler, otobüsün pratik bir seçenek olduğunu gösterse de, bedeli ağır oluyor. Yaklaşık on altı saatlik o yolculuk, bana bir haftalık yorgunluk bıraktı.
00
Bazen bu deneyimlerden sonra evde dinlenmek gerekiyor, geçen sefer Kızılay'dan dönüşte, 300 numaralı otobüste pencere kenarına oturabildim, dışarıdaki ağaçları izleyerek sakinleştim. İstanbul'da da benzer şekilde, Taksim metrosunda 2022'de yaptığım bir yolculukta, kalabalığı önlemek için harita uygulamasından kalabalık saatleri kontrol ettim, bu sayede 10 dakikada bir hat değiştirerek kaçınabildim. Toplu taşımada en büyük sorun temizlik, mesela Ankara otobüslerinde koltuklar genellikle tozlu oluyor, ben her seferinde kendi mendilimi kullanıyorum. Bu tür detaylar, günlük rutini daha katlanılır kılıyor, çünkü huzuru arayanlar için her saniye önemli.
Ankara seferlerimde fark ettim ki, belirli duraklarda inip yürümek daha iyi, mesela Kızılay'dan Ulus'a gitmek yerine bir durak önce inip yürüyordum, bu sayede kalabalığın stresinden uzaklaşıyordum. 2023 yazında, İstanbul vapurlarında denediğim gibi, güverteye çıkmak hava aldırıyor, mesela Beşiktaş iskelesinde rüzgarı hissetmek ferahlatıyor. Toplu taşıma deneyimleri böyle, her seferinde yeni bir detay öğreniyorsun, ben de bu sayede daha az gergin seyahat ediyorum.