Benim bu uzun ilişkilerde heyecan mevzusuyla tanışmam, 2020'nin sonbaharında oldu. Ev arkadaşımla FIFA oynarken sevgilimden bir mesaj geldi: “Akşam ne yesek?” İçimden, “Gerçekten mi, dört yılın sonunda menü sorusuna düştük,” dedim. İlk yıl, telefonda saatlerce konuşurken “Seninle pizza yerken bile eğlenirim” diye atıp tutan ben, şimdi pizzanın üstündeki zeytini sayıyorum. Bir ilişkinin ilk günlerinde hissettiğin o “random” kalp çarpıntısı, bir noktada, “Mayonezi mi azdı bunun?” endişesine evriliyor.
Geçen ay Kadıköy’de bir kafede oturuyorum, yan masada iki kişi, büyük ihtimalle taze sevgili, birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor. Çayları soğuyor, ama kimsenin umrunda değil. Benim ise, üç yıllık sevgilimle buluşmada ilk beş dakikada “Sende internet var mı, benim kota bitti” sohbetine geçmemiz var. Şunu kabul ettim: O eski heyecan, yeni dizi sezonu gibi bir şey. Başta herkes spoiler yememek için heyecanla izliyor, sonra üçüncü sezonda “Abi bu karakter hâlâ ölmedi mi?” moduna geçiyor.
Bir de şu var, ilk zamanlar sevgilime oyun oynarken mesaj attığımda elli kere kontrol ederdim: Yazdım mı, düzgün mü, emoji fazla mı oldu? Şimdi, “Evde ekmek yok, al gel” yazıp oyuna geri dönüyorum. Oyun demişken, bu iş biraz da MMORPG gibi. Başta görevleri canla başla yapıyorsun, XP kasıyorsun, sonrasında daily quest’lere dönüyor. Yıldönümünü hatırlamak, dışarıda iki fotoğraf çekmek… Bu arada, üç yıldır birlikteyiz, toplamda 2000’in üzerinde WhatsApp mesajı, 13 farklı dizi, dört şehir, bir taşınma. Heyecanın bittiği anı net hatırlamıyorum, ama kesin bir yerde “Birlikte alışveriş listesi yapmaya başladık” diyebiliyorum.